12 Ekim 2024 Cumartesi

Korkak - "Bir Hikaye" #1

Korkuyordu...

Sevmek ve sevilmenin acısına erişmekten ölesiye korkuyordu.

Öyle ki, bu şekilde yaşamakta ve uyumakta da zorlanıyordu ama yine de korkuyordu...

Korktuğuna yakalanmaya meyilliydi insanların yaradılışı, bunu bilmesine rağmen kaçmaya da devam ediyordu.

Bir hayat nereye kadar kaçarak devam ettirilebilirdi sorusuna, öldüğüm yere kadar diyordu.

İşin en acısı da, koşullarını belirlediği yaşamında kaçtıklarını kendisi haricinde herkes görüyor ama ona gösteremiyordu...

Böyle bir hayatta, bir gün tüm tabularını yıkabilecek biriyle tanıştı. Kaçmaya, korkmaya ve umursamamaya devam etti. Karşılaştığı onun tam tersi idi, bildi! 

Yine her şeyi gördüğü gibi görmezden geldi, sevdi ama sevmiyorum dedi. Bir sınır belirledi, o sınırı hiç geçmedi.

Sevdiği tarafından sevilmek çokça güzeldi, bir kere bildiğini sandığı için esas olana dahi kavuşamamaya razı gelmişti. O, bir kez daha yenilmeyi hazmedemeyecek olanlardan biriydi. Yeri gelince elbet hayatlarındaki kişilerin sabrı tükenip gideceklerdi.

Günü geldi, "belirsizlik değersizliktir" dedi sevdiği. Anladı, yine anlamazlıktan geldi. Güzel şeylerden korkmanın bedelini tek başına yaşamaya razı gelmeye devam edecekti. Ya hep ya hiç yanılgısı, "artık hiç" boyutuna erişmişti...

Sevdiği gitti ama o bu sefer bunu dahi anlamadı. Hala yanında bildi, ama artık eskisi gibi değildi. Hayatında vardı ya, ona göre yeterli idi. Ama sevdiği inancını, güvenini, desteğini ve de ilgisini yavaş yavaş kesmeye devam etti.

Bir gün her şeyin eskisi gibi olmadığını farketti "korkak", işte o zaman esas korkusuyla karşı karşıya kaldı. İlk defa korkusunun karanlığından kaçıp yüzünü aydınlığa dönderdi. Geç kalmadığına sevinmiş bulundu, yanaştı sevdiğine; orada sandığı ruhu körelmiş ve sevgisi incinmiş cesur yüreğe. Siluet halini almıştı.

İnanırsam olur, dedi! 
- Sevdiğinin birçok çabasını elinin tersiyle geri çevirmişti. 

Peki, Geç olsun güç olmasın! dedi;

- Geç vakte kadar güçlükler tükenmiş ve incinen fazlasıyla incinmişti...

**

Bazıları sanırdı ki, her konuda şans bir kez gelir; insana, kaderine, yazına her şey bir kere yazılır. Oysa yaşadıkça ihtimaller denizi çoklu ve de düğüm düğüm ilmeklerle bezelidir. 

Yaşanan her kötü deneyimle kendini dünyaya kapatandan itinayla uzaklaşmak gerekir, çünkü o kendi insanlık gerçeğinin farkında değildir!

Kendi çabana karşı devam edişler çok güzeldir ama başkasının direnişine karşı devam etmek ve sürekli yenilmek; yani birinin korkusunu yenmekle korkusuna teslim olması arasında savaş vermek, karşısındaki için her daim çabanılası değildir bazen.

Sevdim, sevilmedim. Bir daha asla sevip sevilmeyeceğim! Ne büyük yanılgıdır...

İncindiğin yerden yeniden kuşatılacağın ve korunacağın yer belki de çok yakın. Göremeyenlerin göreceği günü beklemek, daha iyi ihtimalleri ertelemek insanın kendine ihanet.

"Sevdin, sevilmedin!" DEVAM ET...
"Emek verdin, sabrettin; elde bilindin!" DEVAM ET...

Hayatın sana yazdığı ihtimaller, derya deniz!

Senin için ne hayırlı ne hayırsız bilmek istersen, yola devam et. Senin olan seni bir gün mutlaka bulur.

Didemin Gözünden, Korkaklara İthafen...

12 Ekim 2024

16 Aralık 2022 Cuma

Bir Geçmiş Bir Bugün, Hepsi Bir Bütün - 16.12.2022 #zamanıdır

 

25.12.2019 – 02:02


Son 2 yıldır kendimden gizli bir ben'in varlığıyla tanışıyorum her gün aslında ve tanıştığım kişi karşısında şaşkınlığa yürüyorum daima; bir gün iyiyse bir gün kötü anlamda..

Bundan tam 9 yıl önce, insanlar hep değişir diyen birine; ben değişmem, değişmeyeceğim derdim. Bu bana hakaret gibi geliyordu zira o zamanlar. Ama şimdi kendini geliştirmenin de değişim içerdiğini farkettim. Değişmek hep kötü yana ilerleyen bir mevzu değilmiş mesela.

Zamanında o biri gelip de bana "İnsan daima kendini doğurabilir, yeter ki istesin!" deseydi; ne diyor ki acaba? Diye düşünürdüm. Zaman işte, öğretiyor her şeyi. Deneyimlemek bazen acı, bazen de tatlı; ama yaşananların her biri aslında seçtiğin yönler doğrultusunda gerekli ve bu gerekliliği ancak yaşadıklarından deneyim çıkardığında anlayabiliyorsun. Ne yazık ki insan, geliştiği noktaya gelene dek sıkıntısını; sıkıntısı bittiğinde de gerekliliğini kavrıyor. Hayatın denklemi buymuş gibi...

 

**

16.12.2022 - 11:46

Birkaç hafta önce 2019'da yazdığım üstteki paragrafları okuduğumda, ne gibi bir olayın üzerine yazdığımı hatırlamıyordum. Ama şimdi hayal meyal hatırlıyorum, hayatımda bağıra bağıra bir şeyler değişiyordu ve ben bu değişimin öncesindeki zaman diliminde bir kabuğunu kırma sürecini yaşıyordum. Hani o bir şeyleri çok beklersiniz, olmaz olmaz da artık inancınızı sorgularsınız. Kötüdür ama artık olabileceğine inanıp da bir daha yanılmaya takatiniz yoktur. İşte o devredeydim. Şu anın temellerini atan zaman dilimlerini yaşarken yazmışım. Ne komik, şimdi de buraya dönmek üzere kullanıyorum; çünkü baya uzun bir süredir buraya dönemezken, nedenini de sorguluyordum. Şimdi öyle olması gerekiyordu diyebiliyorum... 


Geride bıraktığım son iki senede her gün ama her gün yazsam, çok dolardı buralar ve de defterlerim. Ama yaşamaya ihtiyacım vardı o sıralar. İzlediğim, okuduğum, gördüğüm, cesaretlerimle adım atıp hayata atıldığım zaman dilimlerini sadece yaşamak istedim sanırım. İçinde iken o günlerin çok sıkıntı çektim ve şimdi başka bir sıkıntı çekerken farkediyorum; hem gerekliymiş hem de bana baya şey öğretiyormuş...

Şu an iki sene öncesiyle benzer hallerimin içerisinde ne anlatmak istediğimi kavrayabiliyorum. Çok şükür ki... İki sene öncesini geride bırakabildiğime de seviniyorum. :) Hal ve hareketlerime, gel gitli tavırlarıma; bir inanıp bir inanmayarak, "ya olmazsa yine? ya düzeltemezsek bu düzeni?" düşünceleri içerisinde çok asabi olduğumu hatırlıyorum. 

Çok eleştiri almıştım çevremden; "şükürsüzlükle" bile suçlanmıştım, o an neden sabredemiyorum diye endişe ile kızmışlardı bana. Şu ev değişimimiz öncesindeki zaman diliminden bahsediyorum. Senelerdir 1 kat merdiven çıkarak asansöre ulaşabildiğimiz diğer evimiz bizi çok zorluyordu, ne o evden çıkıp başka yere oturabiliyor ne de başka ev alabiliyorduk... O zaman da buna inanıyordum, eleştiriler bana karşı çok haksızdı. Değişimimi de, sakinlemiş şu anki halimle duygularımı kontrol edebilmek olarak tamamlamışım gördüğünüz üzere... 


Şimdi gelelim tüm bu geçmiş bugün karmaşasından neden bahsettiğime; 


Zamanıdır demek istiyorum, çünkü başka hiçbir zaman diliminde buraya dönüşümü belli ki kaldıramayacaktım. Çok katıydım, çok dağılmıştım ve zaman içerisinde toparlandım aştım ve de daha fazlasıyla devam ediyorum. Böyle görüyorum; Buraya dönmememin de, şu anki sakinliğime gelene kadar yaşadığım gel-gitleri de yaşamalıydım...

Kendi üzerimden birkaç lakırdı ederek dönüşümü tamamlıyorum, gözlemlediğim üzere anlatılası çok şey biriktirdim yine. Sizlere bir kabullenmişlik cümleleri olarak söylüyorum bunları. Sizin de çok isteyip de yapamadığınız bir türlü olduramadığınız bir şey varsa eğer şu sözlerimi umarım dikkate alırsınız; kızgınlığınızı endişenizi ve kafa karışıklığınızı kimseye zarar vermedikçe doyasıya yaşayın. Eğer o günleri o karmaşıklığı yaşamaz iseniz, devam etmekte ve yol almakta çok zorlanıyorsunuz. 

İlk zamanlar bahsettiğim eleştiriler sebebiyle çok durdurdum içimdeki garip hisleri. Ama ben bastırdıkça onlar başka yerden patlak verdi; gereksiz yerde alınganlık etmeler, sinirini bir türlü bastıramamalar. Yani neyi zamanında yaşamazsanız, onu yaşamadınız için geri kalan her şeyi yok sayarak ona odaklanmanızı gerekli kılıyor hayat...


Şimdi tüm bu geçmişi ve bugünü birkaç paragrafla mı hatırladın derseniz eğer, bence bugünle bağdaşıyor. 

Hayatımda birkaç aydır yer alan kişilerle değişim evrenini yaşıyoruz. Onlar hayatlarına başka şekilde devam ediyor, ben de onların gittiklerini kabullenmeye çalışıyorum. İş hayatım hayalini bile kuramadığımı anladığım şekilde bana yetiyor ve de beni mutlu ediyor. Ama gel gelelim değişime çok müsait bir yapısı var. Sözleşmeler yok benim işimde, ekibimize katılan kişiler ne zaman gider ne zaman yol değiştirir veya ne kadar çalışır; kişilere bağlı tüm süreçler. Kendisine uygun olmayan durumları hayatlarından çıkarmak herkesin hakkı, ama benim istemediğim şekilde işlemiyor süreçlerimiz. Sabredemiyorum gibi hissediyorum bu ara, ne olacağını kestirememek hoşuma gitmiyor. (Gerçi son 4 gündür toparlanmış durumdayım, bunları da kabul ettim. Kabul edemediğim tek nokta, dürüst olamayanlardan yana!) 

Kişilerin sözleri ile tavırları birbirini tutmayınca, çok rahatsız hissediyorum kendimi... İki sene önce de, olmasını istediğimle olması gerekenin işleyiş süreci aynı bu şekilde yavaş ve de belirsiz idi. Orada da uğraşlar vardı ama insanlar ben kadar uğraşmıyor gibi geliyordu veya istemiyor gibi (öyle değildi oysa)... Şimdi için ise yine çok şükür kendimin ne istediğinden ve nasıl hareket etmem gerektiğinden çok eminim, ama değiştiremediğim durumlar için kontrol edemiyor olmaktan ötürü "beklemekten yana" biraz kendimi son 4 gün öncesinde çok strese soktum. Ama şimdi yine toparlanıyorum...


Velhasıl; Başlık o sebepten "Bir geçmiş bir bugün, hepsi bir bütün!" oldu. Geçmişte yaşananlarla şimdide yaşananlar birebir değilse de benzer şekilde işliyor. Bugünün de sıkıntıları çok yerinde, olması gereken ve benim çok şey öğrenmem gereken boyutta! Ama netlik yok bazı insanlara bağlı şekilde. Birkaç haftadır uykusuz gecelerim, ancak sabaha karşı uyuyabiliyorum. İçinden çıkamazmışım gibi hissetmiyorum ama biraz zorlanıyorum bu ay. Oldurmak için uğraştığım şeyler ve planlarım beklemediğim durumlarla sonuçlanıyor. Sonuç olarak bu da geçip gidecek ama stresi sıkıntısı şu an daha yüzeyde ve bu sefer doya doya bu sıkıntıyı da yaşamaya çalışıyorum.

Bu bloğa dönmeye ihtiyacım çok var, benden bağımsız gelişen insanların ve de durumların gözüme çarpan yanlarını yazmak çok istiyorum yeniden! Çok biriktirdim dedim ya, o sebepten bu dönüş yazısı olsun; kendi gözümden kendi durumumun tespiti niteliğinde. En kısa zamanda da bahsettiğim birikenlerden başlayacağım inceleme yazılarıma...

Şimdiki hedefim haftada en az iki yazı yazabilme seviyesine gelmek. Birkaç haftaya haftada bir olur belki ama sonrası mutlaka iki olsun bir an önce diye uğraşacağım... Didem'in Gözünden okuyucuları var mıdır oralarda bir yerde bilmiyorum, ama yeniden o okuyucuları buraya toplamayı başarabilirim umarım. Bunu gönülden istiyorum... Şu an bu yazıyı okuyan kişi, iyi ki varsın. Sevgiler... :)


16 Mayıs 2022 Pazartesi

Yeniden İzledim - Istanbullu Gelin

 

23 Ekim 2021 Günüydü, yeniden izlemeye başladım İstanbullu Gelin'i... Bu kararı birden verdim aslında, çünkü varolan dizileri kaldıramıyordu içim. İçlerinde zerre aile sıcaklığı yoktu, içerisinde zerre gerçeği barındıran bir his yoktu gibi hissettiriyordu. Bugün olmuş hala eskisi kadar duygu barındıran diziler yapabildiğimizi düşünmüyorum. Ciddi anlamda bu açıdan köreldiğimizi, teknoloji ilerledikçe insan ilişkilerini "kaoslardan öteye götüremeyen mutsuz senaristlerin" eline kaldığımızı görür olduk. 

Tabii izleyici kitlesi de bunu istiyor diye söylenerek yapıyorlarmış bunu, en azından eleştirenler bunun böyle olduğunu söylüyor. Peki eski dizilerin samimiyetini ve gerçekliğini arayan bizler, neden eski dizileri izlemeye başlar olduk?! Az bir kişi olduğumuzu da düşünmüyorum üstelik... Bir yerde aksini isteyen kişiler de var ise, onlara yönelik de bir içerik hazırlanması gerekmez mi? Klişelerden, utanç verici geliştirmeyen konulara sahip dizilerden ve kadın veya erkeği kötüleyen 7'den 70'e her yaşın izleyebileceği saatlerde yapılan şiddet içerikli dizilerden sizler de yorulmadınız mı? 


Neyse, şimdilik bu kadar. Konumuz "İstanbullu Gelin" adlı dizimizi yeniden izlediğim mevzuu... :) İyi okumalar.



Dizi 3 Mart 2017 günü ilk bölümüyle izleyicisiyle buluşmuş. İlk sezonu heyecanla takip ederken, ertesi sene kaçırdığımız bölümlerde olmuştu o zaman. Hele üçüncü sezon, en keyif aldığım sezon iken birçok sahnesini kaçırdığımı ama birçoğunu da yine Youtube'dan izlediğimi hatırlıyorum...

Bir bütün halde tüm bölümlerini izleyebilmek her koşulda en güzeliydi... :) 

Ekim 2021'de başlayıp, Nisan 2022 sonunda bitirdim. Aralık'tan Ocak sonuna kadar bıraktığım bir dönem oldu bir ara, ama sonra geri döndüğüm gibi her hafta izlemeyi sürdürdüm. Evde başka diziler izlenirken ben telefonumdan veya bilgisayarımdan Puhutv aracılığıyla izlediğim dizim ile örgü örmelerimi çok sevdim...

Yeniden izleyen çoğu kişi Youtube videolarında ilk sezon sonrası dizinin kötüye gittiğini söylüyordu. Ama benim gözümde ikinci izleyişimde senaryo açısından daha mantıklı ve de yerinde bir gidişat içeriyordu resmen. Sözünü etmeye geldim... Esma hanımın, gelini Süreyya ile ilk karşılaşmasındaki büyük kabul edemeyişini bile esas manada anlayamamış ve saçma bile bulmuşluğumu ben bu seneki izleyişimde kavradım zira.. :)


Değinmek istediğim konularım var; bu diziyi diziyi izlemiş kişiler olarak konuşalım olur mu öncelikle? Spoiler yedim, izlememiştim vs denilmesin... İzleyin gelin aynı fikirde miyiz bakalım! =)

Şimdi birinci bölüm, Dilara ve Süreyya'nın arkadaşlığının kaldırdığı şu mevzu var ki; Süreyya ile bir kahvecide tanışmış olan Faruk Boran, Süreyya'nın aklını karıştırmış diye Dilara arkadaşını çok çabuk onun isteği üzerine Uludağ'da bir otele gönderebildi. Şarkı söylesin diye. Bu duruma onun yakışıklılığı, parası ve de Bursa'nın kıymetli ailesinin en büyük oğlu olmasının gerçeği sebep oldu. Fakat düşünsenize, sizin arkadaşınız bunu yapsa kabul edebilir miydiniz? Ciddi anlamda soruyorum. Hayatı yolunda gitmiş, iyi bir adam çıkmış; hadi eyvallah diyelim. Ama adam ya psikopat, ya da tamamıyla başka amaçlar üzerine yapmış olsaydı böyle bir planı...

2017'den beri izlemeye başladığım zaman diliminde, bunu hiç sorgulamadığımı farkettim. 

Sonra arkadaşlıkları bunu kaldırabildi elbet. Faruk ve Dilara'nın plan yaptığı üzere gitti Süreyya Uludağ'da bir otele. Şarkı söyleme işi yoktu ama ikisi de kalıp birbirlerini tanıdı orada. Dilara yukarıda gördüğünüz gibi keyifle dinledi olan bitenleri. Cidden ben mi eski romantikliğimi yitirdim, yoksa cidden güven unsuru değil midir bu sizce de... Bu konunun beni rahatsız eden kısmına geleyim; Dilara hep Süreyya'nın bencil düşüncelerinden şikayetçi olurken, bu mevzuu hep söz konusu oldu. Süreyya bir kez olsun "Bizi sen bir araya getirdin!" demez iken, Dilara her kavgada Faruk'un da Süreyya'nın da hatalarında "Sizi ben bir araya getirdim, keşke yardım etmeseydim." dedi. =) Bu gözümden kaçamadı...





Şimdi üstte bahsettiğim konu eleştiri değil, değinmek istediğim bir konu idi. Dilara ile Süreyya'nın arkadaşlıklarının sağlam olduğu en sonda anlaşıldı, çünkü birbirinden isteklerini sona doğru anlayabildiler. O konu çok başka ve arkadaşlıklar kendi içerisinde birçok şeyi kaldırabılıyor oluyor. Geçiyorum orayı. =))

Şu Google aramasından aldığım üstteki ekran görüntüsüne bakın bir önce, resmen şampiyonlar ligi dedikleri cinsten oyuncu kadrosu çok kaliteli olan bir dizi. Açıp içeriğinde oynayan kişilere bir bakın, şimdilerde de çok başarılı kişiler. Birden fazla yerde görmüşsünüzdür, öncesinde ve de sonrasında olmak üzere... Hiçbir karakterin (en sevmediğim "Özgür" adlı karakterin bile) oyuncu seçimi yanlış değil. Sanırım İstanbullu Gelin'de en çok da bu noktayı seviyorum ve de sevmeye devam edeceğim... 

3 Mart 2017 günü başlayan dizi, 31 Mayıs 2019 günü de son bölümünün yayınlanması ile bitmiş. Esasında 31 Mayıs günü yazsam bu yazıyı güzel olurmuş değil mi! :) 


Bu ikinci izleyişimde, ilk sezondan beri farkettiğim en derin farkındalık "ben Faruk ve Süreyya aşkını içimde çok büyütenlerdenmişim meğer!" Benim zamanında izleyip de büyülendiğim aşkta, birbirini anlayan değil de birçok kez iki tarafın da hatalı olduğu noktalara gözünü kulağını kapatan iki deli varmış. :) Birbirlerini anlayacakken yıpratmış, basit kıskançlıkları ve sakladığı ciddi problemleri sebebiyle "seviyor ne olsa!" diyerek esir etmiş iki serseriyi izlemişim ve o zaman tek başıma da izlemiyor oluşumdan ötürü, tüm romantik yanıma tutunmuşum ve kabullenmişim... :) 

İzleyen birçok kişi benim bu üstte anlattığımı sonradan farketmiş biliyor musunuz? Misal Süreyya çok sevmiş ve bırakıp gelmiş ya tüm hayatını, Bursa'ya taşınmış 1 haftada karar verip; fakat Faruk zaman zaman bunda bir saçmalık sezermiş gibi, sahnede tanımamış gibi Süreyya'yı kendine esir etmek istemiş. Sonra Faruk kendisi de birçok duygusunu ve de geçmiş hikayelerini saklarken, Süreyya'dan hiçbir şeyi saklamasın diye "saklamadığı halde bile" kavga sebebi bulmuş kendisine. Beni en çileden çıkaran sahne ilk sezon sonundaki o sahne oldu yine, meğer ben hala aşamamışım bu sahneyi; çok net kabullendim! =)

Size hala aşamadığımı farkettiğim bir sahneyi anlatacağım öncelikle burada; Süreyya hamile kalmış, birkaç hafta öncesinde Amerika'dan Bursa'ya Faruk'un eski sevgilisi Begüm dönüyor. Sonra Süreyya'nın doktoru oluyor, o zamanın Bursa'sında tabi. Süreyya okul açıyor, oğlu Emir o müzik okulunun ilk öğrencisi oluyor. Begüm Faruk'a oğlunu getirdiğini anlatmasa da bir şekilde duyuruyor, Süreyya'nın hamileliği tehlikede diye yüzleşme öncesi sonrası sebepleri nedenleri hep saklanıyor. Sonra Süreyya bebeğini kaybediyor. Fakat işin garip kısmı, Begüm geldiğinde Süreyya'nın hamileliği tehlikede değilken, herkesin gözü önünde okulun açılışına gelen Begüm ama aileden kimse bundan yine Süreyya'ya bahsetmiyor...

Velhasıl, çok kızsak da bizim fettan eltimiz İpek 1. Sezonun son bölümünde bebeğini kaybetmenin bunalımındaki Süreyya'ya bunu duyurmak istiyor iken "kendine iyi davrandığı gerekçesi ile" vazgeçiyor. Ki odasına attığı çöp kutusuna bir şekilde yırtılmış fotoğrafın bir ucu ilişen Süreyya eşeliyor ve yatağında yapboz parçasını birleştirip, Emir'in Faruk'un çocuğu olduğunu ve tüm ailenin Begüm ile Emir'i kendisinden sakladığını aklında yaşanan tüm sahnelerle farkına vararak yaşıyor. O bebeğini kaybetmiş, sevdiği adamın bir oğlu olduğunun ama kendisinden "sanki Begümü hala seviyormuşcasına saklanan" ve kendini daha eksik ve çaresiz hissetme potansiyelinde olan kişiyi gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? 

1. Sezonun son bölümünün son sahnesi; buradan izleyince beni anlayacaksınız... (Ben az önce yine burnum sızlayarak izledim, Aslı Enver o sahneyi yaşamış ve de yaşatmış resmen!) Yalan var, arkadan iş çevirme var, "ben senin hayatın riskte diye" derken aslında işine öyle geldiğinden sebep bir geçiştirme var. Belki gitmeseydi pişmanlığı bile var diye düşünebilmiştir, bu da var... Var da var; dahası da bence var. Ben hala Süreyya'ya söylenmesi gerektiğini düşünenlerdenim, ya siz? :))


Geldik İkinci Sezona; :)


Aslında şu an keşke bir tek yazıyla değil, sezon sezon anlatsaymışım diye düşünüyorum. :) İlk sezon sadece Begüm Faruk ve Süreyya konusu yoktu. Adem'in, Boran ailesinin gayri meşru 5. oğlu olarak, annesinin dolduruşuyla ölmüş babasının intikamını tüm Boran'lardan alma mevzuu da vardı. O kendinden emin aile olarak değil de, yaşayabileceği esas güzel hayatı elinden aldıklarını düşündüğü Boran ailesine büyük bir kinle geliyor Adem... 

Sonra evin en büyük oğluna aşık olarak evin ortanca oğluyla evlenen İpek'imiz var.. Fettan Elti ama Boran ailesinde yaşadıkları onu da pişirdi, tam kıvamında bir yaşamayı bilen kişi etti! :)

Sonra İlk sezonun Murat ile Badesi, İkinci Sezonda Amerika'ya çekip gittiler. Çok acıydı ki, Murat tüm serseriliğine Bade'yi alet etti. Ama sonradan çok sevdi. Bizim Türk dramamızda bu var; kendisini mahfeden erkekleri yine de sevmek, gerekirse tecavüzcüsüne aşık etmek! Çok ciddi söylüyorum, şayet Murat Bade'ye öyle bir şey etse idi izlemeyi bırakırdım diziyi ama o iş öyle değildi. Aksine Bade çok kalp ağrısı çekti ama Murat'ı da toparlayan kişi oldu... (: (Not; senarist bu kadar anlam yüklememiştir be diziye)

Neyse, Karakter demişken aşık olduğum karakter Esma Boran'a gelelim; İkinci Sezonda esas olarak Süreyya ile kapışmalarını izliyoruz. Bir an kabul eder gibi olduğu ilk sezondan sebep, Süreyya'nın çok zor da olsa boşanma yolundan dönüşüne çok fazla içerlenen kişi Esma Boran idi. Ona hayatı dar etmeye çok uğraştı, buna biraz da her defasında yanlış anlaşılmaya sebebiyet veren kişi fettan eltimiz İpek Boran idi... Neyse ki; "hiçbir şekilde hakettiğini düşünmesem de", aldatıldıktan sonra esas sevgisini de kaybedince anladı. Çünkü İpek'in de öğrettiği nokta şuydu; insanlara hayallerinize ulaşmak için basamak muamelesi ile yaklaşırsanız, daha sonrasında en çok canı yanan yine siz olmalısınız. Çünkü o maşayı tutan yine sizin eliniz... (Vay be, bana da bakın!)


Gelelim 3. Sezona;



Adem tüm azmini kullanarak Boran'ları da, aslında yeteri kadar kıymet vermediği Dilara ile evlilik hayatını da bitirdiği bir sezondan sonra; zor da olsa kayıplarını yaşayarak artık esas değerlerini öğrenmeye başladı bu sezonda. 

Annesinin kendini intihar etmesinin ardından, kendisinden sakladığı "babasının gerçek yüzü" olan kendisini sevmeye ve sahiplenmeye hazır olduğunu yazdığı mektupların gerektirdiğini yaptı. Boranlara zor da olsa samimiyetle yaklaşıp kardeş olarak girdi... Ama bu mevzuya gelene kadar; Fikret'in, Faruk'un, Süreyya'nın, İpek'in ve de Esma Boran'ın çok canını yaktı... Kim inanırdı, yine ona kendi gibi deli dolu Fikret inandı...

İpek ile Adem anne tarafından iki kuzen olarak, 3. sezonun şahlanıp kendini düzelten iki güzel karakteri halinde hayatlarını yeniden kurdu resmen. Dizi bu konuda ne anlatıyordu bence biliyor musunuz; "bakış açını değiştirirsen, hayatın değişir!" Ciddi anlamda bu böyle...

Gelelim dizinin en sevmediğim karakteri olan üçüncü sezonun sekreter Özgür hanımına... Bu konuda ok net şu algıya gıcık oldum, "evli de olsa seni sevebilir, şansını dene!" Bunu diyen arkadaşı vardı Özgür'ün... Bu konuya gıcık olmamın en net noktası "Bile bile buna yönelten kişinin zerre iyilik istediği yok. Bilhassa ateşe attığı kişiyi de arkadaş bellemiyor olmalı." Sizce de öyle değil mi? "Evli olduğu halde sana yanaşan erkekten uzak dur! Ciddi de olsa yarın öbür gün sana da aynısını yapabilir!" diyeceği yerde bunu diyen arkadaşından ne kadar samimiyet görebilirsin...

Özgür karakterini; duyduğu gördüğü ve bildiği her şeye rağmen, kendine iyi davranan bir erkeğe kendini güçsüz ve de sadece kendi beğendiği erkek tarafından sevilmeye uygun gören takıntılı bir kişi haline getirdiği için sevemedim. İş sebebiyle gittikleri şehir dışında, eşine atacağı mesajı kendine atmış olması sebebiyle "özür dilemek üzere" kapısına gelen patronunun dudağına yapışmasını da etik bulmuyorum. (Ohh anlattım rahatladım valla!) =)

Şimdi diyeceksiniz, ikisinin de üzerinde bornoz var; sözde toplantı sonrası masaj yaptırdılar ve odalarına döndükten sonra da eşiyle mesajlaşıyor idi Faruk beyimiz. Orada da üstünü giyip gitmesi icap ederdi. Bir de öncesinde de Özgür hanıma sınır çizmesini bilip, daha net kardeş bellediğini belirtmeliydi. İyilikten maraz doğdu resmen. Sürprize gelen Süreyyamız da bunu gördü işte maalesef ki... 



"Ayy Ne Anlattın Didem, Dolmuşsun Resmen!" diyen tüm okuyucularıma söylüyorum; şu yazıyı yayınladıktan sonra tekrar okuduğumda çok söylemek istediğim eksik bulacağıma eminim! =) (Bu bloğuma bir döndüm, pir döndüm diyelim biz)


Dilara'mızdan bahsetmek istiyorum; yeri geldiğinde tüm Boranları affeden eşi Adem, onu döven ve de türlü psikolojik şiddetler gösteren boşanmak üzere olduğu eski eşi Adem tarafından çok zor affedildi! Üstelik Adem, kendisini çok sevdiğini bildiği halde ve öfkesinden kininden sıyırmaya çalışan kişi olduğunu bildiği halde Dilara'yı tek bir koruma içgüdüsüyle "bebeğini aldırdığını söyledi" diye uzun süre affedemedi! Diyorum ya, en yerinde yalan söyleyen kişi idi. Çünkü Adem tamamiyle öfkesinin esiri idi. :) 

Üst kolajda, tüm Boran'ların bir arada İpek ile Fikret'in yeniden ve bu sefer aşkla barışmasının kutlandığı kutlamada "köşede müziği dinlerken o tabloyu seyreden Dilara var." Bu sahne bazen anlamlandıramadığımız hayatımızda çok saçma bulduğumuz kavgaların görseli resmen! Sizce de öyle değil mi? O Boranları her şeyiyle kabul etmiş, mutlulukla şakalaşan Adem'i izlerken; hala Adem ile barışabileceğini düşünüyordu. Hepimiz biraz Dilara'yız; en büyük fedakarlıkları gösterirken en çok yara alan ve en zor affedilen, bazen affedilmeyi geç yüzüne bakılmayan o en çok düzgün ilişkiyi hakeden kişi. Fakat ilişkiler kendinden vererek değil, alma verme dengesini koruyarak oluyor. Bunu da Adem kendine göre birini, kişiyi kullanmadan sevebileceği ve sevilebileceği birini bulunca ve de Dilara da gerçekten aşık olup kendine aşık olan biriyle evlenince anlıyoruz... =)


Esas Konumuza Gelelim;


Biz İstanbullu Gelin'i çok net olarak "kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğu yanında hiçe sayan", anne babasını sözü mutluluğu ve kararını "kendi kararını almaktan yoksunmuş" gibi kabul edip; "hep kendi sevdiğim kişiyle evlense idim nasıl olurdu?" diye pişmanlık yaşayan Esma Boran sebepli izliyoruz...

O sevdiği adama kavuşunca, kendi kurduğu kurallı dünyayı yıktığı andan sonra da; o yıkılmaların altından ailenin tüm erkeklerinin birer birer sağlamlaşarak, Esma Boran'ın yine de sevgi üzerine kurduğu üzere ailecek toparlanabilmelerini de izliyoruz... =) Öyle güzel bir hikaye ki, düşünün son bölümünün yayınlanmasından 3 sene geçmiş ve ben gelip size burada bana hissettirdiklerini yazabiliyorum...

Esma Boran'ın gençliğinden beri sevmekten vazgeçemediği Garip Boran'ın ölüm sahnesinden sonraki bölümler dahi güzel ve de yerinde idi. Zaten son iki bölüm kala vefatını izledik... Esma Boran'ın cenazesinin kaldırılışı da üst kolajda bir kısım olarak. Size şu ikilinin vedalarını içeren, atlatamadığım bir diğer sahneyi de bırakayım buraya madem; buradan izleyebilirsiniz, İstanbullu Gelin 84. Bölüm. Garip ölmüş ve genç hali bedeninden çıkıp Esma'nın gölgesinde yürüyor, sonra da konaktan çekip gidiyor. Sahne çok güzel çekilmiş, izleyin göreceksiniz... :)

Dilara'nın Adem'den olma oğlunu, Adem'in anne olamayacağını öğrendiği yeni eşiyle tüm anılarını paylaşmayı kabul etmesi sahnesi, yine 84. Bölümdü mesela. İzleyip de duygusallaşan anlar beni. Samimiyeti, güzel duyguları; affetmeyi, yeri geldiğini hissettiğinde kin gütmeden kabul edebilmeyi, sevgiyi, bir aradalığı anlatan çok değerli bir dizi... 

Benim için İkinci Bahar, Yabancı Damat, Aramızda Kalsın, Yedi Numara, Sana Bir Sır Vereceğim, Aşk Yeniden gibi dizilerle andığım özel dizilerden biridir "İstanbullu Gelin"...

İyi ki yeniden izledim, iyi ki benim için yeniden bir yazıya söz konusu da oldu da buralara bu vesileyle bence yeniden döneceğim! :) 

Bu vesile olsun, ben daha çok yazmaya devam edeyim buralara inşallah. Zira uzun uzun yazıp, gündem olmasa da geçmiş dediğimiz mevzuları konuşmayı bile çok özlemişim... Sıradaki dizim Yabancı Damat olabilir yeniden diyordum, belki bu sıraya erişmeyi hızlandırırım bu vesileyle. :)

Okuduğunuz için teşekkürlerimle; izlediyseniz veya siz de yeniden izlemiş halde bu diziyle ilgili bir şeyler düşünüyorsanız, yorumlarda görüşebilir miyiz? Konuşacak inanıyorum ki çok konumuz var! =)

Sevgilerimle...

13 Temmuz 2021 Salı

"DG'ye Geri Dönüş Ve Temmuz'dan İç Döküş - Didem'in Gözünden

 

Upuzun bir başlıkla bloğuma geldim işte yeniden, şu uzun başlıklarımı bile çok özlemişim resmen! 

Merhaba; hala orada mısınız, ne haldesiniz, nasıl bir gidişatın içerisindesiniz? Bana yorumlarda yazar mısınız? Ben boğazıma kadar şaşkınlığa battım battım çıktım, buraya yazamazken! İnsanlar mı bu kadar değişti, ben mi kendimi geliştiremedim diye düşündüm durdum...



En son Nisan ayında yazmışım bu bloğuma, 3 ay dolmadan gelebildiğime şükrediyorum şu an. Ama yazamadığım bu zaman diliminde şaşkınlık içerisinde kalıp anlatamadığım, anlatmaktan yıldığım insan profilleriyle karşılaştım. En çok da neden anlatmadım biliyor musunuz peki; onca beni şaşırtan davranışlarda, "bu kadar da olmaz!" dedirten tavırlarda bulunanlara karşı, içimdeki sıkıntıyı anlatabileceğim arkadaşlarım da oldu bu arada. Bu kişiler iş arkadaşlarım, en son buradaki yazımda bahsettiğim Farmasi ekibimdeki arkadaşlarımdı; çok şükür iş arkadaşı da oldular, can arkadaşı da bana. Allahım isteyen herkese böyle bir iş ve böyle arkadaşlar nasip etsin... :)

İnsanlar yormaya devam ediyor; yazamadığım 3 aya yakın süredir zaman diliminde, kaba ve de kırıcı davranan insanlarla karşılaştım. Çok üzücü ama çoğu insanın tavırları, artık neden şaşırdığımı bilemediğim şekilde beni yaralamaya devam ediyor. Hani öyle oluyor ki bazen herkesten uzaklaşasım geliyor. Çok küçük hesaplar, yarayı kaşırmışcasına yoran sıkan ve tüketen anlamsız hesaplar içerisinde kişilerle üst üste karşılaştık. Hiçbir şey yapmadık, hiç karşılık da vermedik; ama kırmadan kırılan olduğumuza çok içerledik!

Güvendiğiniz taş baş yarınca, size de artık kalbiniz parçalara ayrılmış gibi gelmiyor mu? Birilerine güvenememekten yana ödünüz kopmuyor mu? Ödüm ne kadar kopsa da, yine de insanlara güveniyorum. Ben birçok kez kırılmadan anlayamadım insanlara güvenmemeyi. Artık her iki şeyin de olabileceğini kabullenip, başıma gelene razı gelmeyi öğrendim sadece. Ciddi anlamda küçük hesaplaşmalara neden şahit olduğumuza, yarın öbür gün kimin ölüp kimin yaşayacağını bilmiyorken bu kadar vurdumduymaz tavırları hakedecek ne yaptığımı düşünmekten yoruldum. Üstelik çok şükür ki ne yapıp ne yapmadığımın farkında bir birey olarak ve de böyle bir ailede olduğumu bildiğim halde konuşuyorum...
 
Velhasıl, insanlar küçük şeylerden büyük hesaplaşmalar çıkarsın; olur olmadık şeyleri kendine üzerimizden dert edinip bizleri kırıversin, biz kimseyi kırmadan devam ediyoruz. Fakat susup oturuyoruz, orası da kötü olamaz ya? Diye sorguluyorum bu sıra. Sessizliğinizi korkaklık veya utangaçlık sananlar, kırmış olmanıza rağmen kırmamayı tercih edenlerden olduğumuzu farketmek bile istemiyorlar ya... Gerçek manada kaostan besleniyor olmak, en büyük işsizlik benim gözümde şu ara! Allah akıl fikir versin hepimize inşallah...


Umuyorum bu yazım tek kalmaz, size hislerimi daha da yazmaya devam ederim de yine. Şimdilik üstteki muhabbeti kapatıp bu sıra neler yaptım anlatmak istiyorum... 



Çalışmaya devam ediyorum, elimden geldiğince okumaya da; fakat yazmaktan geri kaldım bu aralarda da... İsteğim her şeyi tam yaparken, yazabiliyor da olmaktı aslında. Ama yeni öğrenimlerimin ve nicedir ertelediğim iş uğraşıma kavuşmamın heyecanı içerisinde bu isteğimi gerçekleştiremedim.

Bol bol gökyüzünü izledim ve son 1,5 aydır kitap okumalarıma nihayet geri döndüm. Son bir ayda 4 kitap bitirebildim bu sayede. Her şeyin yerli yerine oturabilmesi için biraz düzen gerekiyormuş, biraz da istikrar aslında. Yaptığın her ne ise sürekli yapmaya devam etmek gerekiyormuş. Misal her gün erken yatmaya özen göstermek, her gün kitap okumaya çalışmak ve her gün çalışmak. Bir süre sonra yanına eklemeler yapabiliyormuşsun... Meğer düzen kurmayı bile unutmuşum, birçok şeyi beklerken...
 

-- Öncelikle çalışmalarımı aşırıya kaçırmaktan vazgeçmeyle başladım. İlk aylar kendimi yıpratmıştım. Bu alışkanlığa doğru uzanan durumdan vazgeçtim. Gün içerisinde bitmeyen işleri gecenin ilerleyen saatlerine yaymayı bıraktım ve uykumu düzelttim. 

-- Sonra uykularımla beraber gündüz çalışmalarım da düzeldikçe ve gece uykularını öne çekebildikçe, kitap okumalarım da her gece çoğunlukla olmaya başladı. Böylece moralim düzelmeye, günümü planlayabilmeye başlamış oldum!

-- Kendimi mutlu etmek için okumalarıma döndüğüm gibi izlemelerime de instagram paylaşımlarıma da dönebildim. Zaten her şeyi tamamladığım gibi yazmaya dönebildim. (Gerçi hala tam dönebildim mi bilmiyorum, göreceğiz diyelim!) :)


Son 2 ay öncesine kadar; yorulmuş, bitmiş, iyi bir yola giriyorken kendimi yıpratır haldeydim. Aslında yer yer yazmalara devam ederken, kafam çok yorgundu hala. Uykuyu toparlayınca düzeldi her şey. Kısaltma yaptığım üzere "DG" (Didem'in Gözünden)'e dönüş tüm bu sebeplerle çok güç oldu. Ama hala hayatta olduğumuza göre geç değil aslında! Değil mi ama?

Geri dönüş yazım gerçekten çok yüzeysel olsun istemezdim ama üstünkörü anlatmam gerekliydi; devam edeceğim sonrasında... 


Size buralara dönüşüme öncülük eden öğrenimimi yazıp sonlandıracağım bu yazımı; 
Bu bir öneridir, çok basit bir öneri...


Aklınız nasıl karmaşıksa, işler nasıl yolunda gitmiyorsa, olsun istediğin neler olmuyorsa; durun bir düşünün ve toparlanmak için sadece yaşamak için en temel rutinleriniz olan işleri düzeltin. Belki en büyük sorun oradadır. Yeme düzeninizde, uyku düzeninizde, güne başlama şeklinizde, ibadet edemiyor, bir şeylerden şükredemiyor oluşunuzda...

"Hayır, ben her anlamda kendime yetiyorum." diyebilirsiniz. En basit gördüğünüz sorunu düşünün, sizin temel yaşantınızı bozan şey en ertelediğiniz mevzuda. Benimki uyku düzeniydi, bir buçuk ayın sonunda daha net görüyorum bunu! Benim çok büyük bir sorunummuş meğer, bir gün elbet düzeltirim deyip üzerinde basit şekilde duramıyor oluşum...

Uykumu düzelttim ve kendimi çok iyi hisseder oldum; bu kadar mı farkeder! :) Etti valla... Uykumu düzeltmeme eşlik eden arkadaşıma sevgilerimle! O kendisini biliyor, baş harfi de A. ;) Darısı siz nasıl düzelmeyi istiyorsanız size de olsun inşallah... (:


Didem'in Gözünden'de bir iç döküş sundum bugün. Bir dahaki yazımda, netlikle benim gözümden belki bir içeriğin yorumlanışını okuruz veya belki de kırgınlıklarımı derinden anlatasım gelir. Artık göreceğiz...

Sevgilerimle, DG'ye geri dönüş tamamlandı; iç döküş yarı yarıya halledildi. Darısı hep buralarda olmama olsun e mi! =) 


8 Nisan 2021 Perşembe

Hayalime Yoğunlaştım, İşimi Kurmak için - 08.04.2021 #didemingozunden


Didem'in Gözünden adlı bloğuma hoşgeldiniz; Nisan ayını dolu dolu açtım ben, bol çalışmalarla dolu geçiyor şükür günlerim. Ve bugün kendimi Facebook'ta birkaç takip ettiğim "Engellilerin bulunduğu gruplarda" anlattım. Çünkü sesimi duyurmaya ihtiyacım var bu ara... Hiçbir detayını değiştirmeden de burada bu not kalsın istiyorum bugüne dair bu anım aşağıda okuyabileceğiniz üzere... :)

Benim biri ilk bloğum diğeri de bu bloğum olmak üzere iki bloğum var. Neden orada değil de burada paylaşıyorum sorusuna gelirsek; ben diğer bloğumda kendi işimi daha detaylı anlatmak istediğim üzere, yarın veya en geç öbür güne tamamlayıp yayınlayacağım. Ama bu paylaşımım da, burada da duyurum olsun isterim; bugünün fotoğraflarıyla... Ben işim olsun hayallerim adına atağa geçtim, son birkaç aydır artan çabamla her güne başka planlar ve uğraşlar içinde işimi büyütmeye çalışıyorum. 

Umarım ben ve benim gibi dileyen herkes başarır; kendini gerçekleştirmeyi, hayallerinin peşinden koşma cesaretini içinden dışına taşırabilmeyi, durmamayı, çabalamak için elinden geleni yapma isteğini görüp duyup harekete geçmeyi... :) Ekibime hepinizi beklerim; gelin birbirimizin elinden tutalım. Sevgilerimle... =)



08.04.2021

Merhaba arkadaşlarım, adım Didem Köse. %91 Bedensel Engelliyim, Kas Erimesi LMGD tanım var... İki üniversite bitirdim ama iş hayatında engel durumum sebebiyle kendime göre bir ortam bulamadım. Ne yazık ki evde çalışmak diye bir şey konuşulduğunda da biz engellilere tek sundukları, telefon üzerinden çağrı merkezi ya da satış yapmak. Yapabilenlere büyük saygım var, ama benim için çok stresli bir iş idi; bir kez olsun onu da deneme fırsatım oldu. Yemediğim küfür, hakaret ve haksız laf kalmadı... :/


Birkaç aydır Network Marketing'de iş hayatımı kurmaya çalışıyorum. 10 senedir hayalini kurduğum, "bir kariyerim olsun, kendi paramı kazanayım!" derdindeyim ve artık bu yola girebilmiş hissettiğim de bir ekipte kararlı şekilde çalışmaya devam ediyorum.. Farmasi Altınbaşak Ekip Lideriyim... :) Diliyorum daha fazlası için de çabaladığım süreçte zamanla ilerleyebileceğim...


== Beni yanlış anlamayacağınızı umuyorum; benim gibi hevesi ve gücü olup, sosyal ortamda gerek sağlığı gerekse de pandemi ortamı sebebiyle iş bulamayan arkadaşlarım vardır illa ki. Ekibimizde işimizi öğreten eğitimler alıyoruz, birbirimizi motive edebildiğimiz gruplarımız var. Eksik hissettiğimiz noktada yardımcı olan aile gibi arkadaşlarım da var... Evde ya da nereye giderseniz orada çalışabileceğiniz bir işiniz olsun isterseniz, ekibime davet etmek istiyorum sizi... :)


Bu işe başladıktan sonra, "ben 10 sene bu ortamı aradım, hep bir işim olsun istedim" lafını çok söyledim. Birilerine ulaşmak ve benim gibi onların da hayallerini ertelemeyip gerçekleştirdiğini görerek, sadece maddi değil manevi anlamda da kazanabilmemizi istiyorum...


Ben Didem Köse, 25 yıldır bir engel durumuyla bu hayatı güzel yaşayabilmek için savaş veriyorum. Yazıyorum, okuyorum, örüyorum, paylaşıyorum. (Sosyal medya hesaplarıma, hayatımı yazdığım bloğumun adresine facebook hesabım üzerinden ulaşabilirsiniz...) Son 5 yıldır hayatımda en eksik gördüğüm şey "bir işim olması" idi.. Hayatı güzel yaşamanın mutlu eden bir meşguliyet ile de ilgili olduğunu biliyorum.


== Tüm bu yazdıklarımı, "kendimi gerçekleştirme anlamında benim gibi hayallerini hep ertelemek zorunda kalan birilerine el uzatmak ihtiyacıyla da yazıyorum yani; bana el uzatanları bulmam hiç de kolay olmadı çünkü!" Her anlamda destek olabileceğimiz, tercihen kadın lider adayları arıyorum (Ekibimizde daha çoğunlukla kadınlar var çünkü).


İşimiz katalog işi ama bu konuda ekip çok mühimmiş meğer; ben ekibim içerisinde öğrendim. Sizi ekibimizde görmeyi çok isterim, başarı listesinde adımızı görüp daha çok kişiye el uzatmak isterim. ÇÜNKÜ BU BENİM EN BÜYÜK HAYALLERİMDEN BİRİ... :) <3


Beni buraya kadar okuyan tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Sadece yazmak ve kendimi anlatmak bile bana çok iyi geliyor ama dilerim gerek yorumlarda, gerekse de mesaj kısmından konuşarak bu alanda bir şeyler yapmak isteyenlere de ulaşabilirim... Sevgilerimle... :) Didem Köse...

17 Mart 2021 Çarşamba

Neler Oluyor Bize? - Mart 2021 - #didemingozunden


Epeydir sitemkar halde gördüklerimi ve üzüldüklerimi yazamaz olmuştum de mi; sevdiğim olayları yazdığım kadar, bu bloğumda "Didem'in Gözünden" sitemkar olaylarımı yazıyordum ben. :) Bugün biraz uzun bir arada sonra, "Neler Oluyor Bize?" demek istiyorum. Çünkü sıklıkla bunu soruyorum ve her ne kadar çoğumuz bahsedeceğim durumları "teknolojiye ve her şeyi gereksiz kolaylaştırdığına" yoruyor bile olsa, aslında yine de suç bizde. Her şeye çok çabuk adapte olup, esas değerlerimizi ve manayı unutuyoruz. Buna çok çabuk alışıyoruz...


Çayınızı kahvenizi aldıysanız, söyleyeceğime öncelikle şu yandan kulak verin; hayatınızda insanları sadece kendi bakış açınızla yargılıyor musunuz? Yapıyorsanız eğer, yapmayın lütfen! Günümüz dünyasının en büyük yanılgılarından biri bu, herkesi eleştirmeye ve herkesi kötülemeye büyük hakkımız var; ortada bir durum yokken bile!

İnsanları zorlamak, insanların iradelerini ve sınırlarını görmezden gelmek günümüzde çok moda olan gelişmelerden olmuş... İstemiyor oluşunuz, kibarca reddediyor oluşunuz bir oluşumu veya bir devamlılığı katiyen kabalık olarak görülebiliyor. Oysa bu sizin kararınız, kendi bireysel mutluluğunuz için en gerekli tercihiniz belki de; ama görülmüyor. Düşünün bir, çevrenizde bunu size kaç kişi yapıyor? Eminim bir dünya örneğini bulabiliriz...

Günümüzde ilişkileri kendini en önemli gören kişinin üstünlüğüne göre yapmanızı isteyenler türedi. Siz kendiniz adına neyi reddetmiş, neyden vazgeçmiş olursanız olun; onun adına bu geniş zaman içerisinde kötü bir durum ise, asla kabul edilmiyor davranışınız. Siz ona zarar vermemişsiniz esasında, siz onun kötülüğüne hiçbir şey de yapmamışsınız! Sadece aranızdaki bağı koparmışsınız, enerjiniz tutmamış ve onunla devam etmek istememişsiniz. Ama dedim ya, geniş zamanda onun işine gelmeyecek bir durum. Ona göre ona bunu yapamazsınız...

Eskiden anlaşamadığınız veyahut görüşmek istemediğiniz kişilerle bağ koparmak daha kolaymış, "ver mektuplarını al mektuplarını"! Dışarıda görseniz, konuşmak istemediğiniz ve tartışmak istemediğiniz kişiyle aranıza sınır koymanız daha kolay; yolunuzu değiştirirsiniz, kapınızı kaparsınız ve o uzaklığı gören kişi durmak zorundadır. Bu durum teknolojide böyle değil...

Şimdilerde önce numarasını sonra sosyal medya hesaplarını siliyorsunuz ama bir türlü size bazı kişilerin ulaşmasını engelleyemiyorsunuz. Benim için benim kararımı ve irademi zorlayan kişilerle arama koymak istediğim sınırlar var, ama teknoloji ile olsun ama gerçek hayatta olsun! Teknoloji sağolsun bunun bir yöntemini bulup sınırları aşabiliyor isteyen kişi! Rica ediyorum bunu kişisel algılamayın ama biri size sınır koyduysa o sınırı aşıp, sonra da "neden sınırlama koydun bana?" diye sormayın. O sınırlama koyulmuş, o kişi karar vermiş ve telefonlarınıza çıkmıyor. İnsanlar size illa ki geri dönüş yapmak zorunda değil. Bunu gördüğünüz halde hala ulaşmaya çalışıyorsanız, aranızda bir bağ kalmadığı halde üstelik; sorunu lütfen kendinizde arayın. Bazı şeyler biter, bunu unutmayın! Her insan sizinle kavga etmez, her insan hayatını böyle idame ettirmez. Bazıları da susarak gider. Güzel yoldan bağları koparır ve böyle durumda kavga çıkartarak durumu zorlaştırmak sizin haddiniz de değildir!

Diyorum ya, "Neler Oluyor Bize?" diye; gerçekten neler oluyor bize, biz ne zaman bu kadar sınırlarımızı bilmez haddimizi aşar olduk?! Benimle görüşmeyen birine ben bir daha ulaşmak istemem ki, vardır bir bildiği derim; bu ısrar kıyamet çok zorlayıcı inanın ki! İnsanı hem kötü hem de asabi yapıyormuş bir de... Çok üzücü ki, teknoloji artık bazılarını önemli ve bazılarının da kendi hayatı adına verdiği kararları önemsiz sayılır kılabiliyor... Sessiz kalırsanız vay halinize, her bağı kavga gürültüyle bitirmezseniz hiç kimse sınırını haddini bilemez oldu; çok yazık!



Büyük ilkel benlik savaşları veriliyor yani günümüzde. İlkel benliği açalım biraz, ruhun en derin gerçekler dünyası ile değil bedenle haz ilkesine dayalı ilişkisi bulunan parçası (Tanım, Google'dan alıntıdır). İlkel benliğine esir olmuş kişiler, kendi çenesinden güçsüz kişileri buldukları zaman avucuna alıp kendisi gibi yapmak istiyorlar. Yani insanları kırar mıyım, ya bu durum bizi incitir mi düşünmeden "ilkel benlikleriyle hareket ediyorlar". Onlar piramitlerini büyütmeyi bir şekilde bu yönle de başarıyorlar, çünkü bu haz ilişkisine hayır diyebilecek olan gerçek manayı görebilen kişiler maalesef ki azınlıkta artık! 

Ben ve benim gibi bir kesim, hala insanları kırmamayı daha fazla umursuyoruz şükür ki. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum hala... Ahlak diye bir olgu var; o sadece tek bir olguda değil, hayatın her alanında lazım işte! Ben artık uzun zamandır, kimseyle kavga etmemeye çalışıyorum. Bu bana zarar veriyor çünkü, çok net biliyorum. Kimseyi eleştirmekle de kötülemekle de uğraşmıyorum, bu benim enerjimden ve zamanımdan çalıyor... Bazılarımız hala bunları yaparken, kendimiz adına yaşarken ve birilerini üzmemek adına susarken; sesini çıkarabilen, teknolojinin de verdiği güçle bunu yapabilmeyi kendine hak gören kişiler ne yazık ki yakıyor yıkıyor dağıtıyor... Onlara da sesleniyorum; vallahi bir deneyin, size sınır konduysa o sınırı geçmeye çalışmayın! Kendinize kötülük ediyorsunuz, farkında bile değilsiniz... 

İnternet bize yeni dünya düzeninde bir güç veriyor ya işte, gerçek hayatta bunu yapabilmek çok güç ama güya internet üzerinden yapabilmek kolay; Sizi rahatsız eden, sizi üzen ve sizi yıpratan tavırlarda bulunan kişileri engelleyebiliyorsunuz! Dediğim gibi, karşınızda engellemenize karşı duracak ve bu kararınızı hiçe sayacak biri yoksa çok güzel bir hak aslında... Kendisini eleştirenleri engelleyen büyük hesapları görüyorum İnstagram'da mesela; birkaç zaman sonra çok bariz olarak yeniden ulaşıyorlar, tehdit eden mi dersiniz hakaret eden mi! Engellenen kişilerin garip şekilde kabul göremediği halleri bırakma halleri de hiç görülmüyor neredeyse... Üzücü ama "Neler Oluyor Bize?" dediğim bu gibi konular o kadar acı ve inanılması güç bir durum işte...


Son olarak diyeceklerim şu ki; 

Yapmayın, insanları zorlamayın, kırmayın ve incitmeyin! Dünyayı başkalarının kararlarını ve fikirlerini değiştirmek üzere yaşamayın. Birilerini ezip büzüp incitip, ondan sonra da sen bana neden bunu yapıyorsun demeyin! Haddiniz, hududunuz ve bir sınırınız olsun... Çünkü bu sınırı koruyamazsanız sonrası kaos oluyor. Bu kaosu yaşamaktan sizler hoşlanabiliyor olabilirsiniz ama bunu sevmeyen ve kaldıramayanların hayatları yitip gidiyor o kaoslar adına, ama enerjisini çalarak bitiriyorsunuz ama sınırlarını yıkarak...

Umarım beni biraz olsun birileri anlamıştır... Umarım bir kişi bir kişiyi, diğeri diğerini örgütleyerek bu gibi davranışlardan uzak durur birçoğu...

"Neler Oluyor Bize?" demeye devam edeceğim inşallah ben yine. Bu yazımda bu konu ağırlık bastı, çünkü içim bu konuyla ilgili dolup taştı son zamanlarda. Ben bu zehri ve sitemi akıtmalıydım iyice. Bu yazım da buna destek oldu çok şükür işte... 

Siz de yorumlarda bana "Neler Oluyor Bize?" dediğiniz günümüz garipliklerini yazın olur mu? Yorumlaşalım ve dertleşelim biraz... (: 

Sevgilerimle ve okuduğunuz için teşekkürlerimle... 

20 Şubat 2021 Cumartesi

The King: Eternal Monarch - İzledim - #didemingozunden

 

Bir dizi izledim, adı The King: Eternal Monarch; artık en sevdiğim kore yapımı dizidir kendisi... <3 =)

(Bu yazımdaki tüm görseller, Google Görsellerden Alıntıdır.)


"-- Sallanıyorsan sallanmaya devam et. Dengeni sağlamak için bir çatlak aç."
(1. Sezon 9 Bölüm)



İki hafta önce başladım, bu diziye ve bu hafta depara kalkıp 3-4 günde tüm diziyi izledim bitirdim. Ama bitirmişken söylüyorum ki, açıp açıp bölümlerini izlemek istediğim; başucu dizilerimiz dediğimiz dizilerden biri olacak artık bu dizi de benim için. Yıllardır, Friends ve One Tree Hill adlı dizilerimin yanına böyle sevebildiğim dizi ekleyememiştim; bundan sonra en sevdiğim üç dizim var benim! =)

Bu zamana kadar izlediğim üçüncü kore yapımı dizi "The King: Eternal Monarch" ve izlediğim en iyisi... Bunu hem oyuncularının seçimi hem de mekanlarının ve kıyafetlerinin seçimi sebebiyle söylüyorum. :) Fantastik bir dizi ararken, tam da böyle bir paralel evrenler hikayesi arıyordum aslında. Bir yanda Kora Krallığı, bir diğer yanda Kore Cumhuriyeti... Bir yanda Kral Lee Gon (Lee Min-ho), bir diğer yanda Teğmen Jung Tae-eul (Kim Go-eun)... :)  

Baş karakterlerimiz Jung Tae-eul ve Lee Gon, Kore Cumhuriyetinde karşılaştıklarında Kralımız Lee Gon, hiçbir kaydı olmadığı Teğmen kızımızın dünyasında yalancı konumuna düşmüştür... Kral olduğunu söyleyen Lee Gon'un emniyet sorgusundan sonra, ne bir parmak izi, ne de kimlik kaydı bulunur. Bir türlü inanmasa da, bir süre Teğmen'in dünyasında kalan Kralımız, Teğmene varlığına alıştırır... =)


"-- Tesadüf gibi görünen çoğu şeyin aslında olacağı vardır ve olacağı olan her şeye kader denir."
(1. Sezon 10. Bölüm)


İki başrol karakterimiz, kaderlerinin izniyle öncelikle Kore Cumhuriyeti'nde karşılaşsalar da daha sonrasında Kora Krallığı'na da götürüyor teğmenimizi; Kralımız Lee Gon... :) Hikayenin alt metnine gelirsek eğer; 8 yaşında amcasının babasına ihaneti ile kaderi değişmiştir kralımızın. Yeğenini öldürmeye çalışırken de, bir kurtarıcı gelir ve hain prens Lee Glum (Yani amcamız); dostluk simgesi olarak kralın arkadaşının hediye ettiği bambu flütü çalmak için uğraşıyordur, amaç tüm gücün ve evrenler arası geçişin kendinde olmasını sağlayan flüte sahip olmak... Yani kavga, yine en büyük güç olmak üzere kötülerden sebep çıkmış bulunuyor! :/ 

Can alıcı sahneler sadece paralel evrenler içerisinde gezinmekle alakalı da değil yani. O kaderin öyle işlemesinde sebepler çok, oradan kaçan ve kaçmasına yardım eden tüm kişilerin arkasında da hain Lee Glum varmış üstelik... :)

Toparlayayım konuyu; öncelikle neden yarım flütle paralel evrenler arasına geçebildiğini düşünen bir kralımız varken, öldü sanılan hain prensin yaşadığını çözer gide gele Kralımız... Kora Krallığında kraliyetin içerisinde hainler çıkıyor, paralel evrendeki Kore Cumhuriyeti karışıyor. Derken zamanla cinayetlerle, anlam verilemeyen ölümler ve paralel evrene geçişler esnasında Kralın haricinde herkes için sürekli duran zamanın asal sayıların katları kadar artması durumu; olaylar büyüyor ve karmaşıyor böylece... (:


Bu takip edilmesi heyecanlı ve bir o kadar da hayal gücünüzü anlamaya çalışırken çalıştıran olay örgüsü içerisinde, Teğmenimiz ve Kralımızın aşkı büyüyor duruyor... :) Öncelikle kralımızın o hainliğin yapıldığı gece kendisini kurtaran kişinin cebinden düşerken aldığı Teğmen Jung Tae-eul'un kimlik kartıyla yıllar boyu onu aramış olduğu gerçeğinin sırrı var; "nasıl olur da daha onlar küçücükken eline bir kimlik kartıyla ömür boyu aradığı kadının kartı geçebiliri" düşünüyoruz, ama ancak izlerken tüm olaylarla beraber o dünyayı çözümleyebiliyoruz... :))



İşte bu değişen olaylar içerisinde, gidip gelinen paralel dünyalarda yaşayan kopya hayatlar var... Prens Lee Glum'un safına geçenler, meğer kopyalarının hayatını çalıyormuş en başından beri... İşlenen cinayetlerin acımasızlığının ve garipliğinin büyük sırrını çözmesi pek zorlu oluyor, çünkü boşta kalan delil yetersizliği mevcut. Bunu görebilense sadece büyük düşünebilen Teğmenimiz maalesef... (:

En sevdiğim karakterlerimiz başrollerimiz iken; zamanla bu sevdiğim karakterlere biri daha eklendi, kralın küçüklükten beri hem iyi arkadaşı hem de en güvendiği sağ kolu Jo Eun-seob (Woo Do-whan)... Sert mizacıyla, olduğunca ciddiyeti ve kralı korumak için her an hazır iş ahlakı ve sevgisi ile; Kora krallığında Jo Eun-seob iken, öte dünyadaki kopyası Eun Sup da Teğmenimizin çalıştığı Şiddet suçları üçüncü birimde askerliğini yapan yumuşak ve dışa dönük neşeli bir tip! :) Üstte gördüğünüz kolajda da, Woo Do-whan adlı oyuncunun oynadığı bu iki karakter var işte... :)


Çok güldüğüm komedisi de oldu, gözlerimi dolduran draması da... Bana hissettirmesi gereken her duyguyu hissettirdi. Çok kızdığım tek karakter vardı, Kora Krallığının Başbakanı Koo. Bir kadın başbakanı takdir etmemiz lazım ama büyük hırsından ötürü, insanın sinirlerini bozan bir mizacı vardı kadının! Bölümler geçtikçe hırsından ötür kadını benim çekip vurasım geldi, ki bu da bir oyuncunun ne kadar iyi oynadığını gösterir elbette! (=


- Aynı dünyada olup daha uzak olan insanlar var. 1x13



Ayrı dünyalarda yaşayıp, aynı dünyalarda iken yaşadıkları aşk; dizi tarihinin en güzel aşklarından biriydi...
Hikayeyi tam olarak anlatamıyorum ama paralel dünyalar arasından geçişlerinden tutun, ona sizi inandırışları ve hiç havada kalmayan hikayelendirmesi; beni gerçekten benden aldı... :)


En sevdiğim sahnesi neydi diye düşünüp duruyorum da, sanırım hem kavuşma sahneleri idi hem de ayrılma sahneleri! Bir sonraki buluşmalarına kadar hasret çekerken karakterler, ilk defa bu kadar derin hissettiğim o duyguyu çok iyi . Bir paralel dünya olsa, sebeplerinden tutun sonuçlarına kadar böyle bir gidişatla hem yerle bir olsa, hem de bir araya gelebilse... Hani derler ya, girişi kadar karışması; sonrasında da sonuçlanması o kadar güzeldi! Vallahi öyleydi... :) Puanım 10 üzerinden 10 bu diziye. İzlediyseniz veya benden sonra izlerseniz, gelin beraber yorumlaşalım bu yazımın altında derim... (:


2020 Netflix yapımı bu Kore dizisiyle ilgili, ne söylesem de başka türlü spoiler vermesem diye çok uğraştım ve bence başardım da! :) Diyeceklerim bu kadar şimdilik ama bölümleri yeniden izledikçe, buraya eklemeler yapabileceğime de inanıyorum... Korece isimler gereği bazı garip karışmalar yaşamış ve birkaç noktayı anlamamış olduğuma bile eminim. The King: Eternal Monarch adlı bu dizime (artık benim dizim!); puanım 10 üzerinden 10 işte, tüm bu anlattıklarımdan sebep... İzlediyseniz veya benden sonra izlerseniz, gelin beraber yorumlaşalım bu yazımın altında derim... (: 


Dizinin müzik seçimleri de çok iyiydi bu arada  ama daima çalınan bir şarkı vardı, o şarkının orkestra versiyonunu buldum Youtube'da; sürekli dinleyip, uyurken ve bazı zaman çalışırken de dinleyebileceğimi düşündüğüm bu versiyonu sizinle de paylaşmak istiyorum. Burada bulabilirsiniz, benim için de dursun; unutursam teesüf ederim kendime ama olur da unutursam dönüp bulabilmem adına... :))


Okuduğunuz için teşekkürlerimle ve sevgilerimle, diziden en beğendiğim alıntıyla son vermek istiyorum bu yazıma;

-- "Kaderin tesadüfü olmaz. Doğası gereği kaçınılmazdır ama anlamını farkettiğinde her şey için çok geçtir."

...The King: Eternal Monarch - 1. Sezon x 14. Bölüm...

13 Şubat 2021 Cumartesi

2021'den Sesleniyorum - Didem'in Gözünden

 

2020 yılında sadece 14 yazı yazabildiğim bu bloğuma, 2021 yılının ilk yazısını yazıyorum bugün; nihayet! :) İki ayın ardından, yeniden merhaba... =)

2021'den sesleniyorum; çok yazılar yazma hayaliyle çok tutuşup, çok istekli olup bir o kadar da kendi içime döndüğüm ve durgunluğuma odaklandığım günler yaşıyorum. Düşünüyorum, düşlemekten çekinmiyorum ve bol bol izliyorum... :)


Öncelikle çevremi izlemeye çalışıyorum artık; telefon ve bilgisayarlar hayatımızda daha fazla yer aldığından beri, ekranlardan fazlasını göremez olduk ve şu pandemi döneminde daha çok tutulduk bu ekranlar üzerindeki her şeye. Ama geçen gün şu denize bakıp da içimi ferahlatabildiğime şükrettim yeniden. Sıkıntımın sebebi bir şeyleri çok fazla takip edip, doğayı gözlemleyememek artık... Kış geldi ve evlere tıkıldık, bir evin içinde eşyalara dahi bakamayıp daha çok ekranlara bakıyoruz. Ben son zamanlarda buna çok bozuluyormuşum meğer... 

Denize, doğaya hasret bir yıl daha başladı; umarım bu hasret artık en kısa zamanda biter gider... 

Yazmaya kendimi adamak için içimce büyük bir heves var yine bu sıra, ama bir o kadar da dargın ve kırgınım sanki her yanımla... Odaklandığım en iyi şey "Youtube videoları" ve ip sarıp örgü örmek. Resmen elimden çekirdek çitliyormuşum gibi bırakamıyorum! =) Ama biliyorum, bazen neye tutulursan o geçene kadar ona yoğunlaşmakta da fayda var. Bedenin veya kalbin, bir şeye doyamıyor veya o şeyi yaparken ferahlayıp başka yöne dalmak istiyorsa, ona izin vermek gerekiyormuş... Sonradan bunu da deneyimleyip öğrendim. :)


İp sararken, örgü örerken videolar izlemeyi ve izleyeceğim dediğim dizi ve filmlerime bakmayı çok seviyorum... Bu sıra buna kendimi kaptırdım gidiyorum ama sonucunda yazmaya döneceğim, bunu da derinden hissediyorum. Çünkü içimde bir yerde, yazıp içimi dökmelerim ve aklımdaki hikayelerim projelerim akıp duruyor. İçimle konuşuyorum ama kalemi almak ürkütüyor değil, sadece uzaklaşmamın yan etkisi gibi bu! Kalemimi elime alsam büyüsü kaybolacak veya istediğim gibi olmayacak hissi de benimle beraber bu sıra; ürkütücü ama gerçek... (:

Velhasıl; 2021 çok şükür fena başlamadı, sağlığımız da neşemiz de yerinde ailecek ama biraz kendi iç dünyamla ufak bir derdim var gibi... Duraklamak istiyor, değişiklikler istiyor; belki de düzensizliğime veya düzenime bir başkaldırı hazırlığında şimdilerde. Zamanla yazıya döneceğimin inancıyla doluyum yine de... =) 

Hem bunlardan bahsetmek, hem de sizlere bu sıra izlediğim dizilerden ve beğendiğim youtube videolarından bahsetmek için 2021 girişi olarak yazmak istedim bu yazımı... Kendi gözümden bir "ne izliyorum" içeriğim de bulunsun yeniden, epeydir bu tarz içerikli bir yazı yazmamak da eksiklik hayatımda şu sıra...




- 2021'in ilk ayında izleyip bitirdiğim ilk dizi "The Queen's Gambit" adlı dizi idi. 1 sezonluk 2020 yapımı Netflix dizisi idi. 2020 yılında, satranç içerikli konusu nedeniyle izleyip zevk alamayacağımı düşündüğüm bir yapım idi. Ama 2020 başında ani bir kararla izlemeye başladım, 4 günde de bitirdim bile 8 bölümü... 

Dizi tam benlik değil derken, hızlı akması sebebiyle içeriğindeki eksik bulduğum noktalarına rağmen severek izledim. Heyecanlı bir konusu vardı ama eksik çok fazla noktası da vardı benim için aslında... Yani, karakterin sıkıntılarına değinmiş de bir sezona sığdırdığı için tüm hikayeyi, satrancın ötesinde çok da işlenememiş bence. Üstün körü bir anlatım söz konusu idi bazı noktalarda. Böyle bir dizide baş karakterimizin duygularının daha derin işlenmesini isterdim açıkçası. O yüzden The Queen's Gambit adlı bu diziye puanım, 10 üzerinden 8... :)


- Bu ayın başında izleyip bitirdiğim ikinci mini dizim yine bir Netflix dizisi ama bu sefer 2021'in ilk Türk yapımı Netflix dizisi "50 Metrekare" idi... Engin Öztürk ve Aybüke Pusat'ın başrollerinde oynadığı klasik Türk dizileri konularından bir mafya adamlığından mahalle abiliğine terfi eden Gölge isimli kahramanımız var... Tamam, yorumlayan herkes gibi ben de gördüm; fazlasıyla gördüğümüz konular ve "vaov" dedirtmeyen bir gidişata sahipti. Ama ben dizinin işlenişi ve oyuncu seçimleriyle başarılı olduğunu düşünüyorum...

İzlediğimiz herhangi bir Türk mafyası içeriğinden başka bir şey değildi. Ama oyuncu seçimleri ve konu bütünlüğü konusunda iyiydi diyorum. Abartısı ve gereksiz "kahramanlara asla bir şey olmaz!" içerikleri de yoktu üstelik! İkinci sezonu gelecek gibi görünen dizinin, ilk sezonun sonuna doğru ters köşe yapamayıp beklenenleri gerçekleştirmesi üzücü idi. Ama Engin Öztürk'ün oyunculuğunu izlemeyi çok sevdiğim için, ikinci sezonu da çıktığında izlemeye çalışacağımı düşünüyorum şahsen... :) 

Bu dizinin ilk sezonuna puanım da, 10 üzerinden 8. Ama ikinci sezon bence 10 üzerinden 10 olabilir. Çünkü hem kadro hem de konunun başka şekillerde işlenebileceğine dair inancım da oluştu ilk sezondaki bu başarılı işleyiş açısından. (Bakın bu neden biliyor musunuz; işleyişi de oyunculukları da durgun olan birkaç yerli dizimiz var ve yersiz abartılabiliyor, ama gerçekten kişilerin zevkine göre değişen oyunculuklardan ya da işleyişten bahsetmiyorum, hayatın içinden denilip durgun bir işleniş sergilenen birçok diziden bahsediyorum. Onlar en iyisi oluyor da, bu tarz eğlendirebilen dizilere gelince de, yersiz yok sayılıyor. Klişelerle dolu bir konusu olmasına rağmen, izlerken kendini unutturup eğlendiren bir yapımdı da benim için. Cengiz Bozkurt ve Tuncay Bayazıt'ın güldürebildikleri sahneler için, puanım 9 bile olsa hakeder yani! Emeklerine sağlık diyorum. :)


- Ve şu bir haftadır izliyor olduğum dizi de, bir iki haftaya bitirebileceğimi düşündüğüm The King: Eternal Monarch dizisi... Paralel Evren konusunu işleyen, Fantastik bir kore yapımı dizi. Hem bir kraliyet hikayesi hem de içeriğinde gerçek hayatın bulunduğu bir dizi. Çünkü kralımız Lee Gon, küçüklüğünde kendisini kurtaran Teğmen'i arıyor ve paralel evrene geçip de onu bulduğunda kendi bakış açıları dahil birçok şey yavaş yavaş değişiyor. Kralımız, çok başarılı ve karakter sahibi biri; Polis teymeni kızımız Jung Tae-eul tam ona yakışır derecede, işine düşkün ve karakterinden asla ödün vermeyen biri... Paralel evrenler arasında yolculuk 6. ve 7. bölümlerde canlandı, birçok konu da açığa çıktı ama çözümlenmesine geçilemedi daha. Yani ben bir izleyici olarak çözdüm de, oyuncular çözemedi. :) 

Velhasıl, şu sıra bu diziyi izlemekten ötürü mutluyum. Puanım şimdiden 10 üzerinden 9 ve dizinin sonunda 10 bile olabileceğini hissediyorum. İzleyip göreceğiz diyelim. :) Kralımızı ve onun gönlünü kaptırdığı teymenimizi çok yakıştırıyorum. Bir de beni çok güldüren kralın baş muhafızının son bölümlerdeki halleri var... Teymenin küçükken kurtardığı kral nasıl oluyor derseniz, orasını henüz ben de çözemedim. Zamanlar arasında farkettirmeden geçen biri mi kurtardı, nasıl oldu? Onu da ilerleyen bölümlerde göreceğiz! =)


Didemin Gözünden haberlerde bu yazılık bu kadar. Bir dahaki yazımda görüşene dek, kendinize çoook iyi bakın. Okuduğunuz için ve beni umarım unutmadığınız için teşekkür ederim... (=
Sevgilerimle...

6 Aralık 2020 Pazar

Engelli Emojisi Ve Sosyal Medya Kullanımı - Didem'in Gözünden


Bilindiği üzere, bitmek üzere olan bu hafta 3 Aralık Dünya Engellliler Günü gerekçesi ile Engelliler Haftası idi. Ama neticede yine o gün geçtikten sonra minimum düzeyde hatırlanmaya devam edecek bir durum olmaya başladı çoğunluk tarafından, ta ki bir dahaki benzer günlere kadar...

Ben bilhassa o gün yazmadım-yazamadım... Pandemi dolayısıyla hastanelerde ve hayatın içinde yine yerimiz çok geri planda kaldı, ne diyebilirim ki (?) dedim kendi kendime..


Ama resimlerde gördüğünüz emoji var ya, bu sene içinde çok takıldığım bir mevzu idi ve birkaç ay önce de bir paylaşım altında yine susamadığımı ve bunu sizlerin de görmesini istediğimi belirtmiştim hikâyelerimde. (Onları da instagram hesabımın "Didolatte_" gönderilerinde bulabilirsiniz..)

İnstagram birçok açıdan haddini aşmaya devam etti de, bu kadarı da fazla değil mi sizce de?? 

Olay şu; beğenmediğin bir durum bir olay mı söz konusu, bas "engelli" ibaresini! "Argo tüm ifadelere, engelli ibaresine sığdır gitsin!" Engelli kim ki, burada da engel koy önüne gitsin...

Yapana göre çok basit ama benim gibiler için çok derin bir mevzu. Ben yıllar boyu birileri bana "özürlü" demesin diye savaş verdim nicesiyle. "Özür bir kusur anlamı içerir, yanlış bu ifade" dedik nicesiyle. Sonra bize "engelli" denilmesine karar verildi, kanun bile çıkartıldı bunun için zamanında... 

Ama şimdi birileri benim "engelli" denmesi için uğraştığım kalıba, kötü tüm ifadeleri sığdırmaya çalışıyor ve bir tek itiraza bile "aşırı duyar gösteriyorsunuz" diyorlar. Peki soruyorum ve anlatıyorum;

Siz içini doldurmak için uğraştığınız bir kavramla hayatı yaşıyorken, anlamsızlaştırılmak ister miydiniz? Kabul görmediğiniz, engellendiğiniz ve çoğunlukla toplumdan kısıtlı yaşadığınızı düşünün. Senede birkaç gün tüm ülkece sesiniz duyulabilir ve o zaman sorunlar biraz olsun anlaşılabilir olurken, seni gösteren sembolün anlamının 5 gönderiden 4ünün altındaki yorumlarda "kötü her noktaya damga şeklinde vurulmasına" üzülmez miydiniz? 

Akılsız, salak, gerizekalı, faydasız dediğiniz her gönderinin altına koyduğunuz o "engelli emojisi" beni ifade ediyor. "Engelli geldi yolu aç düt düt" yorumları yapanları gördü bu gözler!!! Bu "gereksiz duyar değil". Gereksiz duyar, gerçekten gülünç bir şeyi ciddiye almaktır. Fakat sizin umursamadan koyduğunuz emoji 3,5 milyon engellinin hayatının ta kendisi... 

Ben size kendimi, bizleri anlatmak istedim. Dilerim anlaşılır, görülür, duyulur ve "duyar gösterdiğinize" şahit oluruz...

Amacım bir ben veya bana yaşıt kişiler değil aslında. Bu yola yeni adım atan küçük büyük nice insanımız da olabilir. Onların cesareti de kırılmasın, sesleri kesilmesin ve "ben anlaşılamıyorum, tanınmıyorum!" demesin...

En son ihtiyacımız olan şey; toplumun bireyleri tarafından yaralanmış ve kendini toplumdan uzaklaştıran bireyler. Bir tek kişi bile bilgilense ve bu yanlıştan dönse-döndürse, işte esas farkındalık başlar; hem de sözlerde değil, kalplerde!!! :)

#Engelleme #Engelliİfadesi #ŞakaDeğil #ArgoDeğil #Gerçek #Farkındalık #HayatınTaKendisi