16 Kasım 2017 Perşembe

Bilinçaltım Vurguluyor -16.11.2017


Rüyalar görüyorum, eksikliğini bilinçaltımın bile duygulardan duygulara sürükleyerek uyandığımda ruh halimi etkileyebilen rüyalar... Öyle oluyor ki; hiç "neden?" diye soramadığım birinin yanında oluyorum bir rüyamda, bir başka rüyamda da buraya yazıyor oluyorum. Didem'in Gözünden adlı bu bloğumu o kadar ihmal ettim ki, bu durum en az 5 kez rüyama girdi. Her defasında, bu rüyalardan uyandığım sabahlar "Bugün yazacağım!" dedim, ama yazmadım.

Gariptir ki uyandığım bugünün sabahında görmedim o rüyayı ama aklımdakini eyleme dökmek için bir kez daha rüya görmeyi beklemek de istemedim. Her rüyamda buraya yazdığımı görüp de uyandığım sabahlarda veya sonralarında bir başlık atmış olarak buldum kendimi. Bugün onlardan giriş yapacağım sizlere. Tarihleriyle taslaklarımda görmekten yılmadığım, ama yazmak için de beni tek başına eyleme geçiremeyen, silemediğim ama her birini bu yazıyı yayınladıktan sonra silip, kararlı şekilde buraya da yazmayı sürdüreceğimi düşündüğüm konu başlıkları bunlar... Uzun bir cümle kurduktan sonra "yeniden merhaba", ben yeniden geldim. :)



Son yazım resmin en alt kısmında yayınlanmış yazı olarak gördüğünüz "Sorun Yaratanlar Ve Çözüm Üretenler" başlıklı yazımdı. 17 Ağustos 2017'de yazmışım yani en son. Tesadüf diye bir şey yoktur derler ya hani, yarın tamı tamına 3 ay dolacakmış buraya yazmayalı... :)

O kadar çok gözlemledim ve her birine sustuğum için nasıl dolmuş hissediyorum kendimi bir bilseniz. Gözümün önünde benim hiç tasvip etmediğim ve birçok kişinin de tasvip etmediğine emin olduğum olaylar döndü döndü. Bu yazıda bulunan başlıklardan çok olmalıydı bu başlıklar...


26 Ağustos 2017'de "Önyargı Ve Kalıpyargılar" diye bir başlık atmışım, veya o başlığa en son giriş yaptığım tarih o tarih olmuş;

Ülkem Önyargı Ve Kalıpyargılar'la dolu bir ülke resmen. Karamsar bakmayı bitirmeyi dilediğim ilk maddedir bu durum hayatımda. Bizim engellilere karşı da, tanımadığımız ve hiç bilmediğimiz tüm kişi ve olgulara dair de Önyargı ile baktığımız bir gerçek. Kalıpyargılar ise, bir topluluk tarafından önyargıların kalıplaşmış ve herkesçe kabul edilir bir hale getirilmiş hali bu durumun. Psikoloji derslerinde ilk öğretilenlerden bu ikisi... Ben girdiğim ve bulunduğum her ortamda önyargılarla karşılaşmaktan bazen usanırdım. Şimdilerde daha çok alıştığıma üzülmem gerekir, ama üzülemiyorum bile. Belki de alışmak gerekir. Sanırım, bu yazı ile bırakılacak bir başlık değil bu başlık... :)

Ben Yokken diye bir başlığa son kez girmişim; 12.10.2017'de; 

Ben Yokken buralarda, Yıllar Geçerken adlı bloğumda yazmaya devam ediyordum esasında. Yazmak istediğim bu kadar kısa değildi. Ben burada yokken çok şey oldu ve her birini diğer bloğumda yazdım diye bu konuyu şimdilik burada bitiriyorum sadece... :)

Gurur Duyuyorsan Sahip De Çık! başlıklı 12.10.2017 tarihinde son kez yazma girişinde bulunduğum yazı ile dönmeyi çok istedim buralara. Bu konu hakkında da söyleyeceğim çok şey var aslında;

Zira Türkiye'nin ev sahipliğinde yapılan Avrupa Ampute Futbol Federasyonu (EAFF) Avrupa Şampiyonası'nın final karşılaşmasında, Ampute Milli Takımımız İngiltere'yi 2-1 yenerek Avrupa Şampiyonu oldu. Ampute Milli Takımımızın şampiyon olduğu 10 Ekim'den sonra, ülkemde engellilerin yaşadığı ortamı düşününce "Sahip çıkmak bir tek şampiyon olduğu zaman değil her gün mümkün olsa" dedim. Ampute Milli Takımımızla ne kadar gurur duyulsa o kadar azdır aslında. Çünkü, bize futbolun ayakla değil yürekle oynanması gerektiğini anlatarak çok güzel bir ders verdiler... Ülkemizde engellilere verilen değer çok bariz ortada, engelli asansörlerini sağlam kişilerin kullanıp engellileri beklettiğinden tutun, birçok yer olsa dahi engelli olmadığı halde engelli otoparklarını kullanan vatandaşlarımızın varlığına dek... Bir tek bunlarla kalsa iyi, en hafifi bunlar var...

Bunları bilip de, herkesin birden Ampute Milli Takımımızla gurur duyması samimi gelmedi açıkçası. Gurur Duyuyorsan Sahip De Çık! adlı paylaşımlarda bulunanlar oldu; engelli otoparklarını kullanma, asansörüleri meşgul etme, engelli görünce göz dikme! Ben bu taraftan yana oldum doğrusu. Çocuğuna öğreten var mı ülkemde, farkları ve farklılıkları? Dünya üzerinde farklılıkları olan birçok kişinin olduğunu öğreten kişi o kadar az ki, kimse başına gelmeden farkına varamıyor; bu acı bir gerçek... Engellilere yapılan ayrımcılığa ve saygısızlığa rağmen gurur duyduklarına emin olamadığım birçok kişi adına yazmak istemiştim bu yazıyı. Ama böyle de olsa yazdım... 

Sen okuyan, bu dediklerimi iyice tart lütfen aklında. Zira, herşey bizler için. Lafta kalmasın hiçbir şey, gurur duyulsa ve yeniden unutuldu. Kimse kimseye yeterince söylemiyor, engelli asansörleri engelliler için, engelli kaldırımları park etmek için değil, sokağa engelliler de çıkabilir senin onları ayıplaman ve kötü gözle bakman arsızlıktır! diye. Farklılıklar konusunda ülkemde fark yaratılmasını istiyorum. Ayrımcılık değil anlayış olsun istiyorum. Yakınının bir çocuğunun üzüldüğüne kimse şahit olmasın isterim. Benim küçüklüğümde üzdükleri gibi üzemesinler onu da, küçüklük anıları ne tazelenebiliyor ne de unutuluyor sonra...


20.10.2017'de Ah İnternet Alemi adlı bir başlık atmıştım ama bu yazıya hiç dönemedim;

Zira öfke yazıları yazabilmem mümkündü, bunu yapmak istemedim. İnternet Alemi'nde herkes öyle güçlü ki, diyecektim. Herkes herkese bir öfke kusma peşinde, savunmaları da çok basit "Paylaştığın her şey için eleştirilere açığım demek istiyorsun." diyorlar. "Afedersin ben senin ağzına s*çarım desem, hakkımdır." diyor. Çünkü ben internete deneyimimi ve de birkaç ufak bilgimi paylaşmışım, benim yaşadığımı yaşayanlara destek olmak istemişim ve yardımlaşmak istemişim... Son zamanlarda internet, bizim için gerçek hayatta olmasını istediğimiz profili çizmeye yarayan bir yer haline de geldi. Ben bu ihtiyacı duymuyorum, birine sırf içimdeki siniri atmak için küfür edemiyorum, bunu hiç yapmayayım da istiyorum, kimseyi tanımadan yargılamıyorum, "reklam yapıyorsun, acındırıyorsun." demiyorum. 

Bana böyle şeyler denmedi ama denmeyecek anlamına da gelmiyor, bugün internet üzerinde her an psikolojik saldırıya uğramam mümkündür yani. Hal böyle olunca, takip ettiğim ve takip etmekten hoşlandığım kişilere; acılarından, sevinçlerinden ve de huzursuzlukla dolu anılarından vuran kişileri görmekten duyduğum rahatsızlığı yazmayı kendi görevim olarak görüyorum. Yani sevgili okuyucu; bu başlıklarla, Didem'in Gözünden adlı bu bloğuma yakışır bir dönüş yapıyorum... Sevdiğim blogger, youtuber tarzı kullanıcıları acılarından daha da sarsılmış hallerini gördükçe, internetin geldiği noktaya çok üzülüyorum...


Günümüzde Sevdalar 20.10.2017 tarihli bir başka başlık atmışım;

Ama bu başlığı ne sebeple yazdığımı tam hatırlamıyorum. Hatırladığım şu var ki, günümüzde sevdaları hafife alıyorlar. Sevilen sevdiğini yerden yere vurabiliyor mesela, bu benim yıllar yılı görmekten yıldığım bir durum... Bir de sevilen kişinin seven kişisini yerden yere vurmakta kendine hak görme gibi bir durumu var. Kız veya erkek de olsa kabul edemiyorum. İnternet ve teknoloji hayatımıza girdi gireli, birbirini küçümseyen ve de eğlence adı altında can acıtıcı eylemler de bulunanlar da çoğaldı. Günümüzde sevmek ve sevilmeyi alaya alanlar ve olumsuz da olsa karşılığı hep sert vermeye alışık tayfa var. Bunlar internete sızdılar. Sevgi ve saygı olgusunu bitirmeye uğraşıyorlar. İstisnalar bulunuyor tabii ki, onları tenzih ederim. İstisnalarımın gönlümdeki yerleri hep ayrı kalacaktır. Önemli olan sevmek ve sevilmek değildir, saygı duyabilmektir de bence her koşulda... Sevilenin şımardığı bir ortam görmek beni üzüyor. Ama bu saygıyı gören ve gösterenlere de teşekkür edesim geliyor, zira karşısındakine saygısı olan kişiler kendilerine de saygılıdırlar bana göre... 


Yakın bir tarihte, 27.10.2017'de - Yeni Nesil Aşklarda Bile, Aşk Vazgeçmektir Önce diye bir başlık attım;

Okuduğum hüzünlü bir hikayeden sonra atmıştım bu başlığı. Uzun zaman oldu bir karşı cinsime aşık olmayalı, gönlümü kaptırmayalı. Ama okuduğum hikaye bana bunu derinden hissettirdi. Değişmeyen olgulardan biri şeklinde, birini seviyor isen eğer, o seni sever veya sevmez, ama vazgeçmeyi de bilerek girişmeli insan bu sevme işine... Üzücü ama durum bu imiş diye hatırlayıp atmıştım bu başlığı. Aşk vazgeçmek de olsa önce, sevgi bazen kabullenmezmiş vazgeçmeyi. Vazgeçmek zor olsa da, olmayacak aşka duyulan isteği tüketmenin yeri akıldan geçermiş. Nihayetinde ne olursa olsun, aşk vazgeçmeyi bilmeyi de gerektirirmiş. Böyle şeyler işte, eski anılarım depreşti. Neyse... :/


Ve Son Yazı Başlığım "Farklılıklara Açık Ol!", 09.11.2017 tarihinde başlık attığım üzere;

Sevgili Okuyucu; direk bu başlık ile giriş yapmak uygun düşmez diye, bugün bu yazı ile giriş yaptım buraya işte... Bilinçaltım öyle şeyler vurguluyor ki, farklılıklar kendi açımdan baktığım için mi bilmem çok önemli geliyor. Sizden ilk istediğim farklılıklara açık olmanızdır. Hayat bize günümüz teknoloji ve değişimi ile, eskisinden olduğundan daha fazla farklılıklar sunuyor. Eskiden apur supur davranırlarmış, ucube derlermiş farklı olan herşeye. Ama şimdilerde günümüzün güzelliği baki, teknoloji elimizin altında ve okuyacağımız göreceğimiz o kadar bilgi var ki...

Ben varım, benim gibiler var; benden daha kötüleri de daha iyileri de var! Farklılıklara açık ol, çoluğuna çocuğuna anlat benim gibileri! Şişmanları da anlat, zayıfları da anlat. Konuşamayanı da anlat, dışarıda yardımına ihtiyaç duyanı da. Senin anlatmadığın her şey, yarın öbür gün karşına çıktığında daha utanç kaynağı olabilecek olaylara dönüşüyor. Benim 6 yaşında bir yeğenim var ve bu sıralar farklılıklara karşı farkındalığı fazlaca arttı. İrtibatımızın konuşma odaklı kuvvetli olmasından ötürü soruyor bana. Ve ben yeğenime şöyle anlatıyorum bu konuyu;

"Benim gibi farklı insanlar var hayatta; kimisi yürüyemiyor, kimisi zayıflayamıyor, kimisi şişmanlayamıyor, kimisi kısa kalıyor, kimisi ise çok uzun boylu oluyor. Bunlar hayattaki farklılıklar. Sen bana da olabilirdi diyerek "Farklılıklara Açık Ol". Üzmemek için kimseyi, kötü bir tavırda bulunmamaya çalış." 

Benim yeğenim beni anlıyor, benim gibi kişileri görüp kötü bir şey yapmadığını ve çok uzun süreli de bakmamaya çalıştığını söylüyor. Anlatacağınız tek şey, var olduğumuz. Farklılıklara duyarlı bir nesil yetiştirmek adına, "yıllar geçerken" adlı bloğumda da ara ara istediğim gibi küçük bir şey istiyorum. Hepimiz adına, gözlerimizi açmamızı ve hayatlarımıza her birimizin ihtiyacı olan bir şeyi eklemenizi istiyorum; Farkındalıklarımızı...

Okuduğunuz için teşekkür ederim, bir dahaki yazımda görüşmeyi dilerim. Sevgilerimle... DK. :)

17 Ağustos 2017 Perşembe

Sorun Yaratanlar, Çözüm Üretenler


Önce sorum ile başlayayım; Bir sorun ile karşılaştığınızda sorunu büyütenlerden misiniz, çözüm üretenlerden mi? Cevabını verdi iseniz, ben size gözlemlediklerimi anlatmaya başlayayım diyorum. :) 2 aya yakın süredir yine buraya yazamamamın ardından, ne zamandır bahsetmek istediğim bir konuyla girizgah yapabiliyorum şükür. İyi okumalar... :)


2017'nin ilk 5 ayında, hayatın her alanında olmadığını göreceğimiz anların az olduğu kadar sorunlarla karşılaştık. Allahım çözülemez sorunlarla karşılaştırmasın inşallah, hayatın bir gereği daha bunlar diyebiliyor bazen insan. Hayatı deneyimleyebilmemizin sebebi, ufaklı büyüklü sorunlar zira... Her sorun çıktığında, şu iki ayrı insan çeşidini de görüyoruz tabii; sorunu çözmeye odaklananlar, sorunu büyütmeye odaklananlar... Şüphesiz ki ikincisi benim için en tehlikelilerden...

Sorunlar çözülebilmeye odaklanılarak yok edilebilir zira veya yok edilmese de en az hasarla ancak bu yöntemle çıkabiliriz içinden. Tabii günler geçer ve sorunlar oluşurken, çevremde olan insanların sorun yaratmaya daha da odaklandığı zamanlar gelmeden olmuyor. İnsan bir kez sinirinin mahkumiyeti altına girmeye görsün; iş daha da uzuyor, sorun çözülmüyor ve daha da büyüyor. Sorunu büyütmeye odaklanabilenlerin içinde biraz olsun mazoşistlik olduğunu bile düşünüyorum bu durumlarda da bazen...

Çevrenizde birkaç sorun odaklı bakan kişi varsa, çözmeye çalıştıkça siz de onlarla batıyorsanız içe, yardımcı olacak çözüm odaklı birilerini bulun kendinize. Çünkü sorunu çözmeye tek başına insanın gücü yetemiyor, mazoşist yanına sahip olamayanların karşısında iken bazen...

Böyle anların buhranını anlatarak devam edecektim bu yazıya ama vazgeçtim şu an. Esas olarak çözüme odaklanmamızın öneminden yola çıkarak anlatmalıyım düşüncelerimi, diye düşünüyorum... Sırf bu çözüm değil sorun odaklı yaklaşımlar sebebiyle, küçüklüğümdeki küslüklerin hiçbirini sevemedim ben. Saçma sebepli kavgalarımız olur ya hani küçükken, küçüksün o kavgayı hırsının ve sinirinin kurbanı olacak boyuta getirip uzatır da uzatırsın... O küslükler ve habire harp ortamları, benim küçüklüğümün en büyük buhranları oldu resmen. Şimdi hala küçük bir tartışma olup, yanımda birilerinin yüzü veya sesi endişelenmemi gerektirecek boyuta ulaştığı zaman tedirgin oluyor ve oradan uzaklaşma hissiyatı yaşıyorum. Dünya boyutunu değiştiriyor benim için sanki, değişik duygulara giriyorum. Aşırı adrenalin depolaması yaşamış gibi doluyor içim, uzarsa ağlamak ve dünyaya isyan etmek istiyor içim... Neyse ki bu durumlarla baş edebilmeyi geçte olsa biraz olsun öğrenebildim...

Kim sever bilmiyorum ama hiç sevmiyorum kavga etmeyi. Tartışacağım kişileri bile sevdiğim ve değer verip değer verildiğimi bildiğim kişilerin sayesinde yönlendirilerek sakinleştirilerek seçer oldum bu sebeplerden, yıllar geçtikçe. Zira karşımdaki istediğim seviyede, ağır ithamlara başvurmadan konuşma çerçevesinde devam edebilir ve bana diş gösterecek boyuta erişmezse zevk alabiliyorum o ortamdan. Aksi beni aşırı geriyor. Ben hiçbir zaman bir tartışma ortamına girebilecek şekilde yetişmedim veyahut öyle bir yapıda biri olmadım galiba...

Demek istediğim, soruna veya konulara sorun odaklı değil çözüm odaklı bakabilenlerle daha iyi anlaşabildim.. Zira ben tam tersi sinir ve hırsa bağlı yaşayabilen biri değilim. Hayatımdakilerin çoğu da böyle olsun isterim; kinine, sinirine ve hırsına yenilip, dünyayı da seni de ve kendisini de gözü göremeyenlerden değil... E sorun bazen öyle büyüyor ki büyük kavgalara ulaşabiliyor biliyorsunuz ki; bu bölgede siz sorunlara çözüm bulmaktan yana iken, illa hayatınızda sorun odaklı olanlar çıkıp olayı büyütebiliyor. İnsanız çabalayalım istiyorum, çabalayalım. Hayat daha yaşanılabilir olsun...



Ne yapılmalı sence peki, derseniz;

Benim için bir insan sorun esnasında yapısını belli eder. Çözüm odaklı yaklaşandan yana olmayı tercih ederim o sebeple. Sakin olunmalı bu çerçevede bence... İnsan sorunlara yaklaşımlarıyla da kendini en iyi şekilde belli edebilir, yaşama ve de yaşamlar içindeki yerini belirlemede de ancak böyle bir yer bulabilir...

Gelgelelim, günümüz koşullarında ortalığın günden güne daha da sinirli olmasının, her çevreye zarar verdiğini ve bunun sebebinin de doğru iletişimin olmayışına bağladığımı söylemeliyim. Çoğu kişinin kendisine bile tahammülü kalmadığı günler yaşadığını elbette ki görüyorum. Ama sorunlarını çözememelerinde tek yönden bakıyor olmalarının da etkisinin olabileceğini unutuyor insanlar... Herkes bu dediğimin zorluğundan bahsediyor da, çok az kişi o zorlukla başetmeyi seçiyor bence yani. Her iki taraf da kolaya kaçınca, kavga tartışma ve devamında çözülemez sorunların oluşumu da kaçınılmaz oluyor.

Sorun esnasında, sakinliği seçen kaç kişi var dersiniz? Bir araştırma yapılsa veya yapılmış olsa, bana göre gördüğüm birçok tartışma ve kavgadan yola çıkarak (Ömrüm boyunca) toplasam 20'yi geçeceğini sanmıyorum. Düşünsenize bir kavgada tek kişi değil, her iki taraf da sakinliği seçse? Ama ilişkilerde bile, hep "en azından tek taraf sakin olacak" diyor. Ve sorun hep biri için daimi kalıyor! Ki çok az kişi de görmedim ömrüm boyunca; ilkokul, lise, üniversite okumuş ve de birçok hastanede bulunmuş birçok ortama annem ve babam sayesinde engelli de olsam girebilmiş ve belki de bu engelim sayesinde belli yerlerde oturup gözlemleyecek şekilde fırsatları bulabildim.

Elbet tüm bunlar benim gözümden ortaya çıkan fikirler, ama bu söylediklerimin örneklerini çevremizde görmeyi arttırdığımız günler yaşamaktayız. Herkes sinirli, herkes kavgaya kıran kırana hazır, en kolay yöntemi hiçbir zaman seçmeye yaklaşmayan tonlarca insanla dolu bir ülke olduk çıktık. En yakın çevremde görmeye dayanamadığım bir durumu, gün içerisinde trafikte, sokakta veya apartman içinde görmek de acayip can sıkıcı... Sebebi, sorunları çözmeye değil büyütmeye odaklanmaları insanlarımızın...


Bence yaklaşımlarımızla ve sorunlara karşı geliştirdiğimiz oluşumlarla; dünyayı ve de çevremizdekileri etkiliyoruz... İstediğim ve istediğimizi düşündüğüm; hayatı sevgi ve saygı çerçevesinde yaşayabilmek, şayet bunu eskiden başarabildiğimizi hatırlayabilirsek... Siz sorun yaratanlardan değil, çözüm üretenlerden olun lütfen. Sizden isteyeceğim en önemli şeylerden biri; dünyayı nasıl bulduysanız öyle bırakmanız değil, geldiğiniz bu dünyayı daha güzel bir yer olarak bırakabilmek için uğraşmamız. Bunun için de yapabileceğimiz en temel şey, kendimizi ve bizden küçük büyük herkesi bu sakinliği hayatına yerleştirebileceğini öğretmemiz olacak...


Stres diyoruz, çağımızın en büyük hastalığı. Peki ya sorunlara çözüm odaklı bakamadığımızda ortaya çıkardığımız yegane davranış, stres unsurunun içine atılmak değil mi sizce de?

Belki de birilerinin bu yazımı okurken, neler de zırvalıyor diyebileceğini de hissediyorum şu an. Neden diye sorarsanız, bu duruma baktığım çerçeveden bakamayanların beni sorunlu gördüğünü de biliyorum. Oysa tek istediğim, huzurun bozulduğu anlarda huzuru daha fazla bozmadan mutlu yaşayabilmek adına çözüm odaklı bakabilmek. Bir anlaşmazlık, bir olamamazlık, bir hastalık, bir buhran veya birkaç kişinin arasındaki sorunun içinden çıkabilmenin tek yolunun bu olduğunu düşünüyorum...


Yazımı buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Bu yazımın devamının başka şekilde gelebileceğini hissettiğimi de belirtmek isterim. Bu yazı yazılmalı ve gözlemlerim dökülmeliydi bu yazıya öncesinde... Sorunlara sorun katarak yaklaşanlardan değil, çözüm üreterek yaklaşanlardan olmamız dileğimle. Sevgiler... :)