bir dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2018 Cuma

Andersen Masalları, 5 Film, UTC - #didemingozunden


Bir kitap, bir dizi ve 5 film ile karşınızdayım bugün, Didemin Gözünden diyerekten... :) Epeydir yoktum, ben çok yazmayı özlemiştim yine buraya. Yazamadığım zaman diliminde birçok film izledim, bir yabancı dizi bitirdim, bir Türk dizimiz final verdi (ki o bu yazımda bahsettiğim konulardan biri), bir de yeni bir yabancı diziye başladım... İzlemek ve de onların dünyasına akmak güzel ama bu yazımda aktığım dizilerde Yılbaşı temaları hakim çoğunlukla, sevgilerimle... :) 

Andersen Masalları


Bizim küçüklüğümüzden beri çizgi filmlerde veya filmlerde izlediğimiz masalları, büyüdükçe okumaya başladığımızda hiç öyle olmadığını görmek üzücü... İnternette, bildiğimiz masalların gerçek hallerini okumak ne kadar hayret edici idiyse de, okuduğum kitaplardan farklısını bulmayı diliyordum galiba...


Geçen hafta Andersen Masalları'nın birkaç tanesinin toplanmış halinin basıldığı, Say Yayınları'nın kitabını okudum. Nereden almıştık, bu kitap nasıl elimize geçmişti hatırlamıyorum. O kadar zamandır okunmamı bekliyordu ki, okumak bu seneye nasip oldu. Dünyanın En Güzel Masalları kitabı yazıyor üstünde ama ben o kadar zevk alamadım bu kitaptan. 

Andersen Masalları, Hans Christian Andersen adlı yazarın masalları... Bunlara hangi masallar dahil derseniz; Kurşun Asker, Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız, Küçük Deniz Kızı, Papatya gibi masallar...

Benim küçüklüğümden beri en sevdiğim çizgi film karakterlerinden biri, Çirkin Ördek Yavrusu idi ama gerçeği daha durgun ve de soğuk bir hikayeden ibaretmiş meğer... Sonra Küçük Deniz Kızı hikayesi, bizim bildiğimiz sevgi dolu bir hikaye idi hani? Bambaşka bir hikaye imiş, beni en çok o hayal kırıklığına uğrattı zaten... :(

Bilmiyorum bu masallar hikayesi çok ayrı bir yerde benim için; masallardan uyarlama yapılmasın veyahut ben bir daha masalların gerçeklerini okumayayım en iyisi... Gerçek Hansel ve Gretel masalının, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'in internete de yayılan gerçek sonları beni mutlu etmiyor! Ben mutlu sonları seviyorum, pespembe dünyaları ve iyilerin hep kazandığı masalları... :)


5 Film; 5 Yılbaşı Filmi...


Kasım 2018'de, yani geçen ay, 5 adet yılbaşı filmi izledim. Bir tutku bende, yılbaşına doğru geçirdiğimiz zaman dilimleri... :) 

Umutlar, hayaller ve planlar; her biri bu dönemlerde daha güzel ve daha özgün benim için. Yeni yıl, yeniden başlayabilmeyi ve umutlarla sarmalanmayı çağrıştırıyor bana. Yabancı filmlerde bu hayal dünyası gibi süslenen evlere, kara bulanan sokaklara hevesle bakıyorum... Tabii ki filmlerden biliyoruz o güzellikleri ama ben küçükken bizim okulumuzda da kutlanırdı yılbaşları. Okulumuzu süslemek, eski yılı göndermek ve yeni yılı karşılamak için yapılan planlamalarda bulunmak; müthiş bir duyguydu benim için ve hala da öyle...

Ayağa kalktığım bir zaman diliminde, filmlerde gördüğüm bu hayal dünyalarının içinde bulunmayı ve ortak paydada güzel bir kutlama yapabilmeyi umuyorum sevdiklerimle oralarda da... Onun haricinde evimizde kutluyoruz biz de; bir senenin bitip, bir başka senenin başlamasını, sade bir yemekle... Noel diyor yabancılar, Christmas diyorlar; hepsi ayrı kültürler. Biz her sene, eski senenin gidip yeniden bir takvime başlamamızı kutluyoruz ülkemizde. Bu bile benim için enerji yüklemesi gibi işte... :)


Gelelim Kasım 2018'de izlediğim 5 Yeni Yıl Temalı filme;

İlki The Christmas Chronicles idi, 2018 yapımı bir Netflix filmi; siz noel babaya inanıp da, hiç göremez iken izini süren bir çocuk olsanız ve bir gün Noel babanın izine rastlasanız ne yapardınız? Bir abi-kardeş, yılbaşı arifesinde Noel babayı hediyelerini dağıtırken iş üstünde yakalıyorlar. Sihirler alemine giriş başlıyor onlar için. Öylesine eğlenceli ve tüm dünya çocuklarını hediyesiz kalmaktan kurtarmaya adanmış bir serüvenin içinde buluyorlar ki kendilerini, çoğu sahnede ben de orada olmayı istedim doğrusu... :)

Noel baba rolünde, Kurt Russel var ki; öylesi yakışmış bu role! :) Yeğenim bensiz, ben onsuz izlemişiz ama öyle sevmişiz ki ikimizde; birkaç hafta önce beraber de izledik açıp... Tavsiye ederim, o yeni yıl ve karla dolu aranan pespembe dünyayı yaşatıyor sizlere. Bana yaşattı yine doğrusu. Kış mevsimini sevmiyor olsam bile, böyle filmleri çok seviyorum işte! :)

The Princess Switch; 2018 yapımı, bir Netflix filmi. Başrollerinde, Disney Channel filmlerinden tanıdığımız Vanessa Hudgens var ve de benim bu filmle tanıdığımı düşündüğüm Sam Palladio. Ama nedense bir o kadar da tanıdık geliyor bana... Film çok eğlenceli idi bana göre. :) Klasik gelebilecek derecede bir benzeri olan konusu var; kraliyet prensesi olmaya aday kızımız, kendi benzeri olan pastacıya 3 günlük yer değiştirme teklif ediyor. Zira istediği prenses olmak değil, normal yaşayabilmek. Bizim pastacı kızımız ise, 3 günlük rolünde aşkı buluyor. Esas kraliyet prenses adayımız da, kendi aşkını pastacı rolünde iken buluyor. :) Evet basit gelebilir konusu ama diğer benzerlerinden daha eğlenceli ve de konu işlenişi beklenmedikti benim için yine de... :)

The Holiday Calendar; Türkçeye dümdüz çevirir isek, Tatil takvimi diyebiliriz. Yılbaşı haftasında büyükannesinden hatıra kalan antika bir takvimin, dedesi tarafından kendine hediye edilmesi ile kendisini sihirli olayların içinde bulan başrol kızımızın hayatı yılbaşında değişiyor. Hem eğlenceli, hem de düşündürücü bir filmdi. Hayatınızı değiştirmek için, fırsatları beklemeyin; siz yaratın diyordu resmen. Katerina Graham, The Vampire Diaries dizisinden de çok sevdiğim bir oyuncu idi. İlk defa bir filmde izledim, oyunculuğun yakıştığı kadınlar var resmen. Öyle güzel filmlerden biri idi benim için işte, güzel vakit geçirten cinsten... :)

A Christmas Prince (Noel Prensi); Prens koltuğuna geçmek istemeyen prensimiz, Kralın ölümü ile kayıplara karışmış ve onun hakkında haber yapmak da kendini geliştirme fırsatını ele geçiremeyen gazeteci kızımıza nasip olmuş... Gizlilikle dolu bir noel zamanında, hem aşkı buluyor hem de kendi fırsatlarını kendisi oluşturması gerektiğini öğreniyor esas kızımız... Bu film, "Görünen her zaman doğru olmayabilir!"i de öğretiyordu. Farkettim de, Noel temalı romantik filmlerin her birinde bir "fırsatların oluşmasını bekleyen, cesaretsiz" başroller var. Her bir romantik film yapımcısı, benim gibi yılbaşını fırsat olarak görüyor demek ki; planlar, programlar ve de hayaller için... Belki de öyle görmek istiyoruz ya da... :) Olur mu olur!

A Christmas Prince: Royal Wedding; Noel Prensimizin, müstakbel prensesimiz ile kraliyet düğününün filmi. Bence kesinlikle ilk filmden daha güzel ve de eğlenceli idi. Tamam fırsatları oluşturmayı öğrendik öğrenmesine ama bu filmde de "hayatının yönetimini başkalarına verirsen neler olur'u" öğreniyoruz. Bence böyle idi bu filmin de içeriği. :)

Ne film anlatasım varmış, pes artık bana! =)


UTC: Ufak Tefek Cinayetler, Final Yaptı...


1,5 senelik yayın hayatına veda eden bir dizimiz var sırada... :) Başlığa ismini sığdırabilmek için UTC dedim ama twitter'da böyle göre göre de bu ismine çok alıştım ben. Benim gibi twitter'ın kısıtlı harf kullandırma politikası gereği, bu kısaltmasına alışan birçok kişi olduğuna da eminim...

Ufak Tefek Cinayetler; oyuncu kadrosu ve klişe senaryolardan uzak senaryosu ile gönüllerimizde taht kurdu bu iki senede... Gerçek anlamda artık klasikleşmiş konulardan uzaklaşmaya ihtiyacımız vardı! Bizi herkesten şüphelenmeye sevk etti ise de, bir o kadar da ufkumuzu geliştirdi ve heyecanlandırdı fragmanları ile.. Ben daha çok aşk ve daha çok akışında sıkıntıya sokmayan bir dizi bekliyordum bir ölçüde, bu yüzden beni ikinci sezonunda daha tatmin eden bir senaryoya sahipti ve bu hafta Salı günü final yaptı...

Kadınların birbirlerinin kuyusunu kazmakta, -aşk uğruna- böylesi delirmiş olduğu bir filmi izlemek başlarda güzeldi; sonra iş beklemediğimiz boyutlara ulaştı! O kız onu yapmaz dediğimiz kişiler daldı entrikaların içine. Ama en baştan beri, her ne kadar karakterimizi çok kez salak yerine koydularsa da, "Oya" karakteri birçoğumuz için vazgeçilmez oldu...


Birçok kaçırdığım bölümü olmasına rağmen, izlemekten vazgeçmediğim bir dizi oldu UTC benim için de... İkinci sene daha çok "Merve" karakterini sevdim ve her ne kadar rolünü çok layıkıyla yaptı ise de; Arzu karakterinin en değişmez karakterini değiştiren senariste, ikinci sezon için darıldım...

Merve, en esaslı kızımız! Çizgisini bozmayan ama bir o kadar da mutlu sona en çok yakışan karakterlerimizdendi. Oya ile Serhan'ın mutlu sonu yaşamasından çok, Merve'nin gençlik aşkı Kerim ile mutlu sona kavuşmasına çok mutlu oldum ben. :) (Bakınız, üstteki fotoğrafta kavuşma anları!)

Gelgelelim; her şey tatlıya bağlandı ama bunun bu kadar çabuk yapılmasını da istemezdim. İki sezon boyunca, tam tıkırında giden diziyi, son bölümünde iyiye güzele bağladılar ve herkes dersini aldı. Ama eksik kalan yanı, biraz daha o yolda giderken karakterlerimizi görmek gerektiğiydi. Birbirleriyle daha bağlantılı şekilde çözmelerini görsek, çok çabuk barışmışlar ve birbirlerini geçmişteki hatalarıyla kabul etmeleri bu kadar çabuk olabilecekken yaşanan onca öfkeler boşaymış, gibi hissettirmezdi. Ki dizinin konuları itibariyle, birbirlerine kızmakta ve de öfkelenmekte hiç haksız değillerdi sözde! (:

Velhasıl; bir diziyi "Yaprak Dökümü"ne döndürmeden bitirmiş olmanın, haklı gururunu da yaşıyorum ama keşke birkaç bölüm daha oynayıp "Ufak Tefek Cinayetler" ismini basitleştirmeden final yapsalardı diyor ve böyle kaliteli klişeden uzak senaryoların darısı başımıza diyorum... :)

Sevgilerimle...


20 Kasım 2018 Salı

Dora, Gossip Girl, 3Y1T - #didemingozunden



Merhaba, yine ben. Biraz ara verdikten sonra, Didem'in Gözünden'e yeniden döndüm. Ve bu sefer bir kitap, bir dizi film, bir de youtube programı ile karşınızdayım. İyi okumalar... :)

Dora: Freud'a Kafa Tutan Kız - Lidia Yuknavitch



Bu sene okuduğum en ilginç kitaplardan biri, Dora oldu bence... Çok eğlenerek okudum diyemem ama 14 günün sonunda bitirdiğimde, nihayet "neyse, bir şeyler öğrenmiş oldum en azından." da dedim... 

Sigmund Freud'un tezlerinin birçoğuna dair, bir kitapta çıkarımlar yapabilmek güzeldi. Net olarak hikayeyi sizlere anlatmayacağım ama Dora, Sigmund Freud'un hastası imiş. Küçüklüğünde anne ve babasıyla doğru bağ kuramamış ve tacize uğramış bir kız. Söylenenlere göre de Dora, Freud'un çalışmalarında ismini baya duyuranlardan olmuş. Öyle ki onun vakası, Dora Vakası olarak kayıtlara geçmiş... Hikayenin bir kısmını buradan da okuyabilirsiniz. Merak ederseniz de, bu iki isim hakkında bir sürü makale var zaten internette... 

Ben hikayeye dair, ne çok sevdim diyebilirim ne de çok sevmedim... Dora'nın hikayesi kesinlikle ikilemde bırakıyor. Lidia Yuknavitch'in yazdığı kitapta, sebepler o kadar fazla açıkta bile olsa; biraz yüzeysel kaldığını söylememiz lazım. Şiddete ve cinsel eğilimlere yatkın olan bir kızımız var ve kendini çözümlemeye çalışırken, Freud dahil etrafındakileri de yakıyor her zaman. Evet, onunki haklı bir meydan okuma diyor kimisi; ama bir o kadar da bazı noktalarda Dora'nın başa çıkma yöntemlerinin tasvir edilişleri korkunçtu. En çok şiddete eğilimi korkuttu beni, sebep aramamak lazım diyebilirsiniz; ama kitapta bunun sebebini de daha açıklayıcı şekilde okumak isterdim.

Psikolojik bir vakaya dair olması ve okuyucu yorumlarında da yazan popüler kültüre dair açılımlarını bulabileceğiniz yanı açısından okumak isteyenlere öneririm. Ama bir o kadar, küfürlerle ve gerçeklik konusunda olumsuz ayrıntılara ve olaylara takılı kalmaya meyilli (ben gibi) kişilerin de okumamasını tavsiye ederim. Öğrettiği yanlardan çok, yorduğu yerler oldu beni... Büyüme ve gelişim döneminde, anne ve babasıyla doğru sevgi bağını kuramamış bir kız çoğunun, hangi boyutlarda kaçınılamaz gidişatlar yaşayabileceğini söylüyor daha çok bence. 

Bana göre anlatımda çok eksiklikleri vardı, gerçek eksikliklerden bahsediyorum... Gerçi bu eksikliği de internet makalelerinde, Freud gözünden okuyunca anlayabiliyoruz. Ama ilk defa böyle bir vakayı duyanlar için, gerçekten kafa karıştırıcı bir kitap diyebiliriz. Beni sarıp sarmalayan tek noktası, gördüğü sevgilerden sonra değişim görebilmesi oldu. Psikolojik boyuttan, olabildiğince basit yaklaşıyorum tabii ki; sevgisizliğin ve ilgisizliğin, bir çocuk üzerinde verdiği boyut korkunç. April Yayınlarının kitaplarını çok seviyorum ama bu kitap okuduğum en ilginci oldu, diye de yazmak istedim!


Gossip Girl (Dedikoducu Kız)



Gossip Girl'ü baştan sona izleme kararı alarak, 2018 Ağustos ayında izlemeye başladım bu sefer. Henüz final bile yapmamışken ve yabancı dizi yayınlanan kanallarda da yayınlanırken, aralıklarla denk geliyor ve takip etmeye çalışıyordum. Tek bir bölüme dahi denk gelsem, zevk alıyordum. Ama şimdi karakterleri iyice çözümledim... Başlarda en sevdiğim karakter Dan ve Serena idi. Ama şimdi işler değişti... :)

Ekim 14'de Antalya'dan Bursa'ya geldiğimizde 2.sezonda idim, şimdi 5.sezondayım... 11 Eylül'de yine Antalya'ya gidince; birkaç bölüm orada da izlemiş ve sonra da yarım bırakıp dönmüştüm... Döndüğümden beri 2 haftada bir sezon bitti diyebilirim.

Yazısını yazmak farz oldu bir kere; sabah kahvaltılarından sonra çay keyfimde, bazen boş anlarda, bazen de bilhassa boşaltılan zaman dilimlerimizde, örgü eşliğinde keyifle izlenen dizilerimden yalnızca biri bu sıra... 

One Tree Hill'i en son bu kadar heyecanla takip etmiştim sanırım, ki yazısını da diğer bloğumda yazmıştım. O yazıma buradan ulaşabilirsiniz... One Tree Hill'de, iki favori karakterim vardı; Nathan ve Haley, öyle ki finale kadar bu durum ısrarla değişmemişti! Sıklıkla Brooke'a da sempati duyuyordum tabi, o da başka bir taraf... :)

Ama Gossip Girl adlı dizimizde, aksiyon -bana göre- öyle durmuyor ki; her sezon favorim değişmeye devam ediyor. İlk birkaç sezon hep Serena'yı severdim, ama Blair'in giyim tarzı ve doğal güzelliğine takılı kalırdım. Ama şimdi Blair'e hastayım. Erkek karakterleri hiç söylemiyorum! Onlar da sık sık değişmekte benim için... 

Ama gel gelelim epeydir gençlik dizisi izlemediğim için, bu eksikliğimi ancak farkedebildim; ben kendime aksiyon arıyormuşum meğer! Bu ihtiyacımı bir süredir Gossip Girl karşılıyor da... :) Belki daha nice aksiyonlu dizi-filmler vardır benim için, ama içimde bir yanımın "Bana bir şey olmasın, ama dizi izleyerek o sıkıntıyı atayım!" dediğini, Gossip Girl duymuş ve karşılarım demiş gibi... Bu durum beni mutlu ediyor ve birçok kişiye, 2006'da başlayıp 2012'de bitmiş olan bu diziye ben gibi baştan başlayıp, benimle tartışmasını ister oldum bir ara... 

Neyse ki şimdi 5. sezonun sonlarına yaklaştım. 6. sezonuna da geçip bitirdiğim zaman, One Tree Hill'e yazmış olduğum gibi bir yazı da bu diziye yazacağım diğer bloğumda. Onun da zamanı geldiğinde, bu bloğuma da bir bağlantısını koyarım... Beni sevdiğinizi biliyorsunuz! Öpücükler, Dedikoducu Kız... ;)

3 Yabancı 1 Türk


Bir süredir hiçbirini kaçırmamaya gayret ederek izlediğim Youtube programlarından sadece bir tane var, o da 3Y1T. Açılımı, 3 Yabancı 1 Türk... 


Birkaç sene öncesinde, Atv'de başlatılan "Elin Oğlu" adlı bir talkshow programı vardı. Oradaki Koreli Chaby'mizin sunumuyla, yaklaşık 1 seneyi aşkın bir süredir her videonun belirlenen konusuyla bir kültür showu yapıyorlar; 1 Amerikan, 1 Koreli, 1 Afrikalı ve 1 Türk... İlk başladığında bir urfalı vardı, sonra onunla anlaşılamadı ve yollar ayrıldı. Doğrusunu söylemek gerek, ondan sonra gelen Ekincan Şener isimli arkadaşları daha da canlandırdı programı. Esas canlılığına kavuşan program, Ekincan gitmeden önce tesadüf olarak yerine bir İtalyan'ın gelmesine sahne oldu. O da gariptir ki; Amerikalı Lui'nin yerine bir programlığına koltuğunu doldurmaya gelmişti (Michele Cedolin), sonradan o da daimi oldu... 


Şimdi kim bunlar diyeceksiniz; içlerinden bir Koreli Chaby'yi tanıyorduk, Michele de tanıdık çıktı sonradan. Sihirli Annem Kerem de dahil oldu programa. Son halinde, Türk kim diye sorulur oldu, Ekincan İtalya'ya gidince. Ben her birinin içinde bir Türk görüyor ve her birini ayrı seviyorum doğrusu... :) Programı izleyip sevecek olursanız, hiç Türk kim diye sormayacaksınız siz de bence. Zira ben sormuyorum bu sezon, her biri burada yaşamış insanlar çünkü. Amerikalı Lui burada yaşamış gençliğinde, İtalyan Michele çocukluğundan beri burada büyümüş, Chaby desen o da öyle... Ama öyle olmasalar bile, her biri bizim kültürümüzü benimsemiş ve kendilerinden de bir şeyler katmaya önem verenler insanlar... :)

Bir şans verin ve böyle özgün içeriklerin yolu daha fazla açılsın diye onları tanıyın istiyorum ben de işte. Oldum olası kültür alışverişine açık ve sevdalı oldum, bir başka ülkenin yemeğini ve özellikle de İtalyan dili, kültürü, lezzetleri ve bölgesi olarak bir ilgi duyduğumu düşünürsek; kültür programlarını daha çok seviyorum doğrusu. Kültürlenelim, kültürleşelim. Bizim hoşgörü içerisinde, gülmeye ve konuşmaya ihtiyacımız var böyle şeyleri de diyorum velhasıl... (:



Bu kadar bahsettim madem, en çok sevdiğim videolarından birini de paylaşmadan geçmeyeyim. Benim en sevdiğim marka isimlerini okudukları bölümlerdi önce. Sonra eşya isimlerine, atasözleri ve deyimlerine, yasaklarına birçok konu bulundu, hala bulunuyor da... Birkaç hafta önce, içeriklerinin en başta anlaşılamayan Türk tarafından alınma yolunda olduğu söylemişti bir de Chaby tarafından. Özgünlüğe sahip çıkılmalı ve bilinmeli ki; taklitler aslını yaşatırmış! Varın siz düşünün, Elin oğlu kadar nasıl sevdim bu programı... :)

Televizyonda böyle güzel özgün içerikler olsa ve kavgadan uzak bir Türkiye mümkün olsa biraz da, ne güzel olurdu valla! Kadın programlarında seviye ve aşırıya kaçmayan eleştirileri özledim valla. Baktım gelmiyor, ben de internete sardım valla. Konuşma programlarını seviyorum ama televizyonda pek yok aslında. Varsa yoksa kavga tartışma. Velhasıl, sağlıcakla kalın ve konuşma programlarını sevin diyorum ben de... 

Sevgilerimle... (:

9 Ağustos 2018 Perşembe

Bin Yüz Bir İnsan, The Duff, Erkenci Kuş - #didemingozunden


Merhabalar, biraz aradan sonra yine bir kitap bir film ve bir dizi ile geldim... Son okuduğum kitap, son izlediğim film ve bu yaz dizim bellediğim Türk dizisi ile... İyi okumalar. :)

Bin Yüz Bir İnsan - Aret Vartanyan

6 gün önce bitirdim bu kitabı, 3 Ağuştos 2018 günü. Başlama tarihime bakarsak (5 Temmuz 2018), bir aydan fazla sürdü. Sebebi sadece kitabın başlarda yavaş ilerlemesi değildi, okuduğum tarih aralıklarında günlerimizin hayli yoğun geçmesine de bağlıydı; şükür ki... Aret Vartanyan ile tanışma kitabıma yorumumu yazmayı es geçmedim yine de, yavaş başladı ama hızlı bitti diyebilirim. Altı çizilesi çok cümlesi olan bir kitaptı, ki okuduğum kitapları çizmeyi sevmesem bile...


Marmaris tatilimizin 5. gününde iken elimdeki, Kor Adası adlı kitabı bitirip başlamıştım okumayı bu kitabı. En çok da orada okumayı sevmiştim, otelin lobisinin balkonunda ve etrafı ara sıra izler halde iken ama tek başıma kendi köşemde (üstteki resimler, Marmaris'te çekilen resimler) ... 

Merom vermişti bu kitabı bana, sahaftan aldığını ve kendisinin de çizerek okuduğunu söyleyerek. Ki o da sevmez, okuduğu kitabı çizmesini... Hayatın içinde, kendimizi karmaşaya soktuğumuz, kendini bulma yolculuğunu kendi deneyimleriyle anlatan birinin diliyle yazılmış kitap. Ben daha fazla romansı bir dil beklerken, tek kişinin ağzından ve kitabın ortasına kadar Aret Vartanyan'ın kendini gerçekleştirme hikayesini okuyorum sanmıştım. Başta bu sebeple hayal kırıklığı yaşamış olabilirim ama çok büyük hayal kırıklığı da değil hani...

Kendi içinde hayatın içindeki rolüne hayatın bir şekilde getirmesini kabullenmiş ve de mutlu olmadığı halde bunu değiştirmeye cesaret edemeyenlerin okuduğunda; "evet ya, bu işte!" diyebileceği kitap...

Ben içerisinde bulunduğum hayatta, kendi tercihlerimden değil, sağlık durumum sebebiyle bir şeyleri gerçekleştiremedim ama onun haricinde benim bile; "aslında gerçekleştirebilirdim, hala gerçekleştirebilirim de!" dediğim bir kitap oldu... Lafı uzatmadan buraya kitaptan birkaç cümle, altını çizdiğim alıntıları bırakmak ve birkaç da resim koymak istiyorum...

Bunlardan biri şu;

"Her insan kendisini bir şekilde ifade eder. Etmezse yaşayamaz. Edemedikleri bazen patlar, başkalarının gerçeği kendi gerçeğine dönüşür." 

= Vazgeçtiklerimiz, kendimizi ifadeden kaçtığımız anlarda başlıyor aslında. Bazen size de öyle gelmiyor mu; tarihi kaçırıyoruz, ucundan tutan biz olmuyor, sadece nefes aldığımızı sandığımız bir hayat oluyor... Bunların hepsi kendimizi ifade etmekten kaçındığımız ve bazen de zorla susturulduğumuz zamanlarda gerçekleşiyor.

"Özgür olmak, özgürlük... İçi nasıl da boşaltılmış bir kavram. İçinde yaşadığımız dünyada, temel insani haklara sahip olmak bile özgürlük sayılır oldu. Temel haklar verilirken, özgürlük kazandırıldığı söyleniyor."

= İşte bu sözde çok durakladım, o kadar doğru ve o kadar üzerinde gerektiği kadar düşünmeden geçtiğimiz bir nokta ki Türkiye'de. Özgürlüğümüz bir şeylere birilerine bağlı hep. Temel haklar elimizde iken mi özgürlüktür ki, yoksa bu kavram başka bir şey miydi? diye düşündürüyor insana... Bence öyle, başka bir kavramdı özgürlük. En basitinden, internet kullanımı bile birçok şeyle kısıtlanıyor. Özgürlük diyoruz, bilgi almada bile özgürlükten yoksun yaşayabildiğimiz zaman dilimlerini gördük biz. Düşünmek gerek bunları işte...


Fotoğrafta altını çizdiğim yerlerde şu yazıyor; 

"Sen kaybederken ben kazanıyorsam, sen üzüürken ben seviniyorsam ya da senin karşında elde ettiğim üstünlükle kendimi güçlü hissediyorsam benim de kazandığım, elde ettiğim bir şey yok. Hayatlarımız ayrılık üzerine değil, birlik üzerine kurulu olduğunda hepimiz kazanır, güçlülüğü yaşarız. Ayrıma, ayrılığa dayandığında ise hepimiz elimizde ne olursa olsun güçsüzüz."


= İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, sosyal medyada veya hayatın kendi içerisinde, insanlığın ve de bizim insanlarımızın en kabul edemediği cümleler dizisi yukarıda yazıyor. Bencillik, kendi mutluluğu haricinde insanların mutsuzluğundan kendine sözde ders çıkaran ama acı seviciklikten başka bir şey yapamayanların yaşadığı bir durum hali... Diyeceğim o ki, sen kaybediyor ben kazanıyorsam, ben kaybediyor sen kazanıyorsan; bir vatan içinde kazanç senin de benim de değil. Bir arada yaşıyor isek, birileri ayrıma uğramamalı. Farklılık insanlarda olur, bu farkı gözle görünürden uzak kılmak biz insanların yapması gereken. Aret Vartanyan bana bu hisleri geçirdi cümleleri ile. Katılıyorum da diyebilirdim kısaca ama bunları da es geçmemek gerek diye ekleyeyim dedim... :)


The Duff (2015)

Birkaç gün önce Youtube'da seyrettim bu filmi. Adı gereği geciktirdiğim, önüme çıktıkça sonra izlerim ya dediğim bir filmdi. Romantik komedi ama konusu gereği, gerçekten kim Duff değildi ki dedirten bir sosyal soruna değiniyor film aslında...

The Duff, sosyal çevre içerisinde elde edilebilir görünen insan demekmiş. Sosyal alışkanlık düzeyi, diğerlerine uymayan; dış görünüşü veya çoğu kişilerin beğenmediği şeylere ilgi gösteren; kısaca günümüzde tiki olmayan ama tiki olanların yanında gezen ve tikileri elde etmek isteyenlerin aracı olarak kullandığı kişilere deniyormuş! Güzel anlattım de mi? :D Ben sevdim anlatımımı önce...

Filmi izlediğimde, sık sık kendime; "hangimiz Duff olmadık ki?", dedim. Çünkü lise ortamı bu Duff'ları dışlayanlarla doluydu. Hep bir kusursuzluk ya da görünenin iyi olması gerektiği üzerine alışılagelmiş bir kabullenilmişlik var ya, bunlar hep ondan! dedim kendimce... :)


Lisede; bizde Asosyal bulunan, çirkin, şişman veya istenilen güzellik kriterlerine uymayan kişileri dışlarlar ve onlara bir isim vermezlerdi, yer de vermezlerdi. Bu film de gösteriyor ki, yurtdışında böyle kişilere isim bile konulmuş. Filmin İmbd'deki görünümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Ne yapabiliriz derseniz; filmin sonunda şöyle bir öneri var, izleyecek veya izlemeyecek arkadaşların hepsine gelsin bu söz:

"Sonuçta konu popülerlik ya da birini elde etmek değildi. Bütün konu sana ne etiket yapıştırılırsa yapıştırılsın, kendini doğru tanımaktır. Bir Duff'ın dediğine güvenin..." :)

= Yani her yerde her koşulda, kendimizi doğru tanımak ve kendimize güvenmek büyük gereklilik! Unutmamalı...


Erkenci Kuş - Bu yaz izlediğim tek dizi...


Bu yaz tek bir dizi izliyorum, o da Erkenci Kuş. Bütün bölümlerini izledim ve gününde kaçırsam bile diğer günler izlemeye çalışıyorum... Bu yazın ortaya konulan Türk yaz dizilerine bakıyorum da, yeteri kadar komedi yok. Yeteri kadar eskisi gibi öne çıkmış komedi yok. Mesela her gün, Fox Tv'de İnadına Aşk ve Aşk Yeniden veriliyor. Konuları karakterleri bildiğim halde, izlemekten sıkılmıyorum. İçinde, ihtiyaç duyduğum her şey var. Konuysa konu, komediyse komedi ve aşksa aşk...

Ama bu sene kışın da bize yaptıkları gibi, yazın da yeteri kadar üzerinde duramadıkları konu komedi oldu. Yani Türkiye yakın zaman diliminde komedide sınıfta mı kalıyor ne? Filmlerden izlersek izliyoruz, onun haricinde ağız dolusu eleştiri yapan eleştirirken güldüren, güldürürken de düşündüren diziler izleyemez olduk. Her anlamda söylüyorum bunu... Varsa yoksa acı! Hayatın kendisi çok acımasız zaten, televizyonda bırakın biraz hayata dair gerçeklik izlemeyiverelim! Gerçeklik diye anlatılıp da, diziye entrikanın alasını katıp; bir de üzerine insanları paranoyak ediyorsunuz senaryolarla!


Konu uzaklaştı pardon, her konuda standartlaşmış ve seçenek yelpazesi bulunmayan dizi sektörümüze kırgınım doğrusu. Komediye açız, gerçek komediye çok çok açız! 

Erkenci Kuş'u bu sebeplerle sevdim; içinde sanata dair de, komediye, aşka, izlerken eğlendirebilecek ve aynı zamanda ihtiyaç duyduğun şekilde gamsız düşünebilme kapasitesine sahip bir dizi. Demet Özdemir ve Can Yaman da, başrol olarak birbirlerine uyumlu iki güzel oyuncu. Allah yollarını açık etsin inşallah...

Sanırım komedi filmlerini, romantik filmleri ve aksiyonu barındıran ama darlamayan film ve dizileri hep sevdim hep de seveceğim... Diyebilirim ki, ben tek değilimdir bence! Bir ses duyuralım da, klasikleşmiş konulardan vazgeçsin Türk dizi sektörü. Ben bu sene de Pazartesi'den Cumartesi'ye dek, hüngür şakır ağlamalı dizilerden olsun istemiyorum. Sanata yatkınlığı, hayatın pahalılığından ötürü körelmiş bir milletiz zaten; bari bilgilendirici belgeseller veya programlar yapılsın, onlar daha faydalı. İnsanları entrikaya boğmayın canım, yoksa el atacağım sektörünüze ona göre! :D

Onu bunu bırakalım da madem, Erkenci Kuş'u izleyen var mı ben gibi? Çok tatlı değiller mi ve bir o kadar da eğlenceli? Hep böyle uçarı bir aşk istemiştim; deli debel değil, sevdi mi düzgünce seven ama eğlencesini yitirmeyen cinsten... Bize de nasip olur inşallah zamanı gelince ama tabii ki Erkenci Kuş'taki yalandan dolandan uzak. Sadece atışmalar yeter, anlaşana dek. Birbirini kırmadan etmeden olduktan sonra, atışmak da hayatın tadı tuzu eğlencesi işte... :)

Ben Erkenci Kuş'u izlemeye devam edeceğim bu yaz, bence kış dizisi olarak da kalır. Sizin izlediğiniz yaz dizisi ve kışa kalmasını istediğiniz bir dizi var mı bu arada? Benimki zaten belli de... :)) Umarım siz de yazarsınız yorumlara...

Sevgilerimle... (:

3 Mayıs 2018 Perşembe

Ay Bahçesi, Senden Önce Ben, Sen Anlat Karadeniz - #didemingozunden


Merhabalar. İki yazı öncesinde, Bir Kitap, Bir Dizi Film, Bir Video'dan bahsetmiştim, burada. Şimdi de Bir Kitap, Bir Film ve de Bir Dizi ile karşınızdayım. :) İyi okumalar diliyorum...


Bir kitap okudum, yüreğime dokundu; Ay Bahçesi...

Bahsetmesem olmazdı burada da ve bu yazıyı yazarken son okuduğum kitap olduğu için de eklemek istedim. 1 haftada okudum bitirdim ve istediğim hallerde bulunmak dedim çoğu yerinde: sevmek, sevilmek ve emek verip karşılığını almak. Pişman olmadan sevmek istiyor insan, yaşadıkça mutlu olmak ve en kötü anında bile sevdiğine bir an olsun gözünü devirip lanet etmeden...


Ay Bahçesi kitabı bana bu duyguları hissettiren. Hem biraz konusuna ve hem de içeriğinde beğendiğim cümlelere dair alıntılarımı okuyabileceğiniz diğer bloğumda yazdığım Okudum yazım da burada... :)

Kristin Hannah'ın bu kitabındaki Selena ve Ian'ın aşkı, "Yahu bu saflığı neden bu dünyada arayıp da bulamıyoruz ki?" dedirtti ama çok geçmeden de şunu dedirtti; "Bir söz vardır Didem; bulamıyor değilsin, henüz zamanı gelmemiştir. Sen o aradığına uygun kıvamda hayatını şekillendirmeye devam ediyor musun, elbet seni bulacaktır. Şimdi değilse, başka bir zaman ve başka surette. Ama emin ol bulacaktır..."

Aşkı bulacağıma da, o varlık ile karşılaştığımda duyduğum sukunete de kavuşacağıma da inancım tam ama düşünmekten duramıyor de mi insanoğlu... Ne bizi beklemeye iten diyorum bazen, aşk olmadan dünyaya daha şevkle bağlanmayı sağlayamamak mı? Evet, belki de böyle. En azından bana öyle geliyor. Bu dünyada, bazılarımıza kalırsa; bu dünyayı gezmek, görmek ve tatmak büyük bir haz tek başına var olmasıyla. Ama bazılarımıza göre de, iki ruhun bir araya gelmesi ile beraber aşk mertebesine biriyle ulaşmak ve o aşkın küçük-saf ve bir ömür tadına doyulmayacak "Tanrının lütufu meleklerle" etrafının donatılmasına duyulan arzuyla sarmalanmak...

Yani demek istediğim, herkesin sade deyimiyle "yuva kurmak." Bir yere, birilerine, sevgi bağıyla ait olmak ve o sevgi bağıyla bir hayatı insanca ve anlaşarak mutlulukla paylaşmak. Bunları arzulamak bir zamanlar beni çok rahatsız ediyordu, "Var olduğum yerden mi memnun değilim sanki?" dedirtiyordu. Oysa şu an isterken de, o an isterken de memnuniyetsizlik değildi isteğimin nedenleri; sadece, arzu etmekti. Mutluluğu, güzel hülyalı günleri ve geceleri; kendi oluşturmak istediğin aileyi de ailene katmayı... Yaşsal mevzulardır belki de bu hissettiklerim. :)


"Bir Film İzledim, Hayatım Mı Değişti?"; Senden Önce Ben (Me Before You)...

Hiç anlamazdım, "bir film izledim hayatım değişti!" diyenleri. Birçok kez birçok filmi küçümsedim, bir çok kitabı da; bu filmi de küçümsediğim gibi... Öyle ya, birine güzel gelen şey bir başkasına güzel gelmek zorunda da değildi. Bunu daha iyi kabullendim ki, "Bir Film İzledim, belki de hayatımı değiştirecek." diyorum şimdi...

Senden Önce Ben; Ruhuma kalbime dokunan ve bana kendi korkularımı hissettiren ve çokça ağlatan bir film oldu. İnanır mısınız (Ki ben bile inanamıyorum) afişini gördüğümde tüylerim ürperiyor. Ömrün boyunca izlediğin en iyi film miydi, diyeceksiniz. Hayır, ömrüm boyunca daha iyi filmler de izledim. Ama o filmlerin arasına bir film daha eklendi. Benim için esaslı bir şekilde. Çünkü beni o gün o gece ağlatan, filmin bana hissettirdikleri idi. Filmde bulduğum kendi korkularım, kötü hissiyatlarımın gün yüzüne çıkması ve çaresizliği hissedip de o çaresizliğe geri dönme korkumdu.. 




Bazı filmler ruha daha esaslı dokunuyormuş ki, diyormuş insanlar o malum sözü. "Bir film izledim, bir kitap okudum, hayatım değişti." diye bir şey varmış. Benim ruhuma, korkularıma ve düşüncelerime dokundu Senden Önce Ben filmi. Üstelik izlememek için çok direnmiştim ve de sadece drama yapıyorlardır diye önyargılı davranmıştım daha öncesinde bu filme... Kendime bahane bulmuştum; kitabını okumadan izlemeyeceğim bu filmi, diye. Ama hayatın akışı bu belki de. Arayışta olduğum bir anda, "İzle şu filmi" dedi içimden bir his...

Düşündüğüm hep, yapmak istediklerim varken, neden duruyorumdu? O gece filmi izlerken bu soru kendini tekrarlayarak içimi taşırdı. 30 Nisan 2018 gecesi, sabaha karşı; kararlılığımın doruk noktasına ulaştım. O gece kararlılığımı, bloğumda şu yazımda da anlatmıştım. O sabah uyuyup uyandığımda, ben hayallerimi gerçekleştirmek için yazmaya yeniden başladım ve kararlılığım diğerleri gibi sönüp gitmiyor. Bir de; bu sefer benim elden bırakmaya da hiç niyetim yok, bu güzelliği bulmuşken kaybetmeye! :)



Bana Göre, Son Zamanların En Amacına Uygun Dizisi; Sen Anlat Karadeniz...

Çok yorum alıyor, çok söyleniliyor ama Sen Anlat Karadeniz dizisi bence son zamanların en amacına uygun dizisi. Konuşulmayan her şey daha kötüye gitmeye meyillidir diyorum ya, dizinin işlediği konu da bu yoruma tam uygun; ülkemizde kadına şiddet ve toplumuzda önemsenmemesi... Tabu haline getirdiğimiz her şey yanlış yönlere gitmeye gebedir hala düşündüğüm üzere. Filmde görüp de, "Yok canım, daha neler" dedikleri her şeyin daha fenası bizim toplumumuzda ne yazık ki var... Büyüklerimden dinlediğim üzere, hiçbirine yaşadığım toplumu bildiğimden dolayı çok aşırı şaşırıyorum diyemem.

Annem ve babamların memleketi Sivas. 2-3'ten fazla bir araya gelinip toplanıldı mı, bir de eski konular açılıverdi mi, köyden bahsedildi mi, öylesine derin konulara giriliyor ki; boşuna sosyoloji okumamışım diyorum, onları dinlemeye ve kendi düşüncelerimde irdelemeye bayılıyorum...

Sen Anlat Karadeniz'de; Karadeniz'e bir adamın yaşattığı zülumlerle dolu hayatından kurtarılıp getirilen Nefes ve de onu koruyup kollamaya ant içen -ama sözde geleneklerine çok bağlı köylü halkı bulunan bir yerde- Karadeniz'in Trabzon ilçesine bağlı bir köyde yaşayan Deli Tahir var. Bu şartlar altında birbirlerini severlerse ne olur, yer yerinden oynuyor tabii. Çünkü saçma bir düşünce var, bekar kızlar dururken "çocuklu kadına aşık olmak" da nedir?

Ne yazık ki ülkemizde, insana insan gibi davranılmıyor. Acı çekene, ne yaşamış dinlediği halde inanmamak gibi bir tavır alıyorlar. Kötüyü benimsemek var, çünkü kadın bile kadına güvenmiyor. O yüzden gerçeği hiçbir zaman görmüyorlar. Çocuklu olması yetiyor onlara, kendilerinden bilmemek adına. Kadın kadından bile değer görmüyor ülkemde, ne yazık ki...

Ve dünkü bölümde Tahir ile Nefes evlendi. Şimdilik dünkü bölümden konuşacak olursam; dizideki birkaç kadın haricinde her kadın dedi ki, "çocuklu kadınla evlendi, bunca bekar kız varken." Bu fikir ne yazık ki öyle yaygınlaşmış ki, kadın bir kez evlendi ise ve mutsuz değil ise ayrılmaya hakkı yok görülür Anadolu'da ülkemde. Bu durum beni çok ama çok üzüyor düşündükçe, benim ülkemde kadına değer verilmez ise; nasıl gelişeceğiz ve geliştireceğiz biz yeni nesilleri...

Sadece tek bir noktaya değiniyorum, kadına şiddete ve de kadına inanılmamasını geçiyorum ve dizide gösterilmesine nefret dolu bir çevre var ama ben gösterilmesinden de yanayım. Anlamıyor kimse yoksa, ülkemizdekileri görmezden geliyorlar. "Yapmayın, etmeyin" diye bağırasım geliyor. Diyorum ki işte, son zamanlarda izlediğim ve en amacına uygun "sosyolojik yaralara dokunan" konularıyla bir dizi var ise o da budur. Dizinin yazarlarını tanıdığım için, gönül rahatlığı ile şans vermiştim izlemek adına. Wattpad'deki kitaplarıyla tanımıştım ikisini de; "Ayşe Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem, kaleminize sağlık. Yolunuz hep açık olsun inşallah diyorum, dizide emeği geçen her kişiyle beraber... 


Bu yazımın da konuları bu kadardı. Bir dahaki "bir ..., bir ..., bir ..." tarzı yazımda görüşmek üzere; artık boşlukları gözlemlediğim her ne doldurursa... Sevgilerimle. :)