16 Mayıs 2022 Pazartesi

Yeniden İzledim - Istanbullu Gelin

 

23 Ekim 2021 Günüydü, yeniden izlemeye başladım İstanbullu Gelin'i... Bu kararı birden verdim aslında, çünkü varolan dizileri kaldıramıyordu içim. İçlerinde zerre aile sıcaklığı yoktu, içerisinde zerre gerçeği barındıran bir his yoktu gibi hissettiriyordu. Bugün olmuş hala eskisi kadar duygu barındıran diziler yapabildiğimizi düşünmüyorum. Ciddi anlamda bu açıdan köreldiğimizi, teknoloji ilerledikçe insan ilişkilerini "kaoslardan öteye götüremeyen mutsuz senaristlerin" eline kaldığımızı görür olduk. 

Tabii izleyici kitlesi de bunu istiyor diye söylenerek yapıyorlarmış bunu, en azından eleştirenler bunun böyle olduğunu söylüyor. Peki eski dizilerin samimiyetini ve gerçekliğini arayan bizler, neden eski dizileri izlemeye başlar olduk?! Az bir kişi olduğumuzu da düşünmüyorum üstelik... Bir yerde aksini isteyen kişiler de var ise, onlara yönelik de bir içerik hazırlanması gerekmez mi? Klişelerden, utanç verici geliştirmeyen konulara sahip dizilerden ve kadın veya erkeği kötüleyen 7'den 70'e her yaşın izleyebileceği saatlerde yapılan şiddet içerikli dizilerden sizler de yorulmadınız mı? 


Neyse, şimdilik bu kadar. Konumuz "İstanbullu Gelin" adlı dizimizi yeniden izlediğim mevzuu... :) İyi okumalar.



Dizi 3 Mart 2017 günü ilk bölümüyle izleyicisiyle buluşmuş. İlk sezonu heyecanla takip ederken, ertesi sene kaçırdığımız bölümlerde olmuştu o zaman. Hele üçüncü sezon, en keyif aldığım sezon iken birçok sahnesini kaçırdığımı ama birçoğunu da yine Youtube'dan izlediğimi hatırlıyorum...

Bir bütün halde tüm bölümlerini izleyebilmek her koşulda en güzeliydi... :) 

Ekim 2021'de başlayıp, Nisan 2022 sonunda bitirdim. Aralık'tan Ocak sonuna kadar bıraktığım bir dönem oldu bir ara, ama sonra geri döndüğüm gibi her hafta izlemeyi sürdürdüm. Evde başka diziler izlenirken ben telefonumdan veya bilgisayarımdan Puhutv aracılığıyla izlediğim dizim ile örgü örmelerimi çok sevdim...

Yeniden izleyen çoğu kişi Youtube videolarında ilk sezon sonrası dizinin kötüye gittiğini söylüyordu. Ama benim gözümde ikinci izleyişimde senaryo açısından daha mantıklı ve de yerinde bir gidişat içeriyordu resmen. Sözünü etmeye geldim... Esma hanımın, gelini Süreyya ile ilk karşılaşmasındaki büyük kabul edemeyişini bile esas manada anlayamamış ve saçma bile bulmuşluğumu ben bu seneki izleyişimde kavradım zira.. :)


Değinmek istediğim konularım var; bu diziyi diziyi izlemiş kişiler olarak konuşalım olur mu öncelikle? Spoiler yedim, izlememiştim vs denilmesin... İzleyin gelin aynı fikirde miyiz bakalım! =)

Şimdi birinci bölüm, Dilara ve Süreyya'nın arkadaşlığının kaldırdığı şu mevzu var ki; Süreyya ile bir kahvecide tanışmış olan Faruk Boran, Süreyya'nın aklını karıştırmış diye Dilara arkadaşını çok çabuk onun isteği üzerine Uludağ'da bir otele gönderebildi. Şarkı söylesin diye. Bu duruma onun yakışıklılığı, parası ve de Bursa'nın kıymetli ailesinin en büyük oğlu olmasının gerçeği sebep oldu. Fakat düşünsenize, sizin arkadaşınız bunu yapsa kabul edebilir miydiniz? Ciddi anlamda soruyorum. Hayatı yolunda gitmiş, iyi bir adam çıkmış; hadi eyvallah diyelim. Ama adam ya psikopat, ya da tamamıyla başka amaçlar üzerine yapmış olsaydı böyle bir planı...

2017'den beri izlemeye başladığım zaman diliminde, bunu hiç sorgulamadığımı farkettim. 

Sonra arkadaşlıkları bunu kaldırabildi elbet. Faruk ve Dilara'nın plan yaptığı üzere gitti Süreyya Uludağ'da bir otele. Şarkı söyleme işi yoktu ama ikisi de kalıp birbirlerini tanıdı orada. Dilara yukarıda gördüğünüz gibi keyifle dinledi olan bitenleri. Cidden ben mi eski romantikliğimi yitirdim, yoksa cidden güven unsuru değil midir bu sizce de... Bu konunun beni rahatsız eden kısmına geleyim; Dilara hep Süreyya'nın bencil düşüncelerinden şikayetçi olurken, bu mevzuu hep söz konusu oldu. Süreyya bir kez olsun "Bizi sen bir araya getirdin!" demez iken, Dilara her kavgada Faruk'un da Süreyya'nın da hatalarında "Sizi ben bir araya getirdim, keşke yardım etmeseydim." dedi. =) Bu gözümden kaçamadı...





Şimdi üstte bahsettiğim konu eleştiri değil, değinmek istediğim bir konu idi. Dilara ile Süreyya'nın arkadaşlıklarının sağlam olduğu en sonda anlaşıldı, çünkü birbirinden isteklerini sona doğru anlayabildiler. O konu çok başka ve arkadaşlıklar kendi içerisinde birçok şeyi kaldırabılıyor oluyor. Geçiyorum orayı. =))

Şu Google aramasından aldığım üstteki ekran görüntüsüne bakın bir önce, resmen şampiyonlar ligi dedikleri cinsten oyuncu kadrosu çok kaliteli olan bir dizi. Açıp içeriğinde oynayan kişilere bir bakın, şimdilerde de çok başarılı kişiler. Birden fazla yerde görmüşsünüzdür, öncesinde ve de sonrasında olmak üzere... Hiçbir karakterin (en sevmediğim "Özgür" adlı karakterin bile) oyuncu seçimi yanlış değil. Sanırım İstanbullu Gelin'de en çok da bu noktayı seviyorum ve de sevmeye devam edeceğim... 

3 Mart 2017 günü başlayan dizi, 31 Mayıs 2019 günü de son bölümünün yayınlanması ile bitmiş. Esasında 31 Mayıs günü yazsam bu yazıyı güzel olurmuş değil mi! :) 


Bu ikinci izleyişimde, ilk sezondan beri farkettiğim en derin farkındalık "ben Faruk ve Süreyya aşkını içimde çok büyütenlerdenmişim meğer!" Benim zamanında izleyip de büyülendiğim aşkta, birbirini anlayan değil de birçok kez iki tarafın da hatalı olduğu noktalara gözünü kulağını kapatan iki deli varmış. :) Birbirlerini anlayacakken yıpratmış, basit kıskançlıkları ve sakladığı ciddi problemleri sebebiyle "seviyor ne olsa!" diyerek esir etmiş iki serseriyi izlemişim ve o zaman tek başıma da izlemiyor oluşumdan ötürü, tüm romantik yanıma tutunmuşum ve kabullenmişim... :) 

İzleyen birçok kişi benim bu üstte anlattığımı sonradan farketmiş biliyor musunuz? Misal Süreyya çok sevmiş ve bırakıp gelmiş ya tüm hayatını, Bursa'ya taşınmış 1 haftada karar verip; fakat Faruk zaman zaman bunda bir saçmalık sezermiş gibi, sahnede tanımamış gibi Süreyya'yı kendine esir etmek istemiş. Sonra Faruk kendisi de birçok duygusunu ve de geçmiş hikayelerini saklarken, Süreyya'dan hiçbir şeyi saklamasın diye "saklamadığı halde bile" kavga sebebi bulmuş kendisine. Beni en çileden çıkaran sahne ilk sezon sonundaki o sahne oldu yine, meğer ben hala aşamamışım bu sahneyi; çok net kabullendim! =)

Size hala aşamadığımı farkettiğim bir sahneyi anlatacağım öncelikle burada; Süreyya hamile kalmış, birkaç hafta öncesinde Amerika'dan Bursa'ya Faruk'un eski sevgilisi Begüm dönüyor. Sonra Süreyya'nın doktoru oluyor, o zamanın Bursa'sında tabi. Süreyya okul açıyor, oğlu Emir o müzik okulunun ilk öğrencisi oluyor. Begüm Faruk'a oğlunu getirdiğini anlatmasa da bir şekilde duyuruyor, Süreyya'nın hamileliği tehlikede diye yüzleşme öncesi sonrası sebepleri nedenleri hep saklanıyor. Sonra Süreyya bebeğini kaybediyor. Fakat işin garip kısmı, Begüm geldiğinde Süreyya'nın hamileliği tehlikede değilken, herkesin gözü önünde okulun açılışına gelen Begüm ama aileden kimse bundan yine Süreyya'ya bahsetmiyor...

Velhasıl, çok kızsak da bizim fettan eltimiz İpek 1. Sezonun son bölümünde bebeğini kaybetmenin bunalımındaki Süreyya'ya bunu duyurmak istiyor iken "kendine iyi davrandığı gerekçesi ile" vazgeçiyor. Ki odasına attığı çöp kutusuna bir şekilde yırtılmış fotoğrafın bir ucu ilişen Süreyya eşeliyor ve yatağında yapboz parçasını birleştirip, Emir'in Faruk'un çocuğu olduğunu ve tüm ailenin Begüm ile Emir'i kendisinden sakladığını aklında yaşanan tüm sahnelerle farkına vararak yaşıyor. O bebeğini kaybetmiş, sevdiği adamın bir oğlu olduğunun ama kendisinden "sanki Begümü hala seviyormuşcasına saklanan" ve kendini daha eksik ve çaresiz hissetme potansiyelinde olan kişiyi gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? 

1. Sezonun son bölümünün son sahnesi; buradan izleyince beni anlayacaksınız... (Ben az önce yine burnum sızlayarak izledim, Aslı Enver o sahneyi yaşamış ve de yaşatmış resmen!) Yalan var, arkadan iş çevirme var, "ben senin hayatın riskte diye" derken aslında işine öyle geldiğinden sebep bir geçiştirme var. Belki gitmeseydi pişmanlığı bile var diye düşünebilmiştir, bu da var... Var da var; dahası da bence var. Ben hala Süreyya'ya söylenmesi gerektiğini düşünenlerdenim, ya siz? :))


Geldik İkinci Sezona; :)


Aslında şu an keşke bir tek yazıyla değil, sezon sezon anlatsaymışım diye düşünüyorum. :) İlk sezon sadece Begüm Faruk ve Süreyya konusu yoktu. Adem'in, Boran ailesinin gayri meşru 5. oğlu olarak, annesinin dolduruşuyla ölmüş babasının intikamını tüm Boran'lardan alma mevzuu da vardı. O kendinden emin aile olarak değil de, yaşayabileceği esas güzel hayatı elinden aldıklarını düşündüğü Boran ailesine büyük bir kinle geliyor Adem... 

Sonra evin en büyük oğluna aşık olarak evin ortanca oğluyla evlenen İpek'imiz var.. Fettan Elti ama Boran ailesinde yaşadıkları onu da pişirdi, tam kıvamında bir yaşamayı bilen kişi etti! :)

Sonra İlk sezonun Murat ile Badesi, İkinci Sezonda Amerika'ya çekip gittiler. Çok acıydı ki, Murat tüm serseriliğine Bade'yi alet etti. Ama sonradan çok sevdi. Bizim Türk dramamızda bu var; kendisini mahfeden erkekleri yine de sevmek, gerekirse tecavüzcüsüne aşık etmek! Çok ciddi söylüyorum, şayet Murat Bade'ye öyle bir şey etse idi izlemeyi bırakırdım diziyi ama o iş öyle değildi. Aksine Bade çok kalp ağrısı çekti ama Murat'ı da toparlayan kişi oldu... (: (Not; senarist bu kadar anlam yüklememiştir be diziye)

Neyse, Karakter demişken aşık olduğum karakter Esma Boran'a gelelim; İkinci Sezonda esas olarak Süreyya ile kapışmalarını izliyoruz. Bir an kabul eder gibi olduğu ilk sezondan sebep, Süreyya'nın çok zor da olsa boşanma yolundan dönüşüne çok fazla içerlenen kişi Esma Boran idi. Ona hayatı dar etmeye çok uğraştı, buna biraz da her defasında yanlış anlaşılmaya sebebiyet veren kişi fettan eltimiz İpek Boran idi... Neyse ki; "hiçbir şekilde hakettiğini düşünmesem de", aldatıldıktan sonra esas sevgisini de kaybedince anladı. Çünkü İpek'in de öğrettiği nokta şuydu; insanlara hayallerinize ulaşmak için basamak muamelesi ile yaklaşırsanız, daha sonrasında en çok canı yanan yine siz olmalısınız. Çünkü o maşayı tutan yine sizin eliniz... (Vay be, bana da bakın!)


Gelelim 3. Sezona;



Adem tüm azmini kullanarak Boran'ları da, aslında yeteri kadar kıymet vermediği Dilara ile evlilik hayatını da bitirdiği bir sezondan sonra; zor da olsa kayıplarını yaşayarak artık esas değerlerini öğrenmeye başladı bu sezonda. 

Annesinin kendini intihar etmesinin ardından, kendisinden sakladığı "babasının gerçek yüzü" olan kendisini sevmeye ve sahiplenmeye hazır olduğunu yazdığı mektupların gerektirdiğini yaptı. Boranlara zor da olsa samimiyetle yaklaşıp kardeş olarak girdi... Ama bu mevzuya gelene kadar; Fikret'in, Faruk'un, Süreyya'nın, İpek'in ve de Esma Boran'ın çok canını yaktı... Kim inanırdı, yine ona kendi gibi deli dolu Fikret inandı...

İpek ile Adem anne tarafından iki kuzen olarak, 3. sezonun şahlanıp kendini düzelten iki güzel karakteri halinde hayatlarını yeniden kurdu resmen. Dizi bu konuda ne anlatıyordu bence biliyor musunuz; "bakış açını değiştirirsen, hayatın değişir!" Ciddi anlamda bu böyle...

Gelelim dizinin en sevmediğim karakteri olan üçüncü sezonun sekreter Özgür hanımına... Bu konuda ok net şu algıya gıcık oldum, "evli de olsa seni sevebilir, şansını dene!" Bunu diyen arkadaşı vardı Özgür'ün... Bu konuya gıcık olmamın en net noktası "Bile bile buna yönelten kişinin zerre iyilik istediği yok. Bilhassa ateşe attığı kişiyi de arkadaş bellemiyor olmalı." Sizce de öyle değil mi? "Evli olduğu halde sana yanaşan erkekten uzak dur! Ciddi de olsa yarın öbür gün sana da aynısını yapabilir!" diyeceği yerde bunu diyen arkadaşından ne kadar samimiyet görebilirsin...

Özgür karakterini; duyduğu gördüğü ve bildiği her şeye rağmen, kendine iyi davranan bir erkeğe kendini güçsüz ve de sadece kendi beğendiği erkek tarafından sevilmeye uygun gören takıntılı bir kişi haline getirdiği için sevemedim. İş sebebiyle gittikleri şehir dışında, eşine atacağı mesajı kendine atmış olması sebebiyle "özür dilemek üzere" kapısına gelen patronunun dudağına yapışmasını da etik bulmuyorum. (Ohh anlattım rahatladım valla!) =)

Şimdi diyeceksiniz, ikisinin de üzerinde bornoz var; sözde toplantı sonrası masaj yaptırdılar ve odalarına döndükten sonra da eşiyle mesajlaşıyor idi Faruk beyimiz. Orada da üstünü giyip gitmesi icap ederdi. Bir de öncesinde de Özgür hanıma sınır çizmesini bilip, daha net kardeş bellediğini belirtmeliydi. İyilikten maraz doğdu resmen. Sürprize gelen Süreyyamız da bunu gördü işte maalesef ki... 



"Ayy Ne Anlattın Didem, Dolmuşsun Resmen!" diyen tüm okuyucularıma söylüyorum; şu yazıyı yayınladıktan sonra tekrar okuduğumda çok söylemek istediğim eksik bulacağıma eminim! =) (Bu bloğuma bir döndüm, pir döndüm diyelim biz)


Dilara'mızdan bahsetmek istiyorum; yeri geldiğinde tüm Boranları affeden eşi Adem, onu döven ve de türlü psikolojik şiddetler gösteren boşanmak üzere olduğu eski eşi Adem tarafından çok zor affedildi! Üstelik Adem, kendisini çok sevdiğini bildiği halde ve öfkesinden kininden sıyırmaya çalışan kişi olduğunu bildiği halde Dilara'yı tek bir koruma içgüdüsüyle "bebeğini aldırdığını söyledi" diye uzun süre affedemedi! Diyorum ya, en yerinde yalan söyleyen kişi idi. Çünkü Adem tamamiyle öfkesinin esiri idi. :) 

Üst kolajda, tüm Boran'ların bir arada İpek ile Fikret'in yeniden ve bu sefer aşkla barışmasının kutlandığı kutlamada "köşede müziği dinlerken o tabloyu seyreden Dilara var." Bu sahne bazen anlamlandıramadığımız hayatımızda çok saçma bulduğumuz kavgaların görseli resmen! Sizce de öyle değil mi? O Boranları her şeyiyle kabul etmiş, mutlulukla şakalaşan Adem'i izlerken; hala Adem ile barışabileceğini düşünüyordu. Hepimiz biraz Dilara'yız; en büyük fedakarlıkları gösterirken en çok yara alan ve en zor affedilen, bazen affedilmeyi geç yüzüne bakılmayan o en çok düzgün ilişkiyi hakeden kişi. Fakat ilişkiler kendinden vererek değil, alma verme dengesini koruyarak oluyor. Bunu da Adem kendine göre birini, kişiyi kullanmadan sevebileceği ve sevilebileceği birini bulunca ve de Dilara da gerçekten aşık olup kendine aşık olan biriyle evlenince anlıyoruz... =)


Esas Konumuza Gelelim;


Biz İstanbullu Gelin'i çok net olarak "kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğu yanında hiçe sayan", anne babasını sözü mutluluğu ve kararını "kendi kararını almaktan yoksunmuş" gibi kabul edip; "hep kendi sevdiğim kişiyle evlense idim nasıl olurdu?" diye pişmanlık yaşayan Esma Boran sebepli izliyoruz...

O sevdiği adama kavuşunca, kendi kurduğu kurallı dünyayı yıktığı andan sonra da; o yıkılmaların altından ailenin tüm erkeklerinin birer birer sağlamlaşarak, Esma Boran'ın yine de sevgi üzerine kurduğu üzere ailecek toparlanabilmelerini de izliyoruz... =) Öyle güzel bir hikaye ki, düşünün son bölümünün yayınlanmasından 3 sene geçmiş ve ben gelip size burada bana hissettirdiklerini yazabiliyorum...

Esma Boran'ın gençliğinden beri sevmekten vazgeçemediği Garip Boran'ın ölüm sahnesinden sonraki bölümler dahi güzel ve de yerinde idi. Zaten son iki bölüm kala vefatını izledik... Esma Boran'ın cenazesinin kaldırılışı da üst kolajda bir kısım olarak. Size şu ikilinin vedalarını içeren, atlatamadığım bir diğer sahneyi de bırakayım buraya madem; buradan izleyebilirsiniz, İstanbullu Gelin 84. Bölüm. Garip ölmüş ve genç hali bedeninden çıkıp Esma'nın gölgesinde yürüyor, sonra da konaktan çekip gidiyor. Sahne çok güzel çekilmiş, izleyin göreceksiniz... :)

Dilara'nın Adem'den olma oğlunu, Adem'in anne olamayacağını öğrendiği yeni eşiyle tüm anılarını paylaşmayı kabul etmesi sahnesi, yine 84. Bölümdü mesela. İzleyip de duygusallaşan anlar beni. Samimiyeti, güzel duyguları; affetmeyi, yeri geldiğini hissettiğinde kin gütmeden kabul edebilmeyi, sevgiyi, bir aradalığı anlatan çok değerli bir dizi... 

Benim için İkinci Bahar, Yabancı Damat, Aramızda Kalsın, Yedi Numara, Sana Bir Sır Vereceğim, Aşk Yeniden gibi dizilerle andığım özel dizilerden biridir "İstanbullu Gelin"...

İyi ki yeniden izledim, iyi ki benim için yeniden bir yazıya söz konusu da oldu da buralara bu vesileyle bence yeniden döneceğim! :) 

Bu vesile olsun, ben daha çok yazmaya devam edeyim buralara inşallah. Zira uzun uzun yazıp, gündem olmasa da geçmiş dediğimiz mevzuları konuşmayı bile çok özlemişim... Sıradaki dizim Yabancı Damat olabilir yeniden diyordum, belki bu sıraya erişmeyi hızlandırırım bu vesileyle. :)

Okuduğunuz için teşekkürlerimle; izlediyseniz veya siz de yeniden izlemiş halde bu diziyle ilgili bir şeyler düşünüyorsanız, yorumlarda görüşebilir miyiz? Konuşacak inanıyorum ki çok konumuz var! =)

Sevgilerimle...

13 Temmuz 2021 Salı

"DG'ye Geri Dönüş Ve Temmuz'dan İç Döküş - Didem'in Gözünden

 

Upuzun bir başlıkla bloğuma geldim işte yeniden, şu uzun başlıklarımı bile çok özlemişim resmen! 

Merhaba; hala orada mısınız, ne haldesiniz, nasıl bir gidişatın içerisindesiniz? Bana yorumlarda yazar mısınız? Ben boğazıma kadar şaşkınlığa battım battım çıktım, buraya yazamazken! İnsanlar mı bu kadar değişti, ben mi kendimi geliştiremedim diye düşündüm durdum...



En son Nisan ayında yazmışım bu bloğuma, 3 ay dolmadan gelebildiğime şükrediyorum şu an. Ama yazamadığım bu zaman diliminde şaşkınlık içerisinde kalıp anlatamadığım, anlatmaktan yıldığım insan profilleriyle karşılaştım. En çok da neden anlatmadım biliyor musunuz peki; onca beni şaşırtan davranışlarda, "bu kadar da olmaz!" dedirten tavırlarda bulunanlara karşı, içimdeki sıkıntıyı anlatabileceğim arkadaşlarım da oldu bu arada. Bu kişiler iş arkadaşlarım, en son buradaki yazımda bahsettiğim Farmasi ekibimdeki arkadaşlarımdı; çok şükür iş arkadaşı da oldular, can arkadaşı da bana. Allahım isteyen herkese böyle bir iş ve böyle arkadaşlar nasip etsin... :)

İnsanlar yormaya devam ediyor; yazamadığım 3 aya yakın süredir zaman diliminde, kaba ve de kırıcı davranan insanlarla karşılaştım. Çok üzücü ama çoğu insanın tavırları, artık neden şaşırdığımı bilemediğim şekilde beni yaralamaya devam ediyor. Hani öyle oluyor ki bazen herkesten uzaklaşasım geliyor. Çok küçük hesaplar, yarayı kaşırmışcasına yoran sıkan ve tüketen anlamsız hesaplar içerisinde kişilerle üst üste karşılaştık. Hiçbir şey yapmadık, hiç karşılık da vermedik; ama kırmadan kırılan olduğumuza çok içerledik!

Güvendiğiniz taş baş yarınca, size de artık kalbiniz parçalara ayrılmış gibi gelmiyor mu? Birilerine güvenememekten yana ödünüz kopmuyor mu? Ödüm ne kadar kopsa da, yine de insanlara güveniyorum. Ben birçok kez kırılmadan anlayamadım insanlara güvenmemeyi. Artık her iki şeyin de olabileceğini kabullenip, başıma gelene razı gelmeyi öğrendim sadece. Ciddi anlamda küçük hesaplaşmalara neden şahit olduğumuza, yarın öbür gün kimin ölüp kimin yaşayacağını bilmiyorken bu kadar vurdumduymaz tavırları hakedecek ne yaptığımı düşünmekten yoruldum. Üstelik çok şükür ki ne yapıp ne yapmadığımın farkında bir birey olarak ve de böyle bir ailede olduğumu bildiğim halde konuşuyorum...
 
Velhasıl, insanlar küçük şeylerden büyük hesaplaşmalar çıkarsın; olur olmadık şeyleri kendine üzerimizden dert edinip bizleri kırıversin, biz kimseyi kırmadan devam ediyoruz. Fakat susup oturuyoruz, orası da kötü olamaz ya? Diye sorguluyorum bu sıra. Sessizliğinizi korkaklık veya utangaçlık sananlar, kırmış olmanıza rağmen kırmamayı tercih edenlerden olduğumuzu farketmek bile istemiyorlar ya... Gerçek manada kaostan besleniyor olmak, en büyük işsizlik benim gözümde şu ara! Allah akıl fikir versin hepimize inşallah...


Umuyorum bu yazım tek kalmaz, size hislerimi daha da yazmaya devam ederim de yine. Şimdilik üstteki muhabbeti kapatıp bu sıra neler yaptım anlatmak istiyorum... 



Çalışmaya devam ediyorum, elimden geldiğince okumaya da; fakat yazmaktan geri kaldım bu aralarda da... İsteğim her şeyi tam yaparken, yazabiliyor da olmaktı aslında. Ama yeni öğrenimlerimin ve nicedir ertelediğim iş uğraşıma kavuşmamın heyecanı içerisinde bu isteğimi gerçekleştiremedim.

Bol bol gökyüzünü izledim ve son 1,5 aydır kitap okumalarıma nihayet geri döndüm. Son bir ayda 4 kitap bitirebildim bu sayede. Her şeyin yerli yerine oturabilmesi için biraz düzen gerekiyormuş, biraz da istikrar aslında. Yaptığın her ne ise sürekli yapmaya devam etmek gerekiyormuş. Misal her gün erken yatmaya özen göstermek, her gün kitap okumaya çalışmak ve her gün çalışmak. Bir süre sonra yanına eklemeler yapabiliyormuşsun... Meğer düzen kurmayı bile unutmuşum, birçok şeyi beklerken...
 

-- Öncelikle çalışmalarımı aşırıya kaçırmaktan vazgeçmeyle başladım. İlk aylar kendimi yıpratmıştım. Bu alışkanlığa doğru uzanan durumdan vazgeçtim. Gün içerisinde bitmeyen işleri gecenin ilerleyen saatlerine yaymayı bıraktım ve uykumu düzelttim. 

-- Sonra uykularımla beraber gündüz çalışmalarım da düzeldikçe ve gece uykularını öne çekebildikçe, kitap okumalarım da her gece çoğunlukla olmaya başladı. Böylece moralim düzelmeye, günümü planlayabilmeye başlamış oldum!

-- Kendimi mutlu etmek için okumalarıma döndüğüm gibi izlemelerime de instagram paylaşımlarıma da dönebildim. Zaten her şeyi tamamladığım gibi yazmaya dönebildim. (Gerçi hala tam dönebildim mi bilmiyorum, göreceğiz diyelim!) :)


Son 2 ay öncesine kadar; yorulmuş, bitmiş, iyi bir yola giriyorken kendimi yıpratır haldeydim. Aslında yer yer yazmalara devam ederken, kafam çok yorgundu hala. Uykuyu toparlayınca düzeldi her şey. Kısaltma yaptığım üzere "DG" (Didem'in Gözünden)'e dönüş tüm bu sebeplerle çok güç oldu. Ama hala hayatta olduğumuza göre geç değil aslında! Değil mi ama?

Geri dönüş yazım gerçekten çok yüzeysel olsun istemezdim ama üstünkörü anlatmam gerekliydi; devam edeceğim sonrasında... 


Size buralara dönüşüme öncülük eden öğrenimimi yazıp sonlandıracağım bu yazımı; 
Bu bir öneridir, çok basit bir öneri...


Aklınız nasıl karmaşıksa, işler nasıl yolunda gitmiyorsa, olsun istediğin neler olmuyorsa; durun bir düşünün ve toparlanmak için sadece yaşamak için en temel rutinleriniz olan işleri düzeltin. Belki en büyük sorun oradadır. Yeme düzeninizde, uyku düzeninizde, güne başlama şeklinizde, ibadet edemiyor, bir şeylerden şükredemiyor oluşunuzda...

"Hayır, ben her anlamda kendime yetiyorum." diyebilirsiniz. En basit gördüğünüz sorunu düşünün, sizin temel yaşantınızı bozan şey en ertelediğiniz mevzuda. Benimki uyku düzeniydi, bir buçuk ayın sonunda daha net görüyorum bunu! Benim çok büyük bir sorunummuş meğer, bir gün elbet düzeltirim deyip üzerinde basit şekilde duramıyor oluşum...

Uykumu düzelttim ve kendimi çok iyi hisseder oldum; bu kadar mı farkeder! :) Etti valla... Uykumu düzeltmeme eşlik eden arkadaşıma sevgilerimle! O kendisini biliyor, baş harfi de A. ;) Darısı siz nasıl düzelmeyi istiyorsanız size de olsun inşallah... (:


Didem'in Gözünden'de bir iç döküş sundum bugün. Bir dahaki yazımda, netlikle benim gözümden belki bir içeriğin yorumlanışını okuruz veya belki de kırgınlıklarımı derinden anlatasım gelir. Artık göreceğiz...

Sevgilerimle, DG'ye geri dönüş tamamlandı; iç döküş yarı yarıya halledildi. Darısı hep buralarda olmama olsun e mi! =)