bir kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Masallardan Geriye Kalan, Chesapeake Shores, Dil Tengi - #didemingozunden


Bir Film (bayramın ilk günü izlemiştim), Bir Dizi (Bayramdan sonra başladım) ve Bir Müzik grubu (bayramdan önce keşfettim ve bırakamıyorum) ile karşınızdayım bugün. :))

3 hafta sonra yeniden merhaba ve iyi okumalar diliyorum sizlere... Daha önceki bu tarz yazılarımı da burada bulabilirsiniz...


Bir Film - Masallardan Geriye Kalan...


Bayramın ilk günü, tek bir kez yakın akrabalarla bir arada olmak için toplanıp eve döndükten sonra oturup izledim bu filmi. Netflix'i açtığım gibi karşıma çıktı ve Özgür Çevik'i kadronun başında görmem yetti de arttı... :) 

Özgür Çevik'i Yabancı Damat adlı diziden beri çok sever ve hala aralıklarla da o dizisini izlerim. Özgür Çevik ile Nehir Erdoğan, yıllardan beri en sevdiğim dizi çiftlerinin de arasındadır hala... Bu yazı bitsin de, kaldığım yerden bir bölüm daha "Yabancı Damat" izleyeyim ben en iyisi. Sanıyorum en son dizinin 18. bölümünde kalmıştım... =)

Gelelim filme; "Masallardan Geriye Kalan", oyuncular ve oyunculukları çok iyi bir filmdi bence. İzlemeye başladığımda, o klasik senaryoları olan aşk filmlerinden birini izleyeceğimi düşünmüştüm; aşkı yücelten, çok fazla kalıba sığdıran ama buna rağmen hep bir tarafın saçma şekilde bırakıp gitmesiyle sonu hep mutsuz biten. Oysa klasikten öte elimizde bir durum hikayesi vardı. Bunu gidişatta anlamadık elbet ama son 45 dakikada farkettiğimiz üzere, hikaye çok değişikti. Klişe senaryolardan öteye, hikayesini çok sevdiğim bir film olarak not ettim bir kez daha izlemek için kendime... (:

Hikayemiz Eskişehir Anadolu Üniversitesinde Sosyoloji öğretmeni olan "Evren (Özgür Çevik)" ile aynı üniversiteye yüksek lisans yapmaya gelmiş bir öğrenci olan "Hece (İlayda Akdoğan)"nin tanışmasıyla başlıyor. Okulda değil okul dışında taşıyorlar ve okul içerisinde geçen bir aşk değil onlarınki, garip bir arkadaşlıkla başlayan aşk ilişkisi. Herkesten farklı olmak ve de birbirleriyle konuşmayı, birbirlerine dünyanın ilişkiler konusundaki basit kuralların ötesinde sahip çıkmayı başarabilmiş bir aşk... 

Çok bir şey söylemeyeceğim yine, güzel bir devamlılık söz konusu idi filmde bence. Bizde de yapılabiliyor demek ki, dedirtti; klişeleşmiş basit kavgalar sebepli ayrılmalardan uzak yeni bakış açışları sunulan ve ona göre eğlenceli yanları olan filmler...


Filmden iki alıntı yapacağım; 

Hece ilişkilerinden bir ara uzaklaşıp geri döndüğü sırada sarılıp Evren'e "Sensiz ne yapıldığını unutmuşum." diyor, Evren de ona sarılıp "İyi yapmışsın." diyor. Filmin burasında benim içim ısındı ve şunları düşündüm;

Gerçek hayatta her türlü ilişkide bu basit güzel cümlelerin ve sevdiğini affetmenin, değerini unutuyoruz. Elbette her seferinde aynı hatalar yapmak konusunda değil dediğim. Veya büyük yaralayıcı hatalar, "özrün" bile kar edemeyeceği kırgınlıklardan bahsetmiyorum da. Sanki güzel naif olan "değerli sözleri kullanmayı" unutmuşuz. Her birimizde en ufak sözlü dalaşmaları affedememek ama can yakıcı büyük şeyleri affedebilmek gibi moda oldu. Gördüğüm tartışma, konuşma veya sorgulama içerikli paylaşımlarda; basit şeyleri affedemeyen ama büyük aldatmalar veya yaralamaları "herkes ikinci şansı hakeder" diyerek affedenleri gördüğümden söylüyorum bunu. Filmin orasındaki cümleler bana, fazlasıyla acımasız olduğumuzu gösterdi zamanla. Basit şeyler, herkesin yapabileceği şeyler, zamanla affedilemez hale nasıl getiriyoruz; kimbilir...

Bir de alıntıladığım şu sözler vardı; "Aslında gittiğinde bir rahatlık oldu, davlumbaz kapanmış gibi bir sessizlik. Meğer evde yemek pişmiyormuş." Nasıl büyük bir farkındalık aslında bu... Kıymetini asla kaybetmeden bilemediğimiz şeylere nasıl hoyrat davrandığımızı anlatan müthiş bir alıntı benim için... :) 

Bir şans vermenizi dilerim bu filme. Özgür Çevik'i çok sevdiğimden mi, yoksa o haftalarda ihtiyaç duyduğum bir içerik olduğundan mıdır bilemem; ben filmi beğendim. Oyuncuların ve diğer teknik ekibin emeklerine sağlık diyorum... (:


Bir Dizi - Chesapeake Shores...


Bayramdan sonraki hafta başladım bu diziye, My First First Love adlı kore yapımı 2 sezonluk diziyi bitirdikten hemen sonra... =) Filmin adı Chesapeake Shores ve bu dizi ismini 5 kardeşin büyüdüğü bir kasabanın isminden alıyor esasında. Film bir kitaptan uyarlama imiş ve 3 serilik bir kitapmış. Diziyi izlesem de kitabını okumak istediğim güzel bir hikayeye sahip bence... Önce geçmişten küçük bir kesitle başlıyor dizimiz, sonra da gelecekte 5 kardeşten 4'ünün de kasabaya çeşitli sebeplerle kısa süreli dönüşleriyle devam ediyor. Başrollerimizden kadın oyuncumuzla, eski sevgilisinin yeniden yüzleşmeleri "naif ama yapıcı geri dönüşler içeriyor. Derken çok sevdiğim bu düşünceler içinde işte... :)

5 kardeşli O'Brien ailesinin, küçük yaşta evi terk edip giden annelerinin ardından hayatlarındaki o önemli travmayla babaanneleriyle büyüdüklerini öğreniyoruz önce. Aslında anneleri çekip gitmiş, ama babalarıyla bir türlü anlaşamadıkları ve kavgalara dayanamadığı gerekçesiyle. Evet, günümüz ve de aile geleneklerimiz açısından bu çok yanlış. Ne demek evlatlarını bırakıp gitmek? 1 sene sonra alacağım sizi de yanıma demiş aslında anne karakterimiz, ama çocuklar bunu istememiş... 

Babaanne bakarken babamız da çok fazla iş odaklı hayatına devam edince, geçmişinde anne baba yarası ve eksikliği bulunan 5 hayatı izliyoruz işte. Babayla da anneyle de bağı koparmayan çocuklar, babalarının yanına bir şekilde dönüyorlar işte şimdi. Babalarının yanına dönen kızlarımızın ardından, oğlanları ile annelerini getiriyor baba. Sorunlar var ama gerçek aileler hep bir yerden toparlanır, bunu hissettiren bir film; tüm garip durumlarına rağmen... 

Basit şekilde anlatmak istedim hikayeyi bu sefer, bana da hem çok basit hem de çok içten geldi çünkü bu dizi. İki kız çocuğuna sahip ve eşinden boşanmış Abbie O'brien'ın geçmişinde yaşadıklarının kendince haklı sebeplerini, sevgilisini bırakıp gitmesini ve kendince yaşadıklarındaki davranışlarının yanlışlarını farketmesini de izleyeceğiz zamanla... (: 

3 sezonluk diziyi sonuna dek izleyebileceğimi tahmin ediyorum, şu an için 1.sezon 5. bölümdeyim. Abbie ve Tracey'nin yeniden sevgili olmalarını da, 5 kardeşin anne babalarıyla ve geçmişlerindeki yaşadıkları travmaların yüzleşmelerini de izleyebileceğimi umuyorum. Günlük dizi tadında, en kıymetli içeriklerden birine sahip benim için şu tar diziler; entrikalar ve bizim klişelerle dolu günlük Türk dizilerimizden uzak, samimi, öğretici zira... Tavsiye ediyorum. ;)


Bir Müzik Grubu - Dil Tengi...


Bayramdan önce ders çalışırken "youtube algoritması" sayesinde tanıdığım bir grup "Dil Tengi". İyi ki tanımışım, her dinlediğimde daha fazla huzur buluyorum sadece... :)

O hafta tüm sıkıntılarımdan kurtaran ve bir terapi niteliğinde beni kendime getiren şarkı, grubun üstte paylaştığım "Bir Ağaç Olsam" adlı şarkısı idi. Devamında "Nokta İdim", "Geçti Bahar Gülizarda" ve "Nasıl Anlarsın Bilmem" adlı şarkılarını sırasıyla dinledim ve çok sevdim... Bir rahatlama yöntemi olarak, sıklıkla beni rahatlatan müzikleri dinlemeyi çok seviyorum. Bu sıra "Dil Tengi" grubu benim sakinleşme konusunda yardımcım resmen, hem kendimi hem de çevremi daha çok dinleyebiliyor ve anlayabiliyorum esasında... 

Bir küçük itiraf; öyle sevdim ki bu grubu esasında, hemen paylaşmak istemedim burada. Öyle ki hani büyüsü bozulmasın, bir o kadar size özel kalsın isterseniz; öyle bir histi. Ama sonra aklıma paylaştıkça çoğalabileceği, bana yettiği kadar size de iyi gelebilmesini istediğim aklıma geldi. Umarım sizlere de iyi gelir. Bana yıllar yılı çok çok iyi gelen ve hala dinlediğimde kendimi tam da kendim hissetmeye geri dönebildiğim grup kadar iyi geldi "Dil Tengi"nin müziği. Size de şifa olsun, benimle beraber huzur bulun dilerim. =)


Sevgilerimle, bu seferki "Bir Film, Bir Dizi ve Bir Müzik Grubu" içerikli yazımızın da sonuna geldik. 

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, kendinize iyi bakın ve sağlıcakla kendinizde kalın... (:


26 Haziran 2020 Cuma

Uğultulu Tepeler, Leydi Di, Rearview - Didem'in Gözünden


"Bir Kitap, Bir Belgesel, Bir Şarkı" ile geldim yine bir "Didem'in Gözünden" yazısıyla daha... :)

Bugün konularım; Uğultulu Tepeler, The Story Of Diana ve Rearview şarkısı... İyi okumalar Dilerim... =)


Uğultulu Tepeler - Emily Jane Bronte


19 gündür okuyor haldeymişim, dün nihayet kendi okuduğum "Dünya Klasikleri" arasına birini daha okunmuş halde ekleyebildim... :) 

Bilir misiniz, ben Dünya Klasiklerine oldukça önyargılı durumdayım; tecrübeyle sabitlendi diyelim, okuyup da çoğundan haz alamadığımdan olsa gerek... O eski dönemlerin gerek konu anlatımları günümüze bence iyi yansıtılamıyor veya yansımıyor, gerekse de hikayeler şimdi yaşadıklarımızla bir tutulmuyor. Niye bir tutuyorsun ki demeyin, olmuyor işte. Klasikler bana günümüz kitaplarını okuduğum kadar zevk vermiyor... Birçoğu için "ya bu klasikleri kim klasik yapıyor?" diye sorguluyorum kendimce, sonra da "Çok biliyordun madem, eleştirmen olsaydın ya kızım!" diyorum ve sonra kendime daha çok sinir oluyorum. (Bana kızım kelimesinin kullanılmasını hiç sevmem de, sinir olmam da o yüzden!) =)


Neyse, Uğultulu Tepeler kitabına yorumuma
 bu girizgahtan sonra geçecek olursak;

Hikayesi oldukça sürükleyici bir klasikti... Daha öncesinde Emily Jane Bronte'yi ve bu tek kitabını elbette ben de duymuştum ama Sevgili Dostum Meryem okuyup bana önerene kadar, okumaya elim hiç uzanmamıştı! :) (Üstteki sebeplerim dolayısıyla tabii ki de)

Hikaye oldukça sürükleyici, okurken "ama şimdi ne olacak ki?" diyorsunuz. Yarısına dek okuyup alışana kadar da, karakterlerin daha fazla ne kadar karamsar olabileceklerini hiç tahmin edemiyorsunuz. En azından benim için öyleydi... 

Uğultulu Tepeler adlı bir yerde yaşayan ailenin babası, uzak bir şehre gittiğinde dönerken çocuklarına ne istediklerini sormuş zamanında ve elinde bir çocukla dönmüş; Uğultulu Tepeler'in hikayesi böyle başlıyor ama kitabın başında da oraya giden bir kiracının ev sahiplerinin hikayesini merak etmesiyle okumaya başlıyoruz bu hikayeyi biz... İnsanı merak ettirdiği kadar da, böyle bir yerde yaşasam "hayattan soğurdum" izlenimi bırakıyor. Diyebilirim ki, yazar çok başarılıymış bu konuda; o kadar ki, okurken kişilerin gerçekten yaşadığına iknayım dünden beri ben... 


Hikayeyi anlatmak gibi bir düşüncem yok, ben bana bu kitabın hissettirdiklerini anlatmak istiyorum. 

Hani bu yazımdan önce yazmıştım, "Hayatı Bizler Mi Zorlaştırıyoruz?" diye; bu kitap ona tamamıyla örnek bir hikaye içeriyor... Birbirini sevdiğine emin olduğunuz ama asla bunu dile getirmeyen iki karakterimiz var kitapta, biri söylese diğeri çözülecek; tüm işaretler var. Ama ikisi de susuyor, birbirini tersliyor. Dostumla konuşurken, "aşklar eskiden daha zormuş demek" diye yorum yapıyoruz ama "her dönemde hayatı bu açıdan da zorlaştıran yine bizleriz." yorumunu da ekleyebiliriz bence! :)

Acıyı seven insanları okudukça, bunu hayatın gereği gördüklerinden ötürü devam ettirdikleri sıkıntılar; her ne kadar acı çekerlerse çeksinler, bunu da o kadar az görenler, "Tamamen doğru yoldayım." gibi hissettirdi... Çok şükür bu kadar karamsar bir hayat yaşamıyorum.

Karamsarlık, aşkın mutsuzlukla bağdaştırılması ve bu düşünceyi gerçek kabul ettirme uğraşını kitabın sonuna kadar sürdürmesi; yazarın beni en rahatsız ettiren anlatım biçimi idi. Biz her aşık olduğumuzdan iyi cevap almaya, ötesinde yaşamamaya ant içmiş gibi davranıyoruz ya hayatta. Sevdiğimiz kişiyi hayatından bıktıracak kadar kıskançlıkla boğmalıymışız sanki. Bu açıdan gerçek insanları da yansıtıyor bu açıdan kitap, bu bile rahatsız etmiş olabilir beni... Sanki bu her ırkın her dönemin, vazgeçilmez kabul ettiği gerçeğiymiş. Oysa gerçek aşk, gerçek sevgi mutlu eder ve mutlu olur bu durumdan. Okuduğum kitaplarda bunu bulamamak, bana garip bir rahatsızlık veriyor sanırım...

Şimdi son yorumum olarak, #EskiDönemler demek istiyorum. Eski dönemlerde yaşam daha da zormuş ve insanlar birbirine hayatı daha da zorlaştırmış. Seviyorsa gidip konuşamamış, ama konuşamadım başkasıyla evlendim veya onunla kavuşamadım, başkasını sevdim. Tamam, ben yine de onu daha fazla üzmeyeyim mevzusu insanlığın büyük çoğunluğunda kodlarına işlenememiş! Hani derler ya, kodlama bir yerden sonra hata verebiliyor; durum tam da bu. Hayatta hatalı insan bol da, bir de bunun farkında olunulsa...

Not; farkettim, bir konuyu hemen bitiremiyorum. Konu neden bir önceki yazımın konusuna döndü ki şimdi? Ah biz insanlar, hayatı zindan ediyoruz galiba birbirimize! Belki de Uğultulu Tepeler kitabındaki karakterler gibi, birçoğumuz bunu yaşamın bir parçası görüp bir de bundan haz duyuyoruz!! Fenayız fena... =)

Eh, insan en sonunda kendini düşünmek zorundadır. Uysal, bonkör insanlar bencil olmaya zorba yaradılışlardan daha fazla hak kazanırlar.  
(Sayfa 109 - Uğultulu Tepeler)


The Story Of Diana (2017) - Netflix Mini Belgesel Dizisi



Annemle izlemesek, biraz daha izlememeyi geciktirebileceğim bu belgeseli; dün gece izledik ve bitirdik. Ama beklediğime bile değmiş... Bir gün öncesinde "The Story Of Diana" mini belgeselinin ilk bölümünü izlerken yarıda bırakmıştık annemle. Dün akşam yatmadan öncesinde, diğer bölümüyle beraber izledik bitirdik annemle... Sanıyorum uzun zamandır bu kadar etkileyici bir belgesel dizisi izlememiştim... :) 

"80'ler döneminde yaşamış ve bizzat "Leydi Di"nin yaşadığına tanık olmuş kişiler şanslılarmış." dedirtti. Ki diziyi bitirene kadar, hayatını okuduğumu sandığım prenses hakkında meğer ben bir şey bilmiyormuşum da dedim... 

Leydi Diana Spencer, birçok kadın ünlüye öncü olmuş ve prenseslerin de zor hayatı olabileceğini yaşam hikayesiyle ispatlamış bir dönem kadınıymış. Prenses kavramının gerçek hayattaki hali Diana ve o kavramın gerçekliğini bir dönem insanlara yaşatan kişi. Kralice Elizabeth'in gelini, Prens Charles'ın eşi, Henry ve William'ın anneleri... Kendisi 20 yaşında prenses olmuş, güzelliğiyle ve duruşuyla kendisini kameralara ve halka sevdirmiş ilk ve tek prenses diyorlar. Görüyorum ki dedikleri kadar da var...

Yaşadığımız Dönemin magazin aracılığıyla tanıdığı ilk ünlü ve ilk canlı masal kahramanı imiş Diana Spencer... Prens Charles'ın Camilla'dan sonraki sevgilisi olmuş önce, sonra da ilk eşi... Öyle bir dönemde, bir masal kahramanı olarak görülmüş ki; önce güzelliği, sonra utangaçlığı, sonra da tüm dünyaya el uzatmaya hazır yüce gönlü buna sebep olmuş... İki erkek çocuğu olmadan öncesinde de olduktan sonrasında da, özel hayatlarının olmasına izin verilmeyecek kadar magazincilerin tacizlerine maruz kalmışlar. Anlatılan ve belgelerle kanıtlanana göre de, çocuklarından biri daha küçükken bir gazeteci tarafından dil çıkartılarak prokove edilmiş. Dilini çıkaran çocuğunun fotoğrafı çekilip, "Leydi terbiyesiz çocuk yetiştiriyor." diyerek bunu da haber konusu edebilmişler... 

Gözler önünde yaşanıp da, "yok bu da olmamıştır" diyeceğim hiçbir şey olmadı dün izleyip bitirdiğimiz dizide. Çok güzel, çok yalın ve de çok etkileyici bir belgesel idi... Bu zamana kadar Diana Spencer'ın sadece bir prenses olduğunu söyleyebilirdim size ama o meğer sesini duyuramayan ve kendisinden çok görünmesi gerektiğini düşündüğü "sorunu olan insanların" sesi de olmuş. Aids hastalarına yaklaşmanın sakıncası olmadığına halkı inandırıp, onlara el uzatarak başlamış önce. Afrika'ya, Hindistan'a Mısır'a gitmiş ve esas sorunu olan insanları bulup bizzat yardımcı olmayı tercih etmiş. Tek istediği çoğu zaman bir anne olarak çocuklarının mahremiyeti imiş, ama bırakın çocuklarına saygıyı, bu merak ve avcı içgüdüsü ile magazincilerin yaklaşımı kendisini ölüme dahi sürüklemiş...

Magazinciler Prens Charles'ın eski sevgilisi Camila ile beraber olduğunu ortaya çıkardıktan sonra bile, en çok yüklenilen kişi Leydi Diana olmuş. Ahlaksız sorular sormaktan da, üzmekten de, bozmaktan da çekinmemişler. Ama gördüğüm kadarıyla Leydi Diana, tüm bu taciz tecavüzlere rağmen, bir kere olsun birini incitmemiş. Yüzü, gülüşü ve vücudu kadar, kalbinin güzelliğini de kimseden saklamamış yani...

Aynı magazincileri, gerektiği şekilde doğru yerlere sorunların iletilebilmesi için üstte de bahsettiğim gibi dünyaya el uzatırken peşi sıra götürmek konusunda da kullanmış işte Diana Spencer... Hastalara, evsizlere, mayın problemine, eğitim problemlerine ve daha nicesine parmak uzatıp; bunlara önem verin, diyebilmiş. (O dönemde, bir kadın kimlik Mayınlı bölgede yürümüş. Bu nasıl büyük cesaret örneği, düşünsenize!) O en yardıma ihtiyaçı olan kişiyi bulur, ona yönelirmiş. Bunu hissettirmiş insanlara. Çok güzel bir çekim alanı olmuş... 



Beni belgeselde etkileyen ve bence herkesi de o dönemden bu yana etkileyen unsur olmalı, aynı magazinciler Leydi Diana'nın erkek arkadaşıyla bir karesini daha yakalamak isterken bir tünelde trafik kazalarına sebep olmuşlar... Her an her dakika izlenilmiş biri, tek bir özel an istiyordu belki de. Evine giderken, en azından tatilinde izin verilsin istiyordu; uygunsuz yakalanıp da, saçma haberler yapılsın istemiyordu. Boşandıktan sonra bile rahat bırakılmak istiyordu belki de. O motosikletli magazincilere yakalanmamak uğruna acaba nasıl ölüme gitti... Vadesi oraya kadar yetti, diyoruz bizler ama belgeseli izleyince suçlamak gerçekten bu kadar kolay ki... 

O dönemden sonra magazinciler de dönüp kraliyet ailesini suçlamışlar. Leydi Diana'nın cenaze töreninin yapıldığı zaman dilimi de çok şaşırtıcı durumlara sahne olmuş. Ben anlatmıyorum, siz izlemek isterseniz belki diyorum...

Ben üstte beğendiğim birkaç sahneyi fotoğraflamaya çalıştım, çünkü iki bölümlük mini belgeseli izlediğimiz zaman zarfında; duruşunu da giyim tarzındaki sade asilliği de, yüzündeki o güzel gülümsemeyi de çok beğendim. Genç gitmiş işte. Kimbilir yaşasa idi şimdi, evlatlarına, gelinlerine ve torunlarına daha da fazla onur duyacakları ne güzel işler başarmaya devam ediyor olacaktı...

Beni belgeselde en etkileyen cümleye geliyorum bu dediklerimden sonra tekrar, Diana Spencer'ın abisinin belgeseldeki sözleri bunlar;

Bir av tanrıçasının adını taşıyan Diana, av olmuştu... 

Velhasıl, hayat çok enteresan. Merhametli, özdeğeri yüksek ve bilinç seviyesi açık binlerce insanın, bu dünyaya hizmet etmesi gerekmekte; ki dünya onların hatırına dönüyor diyebilelim. Diana Spencer bu devrin gözle görünen o öncülerinden biri olmuş... Ruhu şad olsun. Evlatları da onun izinden gitmekte... İzlemenizi önerebileceğim tarzda bir belgesel. Biz annemle severek izledik... Diana'yı biraz daha fazla sevdik...


Back To Black & Rearview


Bu yazının konuları üstteki iki konu olmasa, kesinlikle şarkı olarak bu sıra çok dinlediğim "Smoke Me"yi önerirdim sizlere... :) Ama konumuz Uğultulu Tepeler ve Diana'nın Yaşamı olunca, belgeselden iki müzik bırakmak istedim. 

Ben birini çok iyi biliyorum ve bir cover versiyonunu da çok seviyorum --> Amy Winehouse - Back To Black. Ki ben cover versiyonu ile öğrenmiştim bu şarkının varlığı; Sena Şener & Evrencan Gündüz versiyonu ile...  

Diğer müzik de, dün belgeselin sonunda dinleyip çok sevdiğim bir parça; Andra Day - Rearview

Rearview, İngilizce'de Dikiz demekmiş. Nasıl da Leydi Diana'nın belgeselinin sonuna yakışır bir şarkı ismi olmuş, öyle değil mi? Size de hem garip hem de ürpertici geldi mi bilmem, ama ben ürperdim doğrusu... Allahım tüm sevenlerine sabır versin diyorum, ne diyebilirim ki...


2020'deki ilk "Bir ..., Bir ..., Bir ..." yazımın sonuna geldik. Bu seferlik böyle olsun, epeydir yazmayı unutmuşum; çokça da konuları abartmış olabilirim ama yine hissettiklerimden ötesini yazmadım... =) 

Bence sorun yok yani. Bir dahaki bir bir bir yazımda görüşmek üzere. 

Sevgilerimle... =)


20 Ekim 2019 Pazar

Ekim Yağmurları, La Mome - Bir Kitap, Bir Film


Biraz aradan sonra yine merhaba. Didem'in Gözünden bir kitap ve bir filmin notları ile geldim bu sefer, yaklaşık bir ay sonra... :)

Hiçbir şekilde kasti verilmiş bir ara değildiyse de yine; net şekilde bir kitap bitirememiş, şu günlere kadar pek film izlememiş olmamı ve de diğer alanlarda kendi gözlemlerimi yine kendime saklamak istemiş olmamı yokluğuma sebep gösterebiliriz de aynı zamanda. Neyse, geç olsun da güç olmasın diye umdum da geldim yani sonunda. İyi okumalar dilerim yeniden.. (:


Ekim Yağmurları - Serdar Özkan

Kitapların bazen insanları çağırdıkları olurmuş, buna ben de çok uzun zaman öncesinde inanmazdım ama şimdilerde biliyorum ki bu bir gerçek... İlk defa 2015'de okuduğum bu kitapla böyle bir bağ kurmuş olduğumuza inanıyorum ki, epey garip bir şekilde bu ay başından beri beni çağırıyordu; hissettim...


Ekim ayının ilk haftası, yine durdukları yerde eskiyeceklerine iki rafta bulunan kitaplarımı ayıklama düşüncelerine girdiğimde; Ekim Yağmurları, kitaplığımdan ayırmak istemediğim kitaplarım arasında idi yine... Üst rafta, soldan üçüncü sırada idi, bir süre bakıştık kendisiyle de... :)

Neyse, hangilerini kitaplığımdan çıkartacağımı, hangilerini orada tutmaya devam edeceğimi düşünürken, aklımda tek bir kitap diri kaldı ve kendini daha çok unutturmadı; öyle hissettim işte.. O kitap beni kendine çağırdı, başta gitmedim ama neden çağırdığını da üç gündür biliyorum artık!

Kitabı üç gün öncesinde elime aldım ve dün bitirdim... Huzursuzluğum yok oldu önce, dün gece birkaç haftanın ardından huzursuz olmadan bir gece geçirdim ve daha rahat uyudum yine. Unutmaya yüz tuttuğum şeyleri hatırlattı kitap bana sonra; korkularımı, endişelerimi ve tatminsiz hallerimi umursamamam gerektirdiğini hatırlattı... 

Sayfa 8-9; "Mutsuzluğun yüzde doksan dokuzunun, beklentilerimizin gerçekleşmemesi olduğunu düşünürüm hep." (Bu benim 2-3 haftadır yine düşünüp kendimi yediğim bir mevzuu idi.)

Çok şeyi çözümlemek istediğim ama çözümleyemediğim bir süreçten geçiyormuş gibi hissettiğim zaman diliminde, bu kitabın beni çağırmış olması yeterince manidar değil mi? diye düşündüm sonra. Ne diyordu kitapta;

O yüzden artık her şeyi çözmek istemiyorum ben. Hayat benden güçlü, onu çözemem, çözsem de, onun üstesinden gelemem. Ama onun gücüne, yüceliğine, güzelliğine bakıp tat alabilirim belki. Onu anlayamam, ama hissedebilirim. Anlayamadığın bir sevgiliye dokunmak gibi… (Sayfa 24)


Ben bir türlü ortaokuldan beri fabl seven okuyabilen biri olamadım, hep öğretmenlerimle bu tarz kalın hikaye kitapları konusunda tartışıp dururduk o zamanlar. Ama bu kitap başka geldi bana! Güllerin Tanrı'yı arayışı ve içlerindeki değerleri sorgulayışlarında, kendi sorguladıklarımı buldurdular. En çok da bu okuduğumda... Hepimiz mutluluğu arıyoruz hiç şüphesiz, oldurmak istediklerimizin temelinde hep bir mutluluk arayışımız var. Kitap da diyor ki, Tanrı'nın vasıflarında kötülüğe dair bir şey yok. İkiliği oluşturan biz insan oğluyuz, kaybettiğimiz bir vasıfla beraber onu "mutsuzluk" diye adlandırıyoruz. İlk zıt durumda içimizde Tanrı'nın ışığını taşıdığımızı unutuyoruz, her birimiz onun parçasıyız ama biz zıtlıklarımızla ondan ayrılıp bir "ben" elde ediyoruz. Kötülüğü hissettiğinde, geri kalbine dön; Tanrı'nın evine. Güller bunu öneriyor işte... :)


Kitabı daha fazla anlatmayacağım elbette, sadece üstteki iki alıntıyla veda edeceğim bu konuya. Ama ötesi var kitapta; ilginizi çekti ise, okumanızı tavsiye ediyorum elbette... (: 

Ben olduramadıklarımıza kafa yorar, durup durulamadığını hissettiğim ve doyuramadığım benliğimle uğraşır iken "korkularıma, endişelerime ve zıtlıklarıma" çok fazla odaklanmışım! Korku, endişe, sinir ve tahammülsüzlük "Egomuzun işi" diyorlar... Ben sadece gerçekten toparlamak ve toparlanmak istedim ve bu sefer her zamankinden çok olacağına dair beklentiye girdim.. Artık sabredemediğimi, koşullar değişirse daha iyi olabileceğimizi düşündüm; ben değil, bizdim. Ama beklentimle unuttuğum başka şeyler olduğunu göremedim sonrasında...

İçimdeki değeri, içimden yeniden sabırla diriltemeyeceğimi düşünmüştüm. Gerçekleştirmek ve oldurmak istediklerim bir daha gelmezse diye düşündüm sanırım. Gerçek ve kalıcı olanın içimizde olduğunu, mutluluğu her defasında yeniden bulabileceğimi bir kez daha unutuyordum az kaldı yani...

Ama şimdi, zamanını beklemem ve keyif almayı sürdürmem gerektiği konusunda daha netim! Hayat benden daha güçlü diye değil, ben de güçsüz değilim diye... Koşullar, beklentiler ve umutlar, her birinde Allaha yönelmeyi ihmal etmediğimi düşünüyorum kendimce. Ama unuttuğum, olduramadığım halde sürdürmeye uğraştığım güç savaşımda beni bitirmeye uğraşabilecek negatifler olabilirmiş; kalbimden güç almayı hep sürdürmeliymişim... Öyleymiş yani, tam zamanında beni çağıran kitabım ile anladım bunu. Hayatıma bir kez daha teşekkür ederim. :)


“Değerli bir şeyi bulmak, elde etmek için dört tane önemli silah vardır. İstemek, inanmak, sabır ve vazgeçmemek… Bu dördünü yaparsak, her şey olur. En imkansız şeyler bile olur. Ama bizim istediğimiz zamanda değil, Tanrı’nın istediği zamanda. Ama mutlaka olur.” (Sayfa 166)


La Mome (2007) - Kaldırım Serçesi


Bu hafta başında izledim, La Mome adlı filmi... Salı günüydü, sabah Edith Piaf dinlemek isteyerek uyandım önce. Kahvaltı sofrasında en çok hangi şarkısını dinlemek istediğimi düşündüm durdum, "L'hymne à l'amour"da karar kıldım sonra. Öğlen vakti de kararımı verdim, epeydir izlemeyi ertelediğim Edith Piaf'ın hayatını anlatan filmini o gün izleyecektim. Bu görevimi de akşam vaktine bıraktım...

Filmin ne ödüllü olduğunu biliyordum, ne de uzun zamandan sonra bir oyuncunun oyunculuğundan bu kadar etkilenebileceğimi bekliyordum izlemeden önce. Filmin başrol oyuncusu Marion Cotillard, o anlatılan videolardan görülen mimiklerinden ve anlatılan tavırlarına kadar tamamiyle "Edith Piaf'tı". Bir otobiyografi filmini izlerken, bizzat anlatılan kişinin kendi tüm hallerini oynamış gibi hissetmekten rahatsızlık duyardım normalde; ama bu sefer, ilk defa bizzat kendisi gibi düşünüp rahatsız olmadığımı gördüm. Bu büyük başarı ki, oldukça fazla bir ödül almış film, oyuncu kadrosuyla ve daha birçok alanda zaten...

Hayat hikayesini birçok kez okuduğum birinin filmini izlemek beni bu kadar etkilemezdi ama bu film de o gün beni çağırdı belki. Şarkılarının birçoğunun hikayesini dinlemek bir yana, başına gelmiş olan zorluklarla başa çıkış biçimlerini izlemek de bir başka mutluluk verdi... Açıkça söylemem gerekir ki, filmde veya hayat içinde kabul edemediğim bir durum ihanetse de; Edith Piaf'ın hayat hikayesinde bu konuda sınanmış olmasına içerledim de. Sonucunda hayatında tek gerçek anlamda sevdiği adamı bir uçak kazasında kaybetmiş olmasına daha da üzüldüm...

Edith Piaf, hastalıklarla ve ailesinden yana şanssızlıklarıyla dolu bir hayat geçirmiş; ben tek şanssızlığı sevdiği adamlar diye biliyordum oysa. Şartları ve koşulları değişik olmuş olsa nasıl olurdu acaba hayatı? diye de düşündürdü. Eski ses sanatçılarından sesini gerçek anlamda çok sevdiğim kişilerden biri çünkü... Frida Kahlo'nun hayat hikayesini anlatan film de var sırada, ama onu da izlemeyi şimdilik reddediyorum; bir diğer hayat hikayesini okuyup da filmini izlemeyi reddettiğim kişi de kendisi...  :) Edith Piaf'tan Frida'ya geçmem şundandır ki, yaşadıkları sıkıntılar tam değilse de şanssızlıkları benzer geliyor bana...


La Mome filminde başta hata olarak gördüğüm karışık düzende bir anlatım hakimdiyse de, izledikçe fazlasıyla normal bulmaya başladığım bir yan oldu bu da... Çalkantılı bir hayatı anlatırken daha düzenli bir anlatım belki çok normal olurdu. Belki de bu film bir tek bu karmaşık anlatımla böyle güzel olabilirmiş diyorum. Sonra bir diğer nokta da, bir oyuncunun o şarkıları kendisinin söylediğine inandırabilmesi ki, bir ses sanatçısının hayat hikayesini anlatırken aksini bulmak üzücü olurdu... Tek eksi yan olarak gördüğüm de, bu kadar ayrıntıya rağmen yine de merakımı cezbeden eksik birkaç olay örgüsü var. Ama başka eksik yan bulamıyorum bile! 

Bu konuya da son verirken, tabii ki filmden en sevdiğim sahneden bahsetmeliyim; filmin sonlarına doğru röportaj sahnesi (aşağıdaki video), herkes kadar benim de en sevdiğim yer olmuş. 

Filmi bitirdikten sonra yorumlara baktım; başrol oyuncusunun oyunculuğu az kaldı filmin ötesine geçecekmiş diyen de var, anlatımı karışık bulan da. Ama herkesin ortak noktası, başarılı ve akılda kalacak olan en iyi biyografik filmlerden olduğu... Genç yaşlı herkese öğüt veren o röportaj, benim için en can alıcı noktası idi ki; sevdiğiniz ses sanatçısının canlanıp gelmiş, size öğüt veriyormuş gibi hissetmeniz her filmde rastlayabileceğiniz bir durum da değildir...

Film boyu gerçekten, "ben başaracağım" diye çabalayan ve kendini yaşatılanlar uğruna kimseye "eyvallah" etmeyen bir kadın mıymış acaba diye sorguladım durdum bir de. Filmin böyle bir hissiyatı aktarabilmiş ve sorgulatıyor olması ne hoş değil mi? :)


Bir kitap bir film yazımı bitirirken; o röportaj sahnesinin Youtube'daki halini paylaşmak istedim. Bir kullanıcı paylaşmış, İngilizce altyazılı ama az biraz aşina olamazsanız bile o oyunculuğu izlemenizi isterim... 

Bu sıra çok fazla beni bir şeylerin çağırdığına ve bu gibi durumların garip hallerine aşina olmuş haldeyim işte. Başta biraz korkutuyordu ama düzen biraz da böyle gidecek belli ki diyorum şimdi. Sağlık olsun, aklımız kalbimiz yerinde dursun; inşallah yine daha çok böyle yazılar yazabileyim diliyorum... 

Verdiğim arayı en kısa zamanda burada da telafi edebilmeyi umarak, sevgilerimle ve yine görüşmek üzere... :)

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Üç Kız Kardeş, Lion, Işıl Işık - #11 - #didemingozunden


Bir Kitap, Bir Film ve Bir Youtuber ile, bir Didem'in Gözünden yazımla daha merhaba... Üşenmedim saydım, geçen sene Ağustos ayında başladığım; içinde kitap film video veya müzik incelediğim yazılarımda, 11. yazıma erişmişim! :) Hayırlı uğurlu olsun o zaman...

Didem'in Gözünden adlı bloğuma yaklaşık iki ay olmak üzere, yazmaya ara vereli ama bu sıra dönüyorum yine işte; Bir kitap, bir film, bir de yeni keşfettiğim bir Youtuber ile. Son iki aydan derleyip seçtiğim üç konum ile huzurunuzdayım. İyi okumalar dilerim... (:


Üç Kız Kardeş... - Bir Kitap


İkincisinin 9-10 gün sonra çıkacağını öğrendiğim bu kitap - Üç Kız Kardeş - İclal Aydın'ın ilk okuduğum kitabı oldu geçen ay. O kadar sade, o kadar samimi ve o kadar da eğlenceli yazmış ki İclal Aydın; "Ah be Didem! Neden daha önce okumadın acep?" dedim kendi kendime sonrasında... :) Şimdi de Didem'in Gözünden'e konu ediyorum, çünkü en çok buraya yakışacak.

Ne kısacık yazıp bitirmek istiyorum, ne de uzun uzadıya yazıp kitabı anlatmak aslında. Ama İclal Aydın yıllar yılı şiiirleriyle ve programlarıyla sevdiğim, benim için kalitesi bozulmayan nadir yazar ve şair kadınlarımızdan biri! Örnek vermeyeceğim ama küçükken çok sevip de, ben büyüdüğümde 180 derece "duruşu, kalitesi, şairliği ve de çıkarları için taraf değiştiren" birkaç şairimiz gibi değil. İclal Aydın hep bizden olmaya devam ediyor ya, dilerim bozulmasın ve yolu hep açık olsun...

Üç Kız Kardeş'i yengeme geçen sene doğum günü hediyesi olarak almıştım, ama gel gelelim bana da okumak kısmet oldu. Hatice yengem de ben de çok sevdik ve o hikayeyi çok benimsedik... Kitap Türkan, Dönüş ve Derya adlı üç kız kardeşin hayatını anlatıyor. Dönüş'ün kaleminden okuyoruz biz başta ama zamanla hikayelerin bilinmeyen yönleri her bir karakterden öğreniliyor. Hikaye basta sarmaz diye korkulsa da, sarıyor ve sarmalıyor yani...


1000kitap.com hesabımda, bu kitaba dair yorumuma kitaptan şu alıntıyı paylaşarak başlamıştım; 

İnsanı, içine akan kanı öldürüyor. Dışarı akan o kanı gören varsa anlıyor halinden. Ağlıyorsan, inliyorsan şanslısın demek ki, elinden tutan, yarana derman olan mutlaka bir yerden çıkıyor karşına. Unutuldum sandığında bile asla unutmuyor seni bu dünyaya yollayan. Bir parçanı alıyorsa iki parça veriyor sonunda. Her ilaç bir parça zehirden oluşuyor. Bu yüzden içindeki acının dışarı çıkanı bir başkası için derman oluyor. (313. Sayfa)

Üstteki fotoğrafta da görüldüğü üzere yani. Kitap bu alıntı etrafında sarıp sarmalıyor bence. Uzun zaman olmuş meğer, aile dramasını bu kadar naif ve içten okumayalı ben. Hikayeyi çok sevdim ve de biraz etkilendim. Pişmanlıklar, yarım kalmışlıklar; hayatımızı aslında nasıl etkiliyor. İçimize bir yaramızın akan kanı öldürüyor hepimizi. Aileye ve de aile bireylerimizden birine sığındığımızda, o pis kan içimizden akıyor ve düzgün düşünebilir hale getiriyor bizi. Ben İclal Aydın'ı bir kez de buradan tebrik etmek istedim belki de, bir kitap olarak bu yaz size önerebileceğim en öncü kitap bu imiş meğer... :)

Şimdi ikinci kitabı hevesle bekliyorum; Türkan, Dönüş ve Derya'yı, ailenin diğer üyelerini o kitapta nasıl görecek ve geçmişlerine dair neler öğreneceğim diye merak ediyorum. Bilmiyorum çoğunluk kitapta en çok kime yakın hissetti kendisini, ben en çok Dönüş'e yakın hissettim kendimi. Hep biraz teslimiyetçi, hep bir yerde içine kapanmaya hazır, duygularını tam yaşayan ama çabucak kırılan. Ama bir o kadar da kırıldığı yerden, yarasını sarmak için yazmaya sarılan... (:

Sonra bir de sanırım çok güldüm; iyi haberlere, iyi gidişatlara ve kötü haberler de alınsa karşılama biçimlerine... :) Samimi bir aile draması okumak isterseniz, bir adet "Üç Kız Kardeş" kitabı edinin. İkincisi çıkmadan okuyun ve dilerim sizler de benim bizim kadar keyif alın...


Lion - Bir Hint Filmi



1-1,5 ay olmuş, bir hint filmi izlemeyeli, geçen hafta karşıma TV'de İlk Kez olmak üzere "Lion" filmi çıktı. 6 dalda ödüllü ve de hint filmi, kaçıramam bir bollywood filmleri hayranı olarak dedim! :) Sonucunda, filmi çok sevdim ve içim kaynadı sürekli... 

Lion, 5-6'lı yaşlarda iken, abisiyle bir tren yolculuğu yaptıktan sonra bir istasyonda kaybolan bir çocuğun sonraki hayatını anlatıyor. Üstteki film afişinden görebileceğiniz üzere, oynayan çocuk o kadar güzel ve bir o kadar da yetenekli ki; izlerken, gidip o tren istasyonundan çocuğu alıp sahiplenmek istiyorsunuz... :) 

Hindistan'da bir yıl içerisinde kaybolan binlerce çocuk adına, bilinçlendirme de sağlasın diyerek gerçek bir hikayeyi anlatmışlar Lion filminde. Filmin sonunda, gerçek Saroo ve ailesini de görüyoruz üstelik... Filmin en başından beri gerçek bir hikaye olması mı beni etkiledi, yoksa o küçük çocuğun oyunculuğu ve onun gibileri görmekten bilmekten ve bir şey yapamıyor oluşumdan ötürü hassasiyetim mi diye düşündüm. Sonra baktım ki, her ikisi de etkiliyor beni... 

Dünya üzerinde çekilen acıların en zoru çocukların çektikleri... Küçük bedenleri ve kalpleri ile her birini koruyamıyor olmak ve her birini koruyan birilerinin olamadığını, insanoğlunun yetersiz kaldığını hissetmek çok kötü bir his değil mi sizin için de??

Saroo'ya filmin devamında, Nicole Kidman'ın oyunculuğunu yaptığı Sue Bierley ve eşi sahip çıkıyor. Bir film dahi olsa, bir çocuğa sahip çıkabilen kişiye öyle minnet duydum ki izlerken! Allahım nice sesini duyamadığımız, duyup da yetişemediğimiz çocukların yardımcısı olsun diliyorum bu yazım ile... 

Saroo karakterinin büyümüş halini oynayan Dev Patel'e gelince; onu ilk defa izledim doğrusu, ama hissetmemiz istenen duyguları seyirciye öyle bir geçirmiş ki sanki birçok kez izlemişim gibi hissettim... Büyümüş Saroo'yu izlerken, onunla beraber kaybettiğim aileyi aradım; hep sorguladım, abim neden geri gelmedi, annem aramadı mı beni ve bir tek kişi yazmaz mı gazetelere "çocuğumuz kayboldu" diye? Dedim ben de... :/ Bu duyguları birebir geçirdikleri için oyunculara teşekkür ederim. Filmin İmbd puanı 8.0 imiş, bence 10 puanı hak ediyor. Belki tek bir puan kırabilirim, üvey erkek kardeşi ile ilgili... Ama onu bile içimize sindiremediğimize göre, o bile filmin iyi yönlerinden diyerek; 10 puan vermeye devam edebilirim... :) Lion filmi tavsiyemdir, izlersiniz inşallah. Biz sonbaharda tekrar izlemeyi bile düşlüyoruz annem ve babam ile... 


Işıl Işık - Yeni Keşfettiğim Bir Youtuber



İyi bir Youtuber olur mu benden diye düşünmüştüm, bu senenin şubat ayında. Sonra çok çabuk vazgeçtim, ben iyi bir youtube izleyicisi olarak devam edeyim; yazma durumumu sekteye uğratmasına da izin vermeyeyim, diyerekten... Olur ya editi var, incelemeleri var, araştırması öğrenmesi ve uygulaması var. Gözüm yemedi diyebiliriz, yazmak kadar çekemedi kendisine beni. :) 

Ama son zamanlarda çok sık bana göre "yeni" Youtuber'lar keşfediyorum. Bunlardan biri de, Temmuz ayında keşfettim Işıl Işık adlı bir youtuber... Ben onun üstte de paylaştığım gibi, Ebay sitesinden aldığı lanetli bir bebeği tanıttığı videosunu gördüm önce. Ki korku hikayeleri dinlemekten, okumaktan bile korkan ben; önce onun "gerçek olduğunu iddia etmiyor ama" lanetli bebeğiyle geçirdiği garip zamanlarını izledim, sonra da onun araştırıp anlattığı birçok korkunç şehir efsanelerini izleyip dinledim... Hoşuma gitti ve izlediklerimi anlattığım yakın çevremin de "Sen Didem, korku hikayeleri mi dinliyorsun?" demesi ile karşılaştım... :) 

Evet, sanırım Işıl Işık'ın anlatımını sevdim. Bazı korku dolu yaşanmış garip konuşmaları dinlerken tüylerim ürperiyor, ama gündüz dinliyorum, bazen de tedbirli izliyor ve dinliyorum; öyle ki, "benim de böyle bir adrenaline ihtiyaç duyacağım gün gelmiş meğer" diyorum... =) Işıl Işık gibi bir gün elime fırsat geçse lanetli olduğu iddia edilen bir bebeği almazdım ama insanoğlu meraklı işte, izleyebiliyor ve merakla takip etmeyi sürdürüyorum... 

Işıl Işık; meraklı, araştırmacı ve de kendi alanında Youtube'da bana göre başarılı bir kişilik... Anlatıcı kimliğiyle Youtube'da başarılı bulduğum Barış Özcan ve Ruhi Çenet'ten sonra, ilk kadın araştırmacı benim için sanırım... Belki niceleri vardır da ben keşfedememişimdir ama Işıl Işık'ı pek bir sevdim. Güler yüzlü, konuşması da samimi...

Lanetli bebekle geçirdiği zamanlar ve denediği çeşitli uygulamalarla konuşma seansları yaptığına gelirsek; o konuda da oldukça mantıklı davranıyor bence, Youtube'da sadece prim yapmak için sizi körü körüne bir şeye inandırmaya çalışmıyor mesela. O da olabilir, bu da olabilir diye bir düşünceler sunuyor öncelikle. İzlerken sizin fikirlerinizin olduğu bir videoyu izlemek de, sizi daha tatmin ediyor tabii ki... 

Benim o bebeğin içinde bir ruh olduğuna inanıp inanmadığıma gelirsek de; bu dünyada bir tek biz görebildiğimiz canlıların değil, diğer türden canlıların da olduğuna inanıyorum ben. Belki vardır, belki de yoktur diyebiliyorum o yüzden. Düşünsenize, evrende bir biz olabilir miyiz? Bulunduğumuz her yerde, gökyüzüne baktığımızda "bir bu kadar da bizim göremediklerimiz var!" diyoruz ya; işte bence değişik ruhların varlığı yokluğuna inanmak böyle bir şey... Görmüyorsun ama yok olduğunu da ispat edemiyorsun! :) 

Lanetli bebek ile ilgili videolarına izleyip siz karar verin artık, o bebeğin hikayeleri gerçek mi değil mi diye... Ama ben şehir efsaneleri ve nice videolarına da şans verin isterim, anlatışı kendine has ve samimi bir hava veriyor insana... :) 

Işıl Işık'a Youtube hayatının başarıyla devam etmesi adına ve sizlere de yazımı buraya kadar okuduğunuz için sevgilerimle... (:

15 Haziran 2019 Cumartesi

Başıbozuk Sevdalar, 25 Litre, Kimseyi Değiştiremezsin - DG


Yine bir aradan sonra "Bir Kitap, Bir Film, Bir Şiir" ile "Didem'in Gözünden" ile karşınızdayım.

  • Haziran'da okuduğum ilk kitap, izlediğim ilk film ve dinlediğim ilk şiir ile geldim. Haziran 2019, yaz mevsiminin tüm güzelliği ile geçsin dilerim... :)


Başıbozuk Sevdalar (Canan Tan) - Bir Kitap


Ramazan bayramının öncesindeki haftabaşında başlayıp, ramazan bayramı arifesinde bitirdiğim kitaptı Başıbozuk Sevdalar... 1 haftada okudum bitirdim, elimde birazcık süründü de diyebiliriz. Ama elime aldığım anlarda bir çırpıda bitirdiğim kitap oldu tabii yine de... Yazı dilini hala seviyorum Canan Tan'ın, ama eski kitaplarına daha çok bağlandığımı söylemeden edemeyeceğim... :)

Canan Tan'ın kitaplarını çok seviyorum ama ilk zaman okuduğum 4 kitabı yerine ve de yanına hala başka kitaplarını koyamıyorum. Benim okuduğum ilk dört kitabı; Piraye, Eroinle Dans, Yüreğim seni çok sevdi ve En son yürekler ölür idi. Sonrasında okuduğum kitapları ise sırasıyla; İz, Kelepçe ve Başıbozuk Sevdalar oldu... İz ve Kelepçe bir nebze daha iyiydi diyebilirim ama Başıbozuk Sevdalar beni hayliyle üzdü ve hayalkırıklığına uğrattı...

Bahsettiğim ilk dört kitapta, bir gerçekçilik ve samimilik vardı. Ama Başıbozuk Sevdalar'da hikayeye inanamayış hakim geldi bana. Bundan sonrası kitap hakkında bilgi içerebilir, okumak isteyen varsa kitabı, yazımın bundan sonrasını okumak istemeyebilir diye düşünüyorum! (Kitabı okumak isteyenleri, bir sonraki resime kadar aşağıya davet ediyorum. :) )

Şiir adında bir kızımız var, anne ve babası açısından küçüklüğünde çok sıkıntı çekmiş ve kendi ayakları üzerinde durmaya önem veren bir kız. Ama yaşamında ve kararlarında da garip davranan bir kız. Herkes hata yapabilir, bu noktada bir şey yok. Ama yalan ve de önem gösterildiği değerlerinin yıkıldığını gördüğü halde, iki kez hüsrana uğramış olan bir kızın; üçüncüde işaretleri görememesi beni hayrete düşürdü. Samimi gelmedi, her defasında bizimki "başıbozuk sevdaydı" denmesi, aynı şeyleri yapıp başka sonuçlar bekleme durumunun ta kendisi idi... 

Demiyorum ki hata yapmak üst üste normal değildir. Hatayı aynı yönden 3 kere de yaparsın 5 kere de. Gerçeklerine ve değerlerine bağlı olduğunu söyleyen kızın, çok fazla yumuşak huylu çıkmış olması bana garip geldi önce. Ama benim en şaşırdığım ve hayal kırıklığına uğradığım nokta, kitabın en sonu oldu aslında... Bile bile karşındaki kişiyi psikolojik yıkıma uğradığı noktadan yaralamaya kalkarsan, o da seni elbet aynı şekilde anlamayacaktır. Şiir kendini en son anlayabilecek kişiye anlatmaya kalktı kitabın sonunda, ve az kaldı bu kararı hayatına maloluyordu Şiir'in... Recep adlı şahısa, sevdiği kızın yaptığı gibi kendi bebeğini aldırdığını anlatması ve onun kendisini anlamasını beklemesi çok garipti bence. Öldürülmesine ramak kala, kendisini yaralayan ikinci adam (Recep'in kuzeni) kurtardı neyse ki Şiir'i...

Sonra kitabın sonunda da Şiir kızımız, nihayet aklı başında sevdalara kanat açma kararı aldığını ve gerçeklerine daha fazla uyacağını söyledi kitabın sonunda. Oysa bunu her tanıştığı kişide ısrarla söylerken, kıskançlıklara ve de kısıtlamalara hakim kaldı da, özgürlüğünden de vazgeçti bir ara yarı yarıya... 

Başıbozuk Sevdalar'da önceki kitaplar gibi, güçlü ve de ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kız görmedik; hırpalanmış ve toparlanmayı dışarıdaki kişilerden bekleyen bir kızı okuduk bence. Sonucunda toparlandı mı toparlandı, ama Şiir çok güçlü bir kızdı gibi bir yorum bana çok ters geldi işte bu anlattığım sebeplerle... Hak veriyorum, anne ve babadan görmek istediği şevkatin yoksunluğuyla büyümüş bir kızın, bu gariplikleri yaşamış olması belki de çok normal. Kitap kötüydü diyemiyorum bu açıdan, güzeldi ama sonu gerçekten beklemeyi bile düşünmediğim tarzda idi diyorum. 

Bu yorumu da şu sebeple yapıyorum aslında, bu tarz hikayeleri dizilerde çok görüyoruz; Türk dizileri bunun ötesine geçemiyor, güçsüzlükten örnek alabilecekmişiz gibi, hep hataların ve kötülerin üstüne üstüne gitmemiz gerekirmiş gibi işleniyor. Güçsüzlüklere hak vermeyi ve aksini yapmamayı öneriyor gibi. Esas yeniliklere kucak açmamız gerekirken, aynı hataları hep yineleyip farklı sonuçlar beklememiz gibi... Ben Canan Tan'ın Piraye adlı kitabında da, Yüreğim Seni Çok Sevdi adlı kitabında da bunun tam tersini görmüştüm. Bu yüzdendir, bu sadece güçsüzlük diye adlandıramayacağım hikaye bana şu sıra çok "klişeleşmiş Türk dizi senaryolarımız" gibi geldi... 

Bundan sonra bir de Pembe ve Yusuf'u okumak istiyorum, ama bana kalırsa "Başıbozuk Sevdalar" okuyucu yorumlarındaki gibi değil diyorum. Çok güçlü bir kızın hayatta kalma savaşını anlatmıyor; gücünü başkalarından elde edebileceğine inanan ve her defasında bir erkeğin hayatında varolmasıyla varolabileceğine inanan ama sonunda bunun doğru olmadığını başına gelen birçok kötü olayla anlayan bir kızı anlatıyor. Kitabı okuyanlar bilir, ilk tanıştığı aşkı Ezel'de bile birçok işarete rağmen deli dumrul aşkı yüzünden körü körüne inandı diyebiliriz. Ezel'in gideceğini, sırf dünyaya yapabileceğini göstermek için yanında durduğunu görmüş olmalısınız siz de. İnat uğruna takılan alyanslar, çok sık hal tavır değişmeleri ve sonunda "hep seni seveceğim" deyip çekip gitmesi... 

Canan Tan'ı hala çok seviyorum, beni hayal kırıklığına uğratan bu sona rağmen konuları çok güzel ele aldığını da söylüyorum. Ama bu kitabını bahsettiğim konular gereği tam beğenemedim ben... Güçlü kız profili bu değil, güçlü görünmeye çalışan kız profili bu. Şiir beni yordu nedense, bunu hissettirebildiği için teşekkür ederim Canan Tan'a. Şiir gerçekten kendiyle olan savaşını tamamiyle bize yansıtan bir karakterdi yine de... :)


25 Litre Belgesel Filmi (2019) - Bir Film


Bayram bitti döndük evimize, geçtiğimiz pazar idi (08.06.2019) 25 Litre Belgeseli'ni izledim Fox Tv'de. İlk yayınlandığında izleyememiş ve çok üzülmüştüm... Üst fotoğrafta bunu anlatabilmek için dün fotoğrafladığım, sürahimiz ve bir bardak su var. :) Garip gelebilir ama düşünün istiyorum, o fotoğraftaki suyu yokluğunda neyle ve nasıl satın alabilir, elde edebilirsiniz? 

25 Litre Belgeseli işte bunu anlatıyor; doğumumuzdan ölümümüze baş sorumlu bizleriz, doğayı ve bize sunduğu nimetleri var olabilmeleri için dikkatli kullanmaya ve korumaya mecburuz... Ama biz insanlar aksini yapıyoruz; su kaynaklarımıza hor davranıyoruz, doğa bize mecburmuş gibi umursamıyoruz ve üretmeye hiç tüketmeye hep gözüyle bakıyoruz! Hadi üretime katkıyı bırak, tükettiklerimize veya geriye dönüşüme bir katkımız olsun değil mi; buna dikkat edenlerimiz ne yazık ki az görünüyor, çünkü su kaynaklarımız giderek tüketilir bir hal alıyor...

Gökhan Özoğuz sunuyor bu belgeseli ve o da kendinin su kullanımına ne kadar önem verdiğini düşünürken, 25 Litre ile gün nasıl geçer deniyor ve kendisi ne kadar su kullanıyor diye de ölçtürüyor bir araştırma şirketinde. Sonra alanında en iyilerle görüşüyor, İlber Ortaylı ve Özge Özpirinççi de buna dahil. Özge Özpirinççi de bu konularda destekçi imiş mesela, biliyor muyduk? Hayır... :) Gökhan Özoğuz'un sunumu ve de konunun tam içinde yer alışı ayrı güzeldi bana göre.

Ben kendime dikkat ediyorum gözüyle bakıyorum ama hala yeterli olmadığını ben de kendim için daha iyi biliyorum. Filmi izlediğimden beri, elimi yüzümü yıkar ve dişimi fırçalarken daha da fazla önem özen gösteriyorum. Olması gereken hep daha fazla önem göstermemiz çünkü, biliyorum ve bilmemiz gerektiğini düşünüyorum ki... 

Sizlere bu belgeseli izlemenizi önermeye geldim kısaca, ben zaten su kullanımıma dikkat ediyorum demeden önce. Günün birinde Capetown ülkesi gibi 25 Litre ile sınırlandırılacak olursa günlük su kullanımımız, peki ya sıfır günü denen şey gerçek olursa! Allahım gerçek etmesin dilerim. Öte yandan da daha böyle çok ağaç keser, su kullanımlarımıza dikkat etmez ve varolan su kaynaklarımızı da kirletmeye yok etmeye devam edersek; korkarım ki gerçek olacak olan bir durum bu...

Cape Town‘da su tüketimini azaltmaya yönelik tedbirler yetersiz kalınca yöneticiler, yapılan hesaplamalara göre suyun tükeneceği gün olarak 22 Nisan‘ı ‘’Sıfır Günü‘’ (Day Zero) ilan ettiler. 1 Şubat gününden itibaren de su tüketimini hane başına maksimum 50 Litre ile sınırlandırdılar. Yakın gelecekteki hedef #25Litre …


25 Litre Belgeseli'nde beni en çok etkileyen nokta sebebiyle, üstteki fotoğrafı çektim bu arada... Düşünün her yerde su öyle tükenmiş ki, sıfır günü yaşanıyor ve kişi başına düşen 25 litre suyunuz dahi verilmiyor. Ortaya çıkan birkaç adam size su verebileceklerini söylüyor. Götürdükleri yer bir ofis ve siz çıkarıp onlara altın ve para teklif ediyorsunuz! Bir çekmece dolusu altın gösteriyor adam size, "Onlardan bende çok var abi-abla" diyor. Yani para bile suyun yanında değersiz kalıyor! Ne yapabilirsiniz o saatten sonra? 


Kimseyi Değiştiremezsin Hayatta (Charles Bukowski) - Bir Şiir



Kimseyi değiştiremezsin hayatta. 
Ve kimse için de değişmemelisin. 
Diye başlıyor bu şiir, zamanın en güzel öğüdüyle yani... :)

Bu şiire Youtube'da denk geldim bu ay. Hiç dinlemediğim veya bilmediğim bir şiir değildi de, bu sefer kendisine çeken Barış Özcan'ın seslendirmiş olmasıydı. "Terhane" adlı youtube kanalının "Şairler" bölümünün 2. sezon 4. bölümünün konuğuymuş Barış Özcan... Böyle bir youtube kanalından haberim yoktu yani öncesinde ama bundan sonra takip edebilirim diye düşünüyorum şimdi...

Şiire tekrar dönecek olursak yeniden, en sevdiğim şiirlerden biridir diyebilirim. Her sözünü ayrı dikkatle dinlememiz gereken cinsten... En sevdiğim yerine gelince, diyor ki Charles Bukowski;


Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini. 
Hayat rahat ve anlayışlı insanlarla 

Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel... 


Ve unutma; aynı dili konuşanlar değil 

 aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir...


Hayatın sırrı aslında bu cümlelerde saklı bence, yaşamımızda bizi sıkan üzen geren, fazlasıyla inciten
ve davranışlarına hiç özen göstermeyenler hayatımızdan çıkma zamanı gelmişse çıkmalıdır. Oysa biz, seviyoruz diyerek bizi yakan yıkan karşı cinslerimize senelerce tahammül ediyoruz ve kendimizden veriyoruz. Kimse için değişmemeli ve kimseyi de değiştirmemeliyiz unutuyoruz.

Yakın zamanda bir gönül ilişkim olmadı böyle ama gözlemlediğim üzere elbet devam edebilmekte; gerek çevremizde, gerekse dizilerimizde... Hayat acı değil aslında, ona acısını fazla katan bizleriz diyorum tekrardan... :)

Bu şiir benden size gelsin, sevgilerimle... :)

28 Şubat 2019 Perşembe

Sırça Fanus, Virgül, Seven Sisters - #didemingozunden


Bir kitap, bir albüm ve bir film ile geldim, yine Didemin Gözünden yorumlarımı yapmaya... 2019'un ilk kitap müzik ve film incelemesini yapıyorum bu arada, böyle nasip oldu bu bloğuma... :) 

Şubat beni yordu da geçti ama uğurluyoruz ya çok şükür, bir rahatlamış haldeyim bugün. Ama kafamı uykudan toparlayamadım gün boyu, Şubat 2019'u uğurlama yazımı bu bloğumdan yazıyorum.

Bu yazımın konuları Şubat 2019'da Okuyup beğendiğim bir kitap, en severek dinlediğim bir albüm ve severek izlediğim bir film oldu... Bir Kitap, Bir Albüm, Bir Film sizlerle. (:


Bir Kitap; Sırça Fanus - Sylvia Plath


2018'in sonunda kendime yılbaşı hediyesi aldığım kitaptı Sırça Fanus. Sylvia Plath'ı çok duymuştum daha öncesinde ama gel gelelim okuma fırsatı bulamamıştım... Geçen hafta okudum bitirdim ve sonuç olarak beklentim daha değişikti ama bambaşka bir hikaye buldum karşımda...

Amerikan edebiyatının melankolik prensesi diye adlandırılmış yazarımız ve benim onu ilk tanıma fırsatını ele geçirdiğim bu kitabında da melankolik hal içinde bir genç kızımızın yaşadığı ruhsal hezeyanlarını okuyoruz. Kitabın en sevdiğim yanı, kadınları erkekler karşısında alt tabakada bulunmaya iten toplumsal düzenlere karşı haklı cümleleriydi. Okudukça birilerinin laflarıyla rahatlarsınız ya hani, hoşuma gitti bu durum! 

Sylvia Plath, kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı bu kitabı ölümünden bir ay önce başka bir isim altında yayımlatabilmiş, 1963 yılında.. O döneme göre okunduğunda ciddi anlamda güzel tespit ve içsel durumlara sahip sanırım. Bir başyapıt olarak adlandırılıyor, bir noktada hakları da var ama beni en çok anlatımı şaşkınlığa uğrattı diyebilirim...

Birkaç alıntı ile bizim Türkiye'nin toplumsal düzen içinde en önemli sorunlarına bir ses olabilmiş gibi gördüğüm noktalardan örnek vermek istiyorum öncelikle, şu alıntım gibi;
  
El değmemiş bir kız olup yine el değmemiş bir erkekle evlenmek hoş bir şey olabilirdi ama ya adam evlendikten sonra birdenbire Buddy Willard'ın yaptığı gibi aslında el değmemiş biri olmadığını itiraf ederse ne olacaktı? Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz, öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu. (Sayfa 85)

Bir diğer değinmek istediğim bu kitaba dair, melankolik fikirlerinin sizin içinize işliyor olabilmesi. Sorgularken buldum ben kendimi resmen, kendi içimdeki hesaplaşmalara benzettim ve bana bazı yerlerde ağır bile geldi Sylvia Plath'ın olumsuz görüşleri. Netlik yoktu sonra, "gerçekçi miydi, yoksa yarım kalmış gibi hissetmem normal mi?" derken buldum kendimi ara ara. Ne sürecin başında, ne sonunda ne de ortasında, kendi gel-gitleri içinde savrulan kızımıza sonucunda ne olduğunu anlatmıyordu. Böyle kitapların bilerek yazıldığını düşününce de, ben bundan daha fazlasını arıyorum galiba okuduğum kitaplarda diyorum.

Evet, kitabı beğendim. Değişikti, yorumları sizin de kendinizi yorumlamanızı sağlıyordu ama bir o kadar da kitabın anlardan anlara geçişleri benim için uygun değildi. İçsel dünyamda en çok Şubat ayının o kitabı okuduğum dönemde, iç sıkıntıma eşlik etti gibi oldu. Oradan oraya geçebilir halde olmama rağmen üstelik, ağır geldi bu değişken haller sanki... Melankolinin dibine vurulan bu Sırça Fanus'taki gibi diğer kitapları da böyle mi, diye merak etmedim değil. Başka bir kitapta yine görüşürüz gibime geliyor, Sylvia Plath ile... :)

Okudunuz mu bu kitabı, siz ne düşündünüz Sırça Fanus ve Sylvia Plath hakkında; bana yorum yaparsınız inşallah...

Virgül - Gökhan Türkmen



Şubat ayında en çok Gökhan Türkmen'in albümündeki üç şarkıyı dinledim; İhtimaller Perisi, Masal Olsa, Unuturum Ben... Üçü de birbirinden güzel ve ilki hariç diğer ikisi Şubat ayında yayınlanmış bir parça ve hepsi bu albüme ait... 

İhtimaller Perisi, Aralık 2018'de çıkan bir şarkı idi ama Virgül albümünün ilk şarkısı imiş aslında. 4 Şubat'ta da diğer iki şarkısı çıktı ve dinlediğimde aynı şeyi hissettim ben de yorumlarda bulunanlar gibi; mırıldadığı şarkı oluyor Gökhan Türkmen'in sanki... Mırıldasa dinlenir, o derece seviyoruz Gökhan Türkmen'i. :) 

İnternet haberlerinde, Gökhan Türkmen virgül'ü tamamladı diye yazmışlar. Ne güzel bir metafor değil mi ama?? (: Bir de Harun Kolçak'a ithaf ettiği söyleniyor bu albümü, Harun Kolçak'ın da ruhu şad olsun... 

Bu üç şarkı içinde en sevdiğim de oldu bu arada, Ben Unuturum şarkısının sözlerini de epey sevdim ama en çok Masal Olsa şarkısını dinledim. İlk sözleri anlıyor halde başlıyor, en sonunda da şu cümleleriyle öğüt veriyor resmen;

Hayat diz çöktürse de seni her gün
Elini uzatacak biri bir gün
Bozduğun yeminler hep geride kalan
Hayal olsa
Yalan olsa
Masal olsa...

Emeğine kalemine sesine sağlık diyorum işte, akustik de yapar yakında tadından dinlenmez valla!! (Bayıla bayıla dinlenir.)

Seven Sisters


Şubat 2019'da izlediğim en iyi filmde sıra, Seven Sisters filminde... :) 

Gelecekte kıtlık döneminde, devletin her ailenin  çocuk sahibi olma hakkını bir yasa ile tek çocuğa indirgemesi sonucu; her aileden bir çocuk bırakılmak üzere, çocuklar uyutulmaya götürülüyor. Bu dönemde kızının yediz doğurup öldüğü baba, torunlarına kıymaktansa onların benzerliğini kendi leyhlerine kullanıyor ve onları tek bir isimle hayatta kalmak üzere örgütlüyor. Öyle ki 30 yaşlarına kadar başarı ile sürdürüyor da bu 7 kız kardeş bu durumu... 

Seven Sisters, 7 Kız Kardeş olarak çevrilmemiş ama Türkçe'mize. Yedinci Hayat demişler nedense. Derim ki, siz yanlış çevirilen bu ismine bakıp da yabana atmayın. Çok güzel bir film, izlemeden geçmeyin... :) 


Film tavsiyemizi de verdiğimize göre, Şubat'ı seve seve uğurladığımı söyleyerek; Mart başını pek sevmesem bile, onu da dört gözle beklediğimi söyleyebilirim... Şubat beni üzdü epey de gidiyor işte, Mart evlerimize ve kalplerimize güneş açtırsın inşallah! :) 

Daha çok yazıp daha çok okuduğum bir ay olur inşallah Mart, daha çok görüşürüz burada. Sevgilerimle... (:

14 Aralık 2018 Cuma

Andersen Masalları, 5 Film, UTC - #didemingozunden


Bir kitap, bir dizi ve 5 film ile karşınızdayım bugün, Didemin Gözünden diyerekten... :) Epeydir yoktum, ben çok yazmayı özlemiştim yine buraya. Yazamadığım zaman diliminde birçok film izledim, bir yabancı dizi bitirdim, bir Türk dizimiz final verdi (ki o bu yazımda bahsettiğim konulardan biri), bir de yeni bir yabancı diziye başladım... İzlemek ve de onların dünyasına akmak güzel ama bu yazımda aktığım dizilerde Yılbaşı temaları hakim çoğunlukla, sevgilerimle... :) 

Andersen Masalları


Bizim küçüklüğümüzden beri çizgi filmlerde veya filmlerde izlediğimiz masalları, büyüdükçe okumaya başladığımızda hiç öyle olmadığını görmek üzücü... İnternette, bildiğimiz masalların gerçek hallerini okumak ne kadar hayret edici idiyse de, okuduğum kitaplardan farklısını bulmayı diliyordum galiba...


Geçen hafta Andersen Masalları'nın birkaç tanesinin toplanmış halinin basıldığı, Say Yayınları'nın kitabını okudum. Nereden almıştık, bu kitap nasıl elimize geçmişti hatırlamıyorum. O kadar zamandır okunmamı bekliyordu ki, okumak bu seneye nasip oldu. Dünyanın En Güzel Masalları kitabı yazıyor üstünde ama ben o kadar zevk alamadım bu kitaptan. 

Andersen Masalları, Hans Christian Andersen adlı yazarın masalları... Bunlara hangi masallar dahil derseniz; Kurşun Asker, Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız, Küçük Deniz Kızı, Papatya gibi masallar...

Benim küçüklüğümden beri en sevdiğim çizgi film karakterlerinden biri, Çirkin Ördek Yavrusu idi ama gerçeği daha durgun ve de soğuk bir hikayeden ibaretmiş meğer... Sonra Küçük Deniz Kızı hikayesi, bizim bildiğimiz sevgi dolu bir hikaye idi hani? Bambaşka bir hikaye imiş, beni en çok o hayal kırıklığına uğrattı zaten... :(

Bilmiyorum bu masallar hikayesi çok ayrı bir yerde benim için; masallardan uyarlama yapılmasın veyahut ben bir daha masalların gerçeklerini okumayayım en iyisi... Gerçek Hansel ve Gretel masalının, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'in internete de yayılan gerçek sonları beni mutlu etmiyor! Ben mutlu sonları seviyorum, pespembe dünyaları ve iyilerin hep kazandığı masalları... :)


5 Film; 5 Yılbaşı Filmi...


Kasım 2018'de, yani geçen ay, 5 adet yılbaşı filmi izledim. Bir tutku bende, yılbaşına doğru geçirdiğimiz zaman dilimleri... :) 

Umutlar, hayaller ve planlar; her biri bu dönemlerde daha güzel ve daha özgün benim için. Yeni yıl, yeniden başlayabilmeyi ve umutlarla sarmalanmayı çağrıştırıyor bana. Yabancı filmlerde bu hayal dünyası gibi süslenen evlere, kara bulanan sokaklara hevesle bakıyorum... Tabii ki filmlerden biliyoruz o güzellikleri ama ben küçükken bizim okulumuzda da kutlanırdı yılbaşları. Okulumuzu süslemek, eski yılı göndermek ve yeni yılı karşılamak için yapılan planlamalarda bulunmak; müthiş bir duyguydu benim için ve hala da öyle...

Ayağa kalktığım bir zaman diliminde, filmlerde gördüğüm bu hayal dünyalarının içinde bulunmayı ve ortak paydada güzel bir kutlama yapabilmeyi umuyorum sevdiklerimle oralarda da... Onun haricinde evimizde kutluyoruz biz de; bir senenin bitip, bir başka senenin başlamasını, sade bir yemekle... Noel diyor yabancılar, Christmas diyorlar; hepsi ayrı kültürler. Biz her sene, eski senenin gidip yeniden bir takvime başlamamızı kutluyoruz ülkemizde. Bu bile benim için enerji yüklemesi gibi işte... :)


Gelelim Kasım 2018'de izlediğim 5 Yeni Yıl Temalı filme;

İlki The Christmas Chronicles idi, 2018 yapımı bir Netflix filmi; siz noel babaya inanıp da, hiç göremez iken izini süren bir çocuk olsanız ve bir gün Noel babanın izine rastlasanız ne yapardınız? Bir abi-kardeş, yılbaşı arifesinde Noel babayı hediyelerini dağıtırken iş üstünde yakalıyorlar. Sihirler alemine giriş başlıyor onlar için. Öylesine eğlenceli ve tüm dünya çocuklarını hediyesiz kalmaktan kurtarmaya adanmış bir serüvenin içinde buluyorlar ki kendilerini, çoğu sahnede ben de orada olmayı istedim doğrusu... :)

Noel baba rolünde, Kurt Russel var ki; öylesi yakışmış bu role! :) Yeğenim bensiz, ben onsuz izlemişiz ama öyle sevmişiz ki ikimizde; birkaç hafta önce beraber de izledik açıp... Tavsiye ederim, o yeni yıl ve karla dolu aranan pespembe dünyayı yaşatıyor sizlere. Bana yaşattı yine doğrusu. Kış mevsimini sevmiyor olsam bile, böyle filmleri çok seviyorum işte! :)

The Princess Switch; 2018 yapımı, bir Netflix filmi. Başrollerinde, Disney Channel filmlerinden tanıdığımız Vanessa Hudgens var ve de benim bu filmle tanıdığımı düşündüğüm Sam Palladio. Ama nedense bir o kadar da tanıdık geliyor bana... Film çok eğlenceli idi bana göre. :) Klasik gelebilecek derecede bir benzeri olan konusu var; kraliyet prensesi olmaya aday kızımız, kendi benzeri olan pastacıya 3 günlük yer değiştirme teklif ediyor. Zira istediği prenses olmak değil, normal yaşayabilmek. Bizim pastacı kızımız ise, 3 günlük rolünde aşkı buluyor. Esas kraliyet prenses adayımız da, kendi aşkını pastacı rolünde iken buluyor. :) Evet basit gelebilir konusu ama diğer benzerlerinden daha eğlenceli ve de konu işlenişi beklenmedikti benim için yine de... :)

The Holiday Calendar; Türkçeye dümdüz çevirir isek, Tatil takvimi diyebiliriz. Yılbaşı haftasında büyükannesinden hatıra kalan antika bir takvimin, dedesi tarafından kendine hediye edilmesi ile kendisini sihirli olayların içinde bulan başrol kızımızın hayatı yılbaşında değişiyor. Hem eğlenceli, hem de düşündürücü bir filmdi. Hayatınızı değiştirmek için, fırsatları beklemeyin; siz yaratın diyordu resmen. Katerina Graham, The Vampire Diaries dizisinden de çok sevdiğim bir oyuncu idi. İlk defa bir filmde izledim, oyunculuğun yakıştığı kadınlar var resmen. Öyle güzel filmlerden biri idi benim için işte, güzel vakit geçirten cinsten... :)

A Christmas Prince (Noel Prensi); Prens koltuğuna geçmek istemeyen prensimiz, Kralın ölümü ile kayıplara karışmış ve onun hakkında haber yapmak da kendini geliştirme fırsatını ele geçiremeyen gazeteci kızımıza nasip olmuş... Gizlilikle dolu bir noel zamanında, hem aşkı buluyor hem de kendi fırsatlarını kendisi oluşturması gerektiğini öğreniyor esas kızımız... Bu film, "Görünen her zaman doğru olmayabilir!"i de öğretiyordu. Farkettim de, Noel temalı romantik filmlerin her birinde bir "fırsatların oluşmasını bekleyen, cesaretsiz" başroller var. Her bir romantik film yapımcısı, benim gibi yılbaşını fırsat olarak görüyor demek ki; planlar, programlar ve de hayaller için... Belki de öyle görmek istiyoruz ya da... :) Olur mu olur!

A Christmas Prince: Royal Wedding; Noel Prensimizin, müstakbel prensesimiz ile kraliyet düğününün filmi. Bence kesinlikle ilk filmden daha güzel ve de eğlenceli idi. Tamam fırsatları oluşturmayı öğrendik öğrenmesine ama bu filmde de "hayatının yönetimini başkalarına verirsen neler olur'u" öğreniyoruz. Bence böyle idi bu filmin de içeriği. :)

Ne film anlatasım varmış, pes artık bana! =)


UTC: Ufak Tefek Cinayetler, Final Yaptı...


1,5 senelik yayın hayatına veda eden bir dizimiz var sırada... :) Başlığa ismini sığdırabilmek için UTC dedim ama twitter'da böyle göre göre de bu ismine çok alıştım ben. Benim gibi twitter'ın kısıtlı harf kullandırma politikası gereği, bu kısaltmasına alışan birçok kişi olduğuna da eminim...

Ufak Tefek Cinayetler; oyuncu kadrosu ve klişe senaryolardan uzak senaryosu ile gönüllerimizde taht kurdu bu iki senede... Gerçek anlamda artık klasikleşmiş konulardan uzaklaşmaya ihtiyacımız vardı! Bizi herkesten şüphelenmeye sevk etti ise de, bir o kadar da ufkumuzu geliştirdi ve heyecanlandırdı fragmanları ile.. Ben daha çok aşk ve daha çok akışında sıkıntıya sokmayan bir dizi bekliyordum bir ölçüde, bu yüzden beni ikinci sezonunda daha tatmin eden bir senaryoya sahipti ve bu hafta Salı günü final yaptı...

Kadınların birbirlerinin kuyusunu kazmakta, -aşk uğruna- böylesi delirmiş olduğu bir filmi izlemek başlarda güzeldi; sonra iş beklemediğimiz boyutlara ulaştı! O kız onu yapmaz dediğimiz kişiler daldı entrikaların içine. Ama en baştan beri, her ne kadar karakterimizi çok kez salak yerine koydularsa da, "Oya" karakteri birçoğumuz için vazgeçilmez oldu...


Birçok kaçırdığım bölümü olmasına rağmen, izlemekten vazgeçmediğim bir dizi oldu UTC benim için de... İkinci sene daha çok "Merve" karakterini sevdim ve her ne kadar rolünü çok layıkıyla yaptı ise de; Arzu karakterinin en değişmez karakterini değiştiren senariste, ikinci sezon için darıldım...

Merve, en esaslı kızımız! Çizgisini bozmayan ama bir o kadar da mutlu sona en çok yakışan karakterlerimizdendi. Oya ile Serhan'ın mutlu sonu yaşamasından çok, Merve'nin gençlik aşkı Kerim ile mutlu sona kavuşmasına çok mutlu oldum ben. :) (Bakınız, üstteki fotoğrafta kavuşma anları!)

Gelgelelim; her şey tatlıya bağlandı ama bunun bu kadar çabuk yapılmasını da istemezdim. İki sezon boyunca, tam tıkırında giden diziyi, son bölümünde iyiye güzele bağladılar ve herkes dersini aldı. Ama eksik kalan yanı, biraz daha o yolda giderken karakterlerimizi görmek gerektiğiydi. Birbirleriyle daha bağlantılı şekilde çözmelerini görsek, çok çabuk barışmışlar ve birbirlerini geçmişteki hatalarıyla kabul etmeleri bu kadar çabuk olabilecekken yaşanan onca öfkeler boşaymış, gibi hissettirmezdi. Ki dizinin konuları itibariyle, birbirlerine kızmakta ve de öfkelenmekte hiç haksız değillerdi sözde! (:

Velhasıl; bir diziyi "Yaprak Dökümü"ne döndürmeden bitirmiş olmanın, haklı gururunu da yaşıyorum ama keşke birkaç bölüm daha oynayıp "Ufak Tefek Cinayetler" ismini basitleştirmeden final yapsalardı diyor ve böyle kaliteli klişeden uzak senaryoların darısı başımıza diyorum... :)

Sevgilerimle...