bir film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Masallardan Geriye Kalan, Chesapeake Shores, Dil Tengi - #didemingozunden


Bir Film (bayramın ilk günü izlemiştim), Bir Dizi (Bayramdan sonra başladım) ve Bir Müzik grubu (bayramdan önce keşfettim ve bırakamıyorum) ile karşınızdayım bugün. :))

3 hafta sonra yeniden merhaba ve iyi okumalar diliyorum sizlere... Daha önceki bu tarz yazılarımı da burada bulabilirsiniz...


Bir Film - Masallardan Geriye Kalan...


Bayramın ilk günü, tek bir kez yakın akrabalarla bir arada olmak için toplanıp eve döndükten sonra oturup izledim bu filmi. Netflix'i açtığım gibi karşıma çıktı ve Özgür Çevik'i kadronun başında görmem yetti de arttı... :) 

Özgür Çevik'i Yabancı Damat adlı diziden beri çok sever ve hala aralıklarla da o dizisini izlerim. Özgür Çevik ile Nehir Erdoğan, yıllardan beri en sevdiğim dizi çiftlerinin de arasındadır hala... Bu yazı bitsin de, kaldığım yerden bir bölüm daha "Yabancı Damat" izleyeyim ben en iyisi. Sanıyorum en son dizinin 18. bölümünde kalmıştım... =)

Gelelim filme; "Masallardan Geriye Kalan", oyuncular ve oyunculukları çok iyi bir filmdi bence. İzlemeye başladığımda, o klasik senaryoları olan aşk filmlerinden birini izleyeceğimi düşünmüştüm; aşkı yücelten, çok fazla kalıba sığdıran ama buna rağmen hep bir tarafın saçma şekilde bırakıp gitmesiyle sonu hep mutsuz biten. Oysa klasikten öte elimizde bir durum hikayesi vardı. Bunu gidişatta anlamadık elbet ama son 45 dakikada farkettiğimiz üzere, hikaye çok değişikti. Klişe senaryolardan öteye, hikayesini çok sevdiğim bir film olarak not ettim bir kez daha izlemek için kendime... (:

Hikayemiz Eskişehir Anadolu Üniversitesinde Sosyoloji öğretmeni olan "Evren (Özgür Çevik)" ile aynı üniversiteye yüksek lisans yapmaya gelmiş bir öğrenci olan "Hece (İlayda Akdoğan)"nin tanışmasıyla başlıyor. Okulda değil okul dışında taşıyorlar ve okul içerisinde geçen bir aşk değil onlarınki, garip bir arkadaşlıkla başlayan aşk ilişkisi. Herkesten farklı olmak ve de birbirleriyle konuşmayı, birbirlerine dünyanın ilişkiler konusundaki basit kuralların ötesinde sahip çıkmayı başarabilmiş bir aşk... 

Çok bir şey söylemeyeceğim yine, güzel bir devamlılık söz konusu idi filmde bence. Bizde de yapılabiliyor demek ki, dedirtti; klişeleşmiş basit kavgalar sebepli ayrılmalardan uzak yeni bakış açışları sunulan ve ona göre eğlenceli yanları olan filmler...


Filmden iki alıntı yapacağım; 

Hece ilişkilerinden bir ara uzaklaşıp geri döndüğü sırada sarılıp Evren'e "Sensiz ne yapıldığını unutmuşum." diyor, Evren de ona sarılıp "İyi yapmışsın." diyor. Filmin burasında benim içim ısındı ve şunları düşündüm;

Gerçek hayatta her türlü ilişkide bu basit güzel cümlelerin ve sevdiğini affetmenin, değerini unutuyoruz. Elbette her seferinde aynı hatalar yapmak konusunda değil dediğim. Veya büyük yaralayıcı hatalar, "özrün" bile kar edemeyeceği kırgınlıklardan bahsetmiyorum da. Sanki güzel naif olan "değerli sözleri kullanmayı" unutmuşuz. Her birimizde en ufak sözlü dalaşmaları affedememek ama can yakıcı büyük şeyleri affedebilmek gibi moda oldu. Gördüğüm tartışma, konuşma veya sorgulama içerikli paylaşımlarda; basit şeyleri affedemeyen ama büyük aldatmalar veya yaralamaları "herkes ikinci şansı hakeder" diyerek affedenleri gördüğümden söylüyorum bunu. Filmin orasındaki cümleler bana, fazlasıyla acımasız olduğumuzu gösterdi zamanla. Basit şeyler, herkesin yapabileceği şeyler, zamanla affedilemez hale nasıl getiriyoruz; kimbilir...

Bir de alıntıladığım şu sözler vardı; "Aslında gittiğinde bir rahatlık oldu, davlumbaz kapanmış gibi bir sessizlik. Meğer evde yemek pişmiyormuş." Nasıl büyük bir farkındalık aslında bu... Kıymetini asla kaybetmeden bilemediğimiz şeylere nasıl hoyrat davrandığımızı anlatan müthiş bir alıntı benim için... :) 

Bir şans vermenizi dilerim bu filme. Özgür Çevik'i çok sevdiğimden mi, yoksa o haftalarda ihtiyaç duyduğum bir içerik olduğundan mıdır bilemem; ben filmi beğendim. Oyuncuların ve diğer teknik ekibin emeklerine sağlık diyorum... (:


Bir Dizi - Chesapeake Shores...


Bayramdan sonraki hafta başladım bu diziye, My First First Love adlı kore yapımı 2 sezonluk diziyi bitirdikten hemen sonra... =) Filmin adı Chesapeake Shores ve bu dizi ismini 5 kardeşin büyüdüğü bir kasabanın isminden alıyor esasında. Film bir kitaptan uyarlama imiş ve 3 serilik bir kitapmış. Diziyi izlesem de kitabını okumak istediğim güzel bir hikayeye sahip bence... Önce geçmişten küçük bir kesitle başlıyor dizimiz, sonra da gelecekte 5 kardeşten 4'ünün de kasabaya çeşitli sebeplerle kısa süreli dönüşleriyle devam ediyor. Başrollerimizden kadın oyuncumuzla, eski sevgilisinin yeniden yüzleşmeleri "naif ama yapıcı geri dönüşler içeriyor. Derken çok sevdiğim bu düşünceler içinde işte... :)

5 kardeşli O'Brien ailesinin, küçük yaşta evi terk edip giden annelerinin ardından hayatlarındaki o önemli travmayla babaanneleriyle büyüdüklerini öğreniyoruz önce. Aslında anneleri çekip gitmiş, ama babalarıyla bir türlü anlaşamadıkları ve kavgalara dayanamadığı gerekçesiyle. Evet, günümüz ve de aile geleneklerimiz açısından bu çok yanlış. Ne demek evlatlarını bırakıp gitmek? 1 sene sonra alacağım sizi de yanıma demiş aslında anne karakterimiz, ama çocuklar bunu istememiş... 

Babaanne bakarken babamız da çok fazla iş odaklı hayatına devam edince, geçmişinde anne baba yarası ve eksikliği bulunan 5 hayatı izliyoruz işte. Babayla da anneyle de bağı koparmayan çocuklar, babalarının yanına bir şekilde dönüyorlar işte şimdi. Babalarının yanına dönen kızlarımızın ardından, oğlanları ile annelerini getiriyor baba. Sorunlar var ama gerçek aileler hep bir yerden toparlanır, bunu hissettiren bir film; tüm garip durumlarına rağmen... 

Basit şekilde anlatmak istedim hikayeyi bu sefer, bana da hem çok basit hem de çok içten geldi çünkü bu dizi. İki kız çocuğuna sahip ve eşinden boşanmış Abbie O'brien'ın geçmişinde yaşadıklarının kendince haklı sebeplerini, sevgilisini bırakıp gitmesini ve kendince yaşadıklarındaki davranışlarının yanlışlarını farketmesini de izleyeceğiz zamanla... (: 

3 sezonluk diziyi sonuna dek izleyebileceğimi tahmin ediyorum, şu an için 1.sezon 5. bölümdeyim. Abbie ve Tracey'nin yeniden sevgili olmalarını da, 5 kardeşin anne babalarıyla ve geçmişlerindeki yaşadıkları travmaların yüzleşmelerini de izleyebileceğimi umuyorum. Günlük dizi tadında, en kıymetli içeriklerden birine sahip benim için şu tar diziler; entrikalar ve bizim klişelerle dolu günlük Türk dizilerimizden uzak, samimi, öğretici zira... Tavsiye ediyorum. ;)


Bir Müzik Grubu - Dil Tengi...


Bayramdan önce ders çalışırken "youtube algoritması" sayesinde tanıdığım bir grup "Dil Tengi". İyi ki tanımışım, her dinlediğimde daha fazla huzur buluyorum sadece... :)

O hafta tüm sıkıntılarımdan kurtaran ve bir terapi niteliğinde beni kendime getiren şarkı, grubun üstte paylaştığım "Bir Ağaç Olsam" adlı şarkısı idi. Devamında "Nokta İdim", "Geçti Bahar Gülizarda" ve "Nasıl Anlarsın Bilmem" adlı şarkılarını sırasıyla dinledim ve çok sevdim... Bir rahatlama yöntemi olarak, sıklıkla beni rahatlatan müzikleri dinlemeyi çok seviyorum. Bu sıra "Dil Tengi" grubu benim sakinleşme konusunda yardımcım resmen, hem kendimi hem de çevremi daha çok dinleyebiliyor ve anlayabiliyorum esasında... 

Bir küçük itiraf; öyle sevdim ki bu grubu esasında, hemen paylaşmak istemedim burada. Öyle ki hani büyüsü bozulmasın, bir o kadar size özel kalsın isterseniz; öyle bir histi. Ama sonra aklıma paylaştıkça çoğalabileceği, bana yettiği kadar size de iyi gelebilmesini istediğim aklıma geldi. Umarım sizlere de iyi gelir. Bana yıllar yılı çok çok iyi gelen ve hala dinlediğimde kendimi tam da kendim hissetmeye geri dönebildiğim grup kadar iyi geldi "Dil Tengi"nin müziği. Size de şifa olsun, benimle beraber huzur bulun dilerim. =)


Sevgilerimle, bu seferki "Bir Film, Bir Dizi ve Bir Müzik Grubu" içerikli yazımızın da sonuna geldik. 

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, kendinize iyi bakın ve sağlıcakla kendinizde kalın... (:


20 Ekim 2019 Pazar

Ekim Yağmurları, La Mome - Bir Kitap, Bir Film


Biraz aradan sonra yine merhaba. Didem'in Gözünden bir kitap ve bir filmin notları ile geldim bu sefer, yaklaşık bir ay sonra... :)

Hiçbir şekilde kasti verilmiş bir ara değildiyse de yine; net şekilde bir kitap bitirememiş, şu günlere kadar pek film izlememiş olmamı ve de diğer alanlarda kendi gözlemlerimi yine kendime saklamak istemiş olmamı yokluğuma sebep gösterebiliriz de aynı zamanda. Neyse, geç olsun da güç olmasın diye umdum da geldim yani sonunda. İyi okumalar dilerim yeniden.. (:


Ekim Yağmurları - Serdar Özkan

Kitapların bazen insanları çağırdıkları olurmuş, buna ben de çok uzun zaman öncesinde inanmazdım ama şimdilerde biliyorum ki bu bir gerçek... İlk defa 2015'de okuduğum bu kitapla böyle bir bağ kurmuş olduğumuza inanıyorum ki, epey garip bir şekilde bu ay başından beri beni çağırıyordu; hissettim...


Ekim ayının ilk haftası, yine durdukları yerde eskiyeceklerine iki rafta bulunan kitaplarımı ayıklama düşüncelerine girdiğimde; Ekim Yağmurları, kitaplığımdan ayırmak istemediğim kitaplarım arasında idi yine... Üst rafta, soldan üçüncü sırada idi, bir süre bakıştık kendisiyle de... :)

Neyse, hangilerini kitaplığımdan çıkartacağımı, hangilerini orada tutmaya devam edeceğimi düşünürken, aklımda tek bir kitap diri kaldı ve kendini daha çok unutturmadı; öyle hissettim işte.. O kitap beni kendine çağırdı, başta gitmedim ama neden çağırdığını da üç gündür biliyorum artık!

Kitabı üç gün öncesinde elime aldım ve dün bitirdim... Huzursuzluğum yok oldu önce, dün gece birkaç haftanın ardından huzursuz olmadan bir gece geçirdim ve daha rahat uyudum yine. Unutmaya yüz tuttuğum şeyleri hatırlattı kitap bana sonra; korkularımı, endişelerimi ve tatminsiz hallerimi umursamamam gerektirdiğini hatırlattı... 

Sayfa 8-9; "Mutsuzluğun yüzde doksan dokuzunun, beklentilerimizin gerçekleşmemesi olduğunu düşünürüm hep." (Bu benim 2-3 haftadır yine düşünüp kendimi yediğim bir mevzuu idi.)

Çok şeyi çözümlemek istediğim ama çözümleyemediğim bir süreçten geçiyormuş gibi hissettiğim zaman diliminde, bu kitabın beni çağırmış olması yeterince manidar değil mi? diye düşündüm sonra. Ne diyordu kitapta;

O yüzden artık her şeyi çözmek istemiyorum ben. Hayat benden güçlü, onu çözemem, çözsem de, onun üstesinden gelemem. Ama onun gücüne, yüceliğine, güzelliğine bakıp tat alabilirim belki. Onu anlayamam, ama hissedebilirim. Anlayamadığın bir sevgiliye dokunmak gibi… (Sayfa 24)


Ben bir türlü ortaokuldan beri fabl seven okuyabilen biri olamadım, hep öğretmenlerimle bu tarz kalın hikaye kitapları konusunda tartışıp dururduk o zamanlar. Ama bu kitap başka geldi bana! Güllerin Tanrı'yı arayışı ve içlerindeki değerleri sorgulayışlarında, kendi sorguladıklarımı buldurdular. En çok da bu okuduğumda... Hepimiz mutluluğu arıyoruz hiç şüphesiz, oldurmak istediklerimizin temelinde hep bir mutluluk arayışımız var. Kitap da diyor ki, Tanrı'nın vasıflarında kötülüğe dair bir şey yok. İkiliği oluşturan biz insan oğluyuz, kaybettiğimiz bir vasıfla beraber onu "mutsuzluk" diye adlandırıyoruz. İlk zıt durumda içimizde Tanrı'nın ışığını taşıdığımızı unutuyoruz, her birimiz onun parçasıyız ama biz zıtlıklarımızla ondan ayrılıp bir "ben" elde ediyoruz. Kötülüğü hissettiğinde, geri kalbine dön; Tanrı'nın evine. Güller bunu öneriyor işte... :)


Kitabı daha fazla anlatmayacağım elbette, sadece üstteki iki alıntıyla veda edeceğim bu konuya. Ama ötesi var kitapta; ilginizi çekti ise, okumanızı tavsiye ediyorum elbette... (: 

Ben olduramadıklarımıza kafa yorar, durup durulamadığını hissettiğim ve doyuramadığım benliğimle uğraşır iken "korkularıma, endişelerime ve zıtlıklarıma" çok fazla odaklanmışım! Korku, endişe, sinir ve tahammülsüzlük "Egomuzun işi" diyorlar... Ben sadece gerçekten toparlamak ve toparlanmak istedim ve bu sefer her zamankinden çok olacağına dair beklentiye girdim.. Artık sabredemediğimi, koşullar değişirse daha iyi olabileceğimizi düşündüm; ben değil, bizdim. Ama beklentimle unuttuğum başka şeyler olduğunu göremedim sonrasında...

İçimdeki değeri, içimden yeniden sabırla diriltemeyeceğimi düşünmüştüm. Gerçekleştirmek ve oldurmak istediklerim bir daha gelmezse diye düşündüm sanırım. Gerçek ve kalıcı olanın içimizde olduğunu, mutluluğu her defasında yeniden bulabileceğimi bir kez daha unutuyordum az kaldı yani...

Ama şimdi, zamanını beklemem ve keyif almayı sürdürmem gerektiği konusunda daha netim! Hayat benden daha güçlü diye değil, ben de güçsüz değilim diye... Koşullar, beklentiler ve umutlar, her birinde Allaha yönelmeyi ihmal etmediğimi düşünüyorum kendimce. Ama unuttuğum, olduramadığım halde sürdürmeye uğraştığım güç savaşımda beni bitirmeye uğraşabilecek negatifler olabilirmiş; kalbimden güç almayı hep sürdürmeliymişim... Öyleymiş yani, tam zamanında beni çağıran kitabım ile anladım bunu. Hayatıma bir kez daha teşekkür ederim. :)


“Değerli bir şeyi bulmak, elde etmek için dört tane önemli silah vardır. İstemek, inanmak, sabır ve vazgeçmemek… Bu dördünü yaparsak, her şey olur. En imkansız şeyler bile olur. Ama bizim istediğimiz zamanda değil, Tanrı’nın istediği zamanda. Ama mutlaka olur.” (Sayfa 166)


La Mome (2007) - Kaldırım Serçesi


Bu hafta başında izledim, La Mome adlı filmi... Salı günüydü, sabah Edith Piaf dinlemek isteyerek uyandım önce. Kahvaltı sofrasında en çok hangi şarkısını dinlemek istediğimi düşündüm durdum, "L'hymne à l'amour"da karar kıldım sonra. Öğlen vakti de kararımı verdim, epeydir izlemeyi ertelediğim Edith Piaf'ın hayatını anlatan filmini o gün izleyecektim. Bu görevimi de akşam vaktine bıraktım...

Filmin ne ödüllü olduğunu biliyordum, ne de uzun zamandan sonra bir oyuncunun oyunculuğundan bu kadar etkilenebileceğimi bekliyordum izlemeden önce. Filmin başrol oyuncusu Marion Cotillard, o anlatılan videolardan görülen mimiklerinden ve anlatılan tavırlarına kadar tamamiyle "Edith Piaf'tı". Bir otobiyografi filmini izlerken, bizzat anlatılan kişinin kendi tüm hallerini oynamış gibi hissetmekten rahatsızlık duyardım normalde; ama bu sefer, ilk defa bizzat kendisi gibi düşünüp rahatsız olmadığımı gördüm. Bu büyük başarı ki, oldukça fazla bir ödül almış film, oyuncu kadrosuyla ve daha birçok alanda zaten...

Hayat hikayesini birçok kez okuduğum birinin filmini izlemek beni bu kadar etkilemezdi ama bu film de o gün beni çağırdı belki. Şarkılarının birçoğunun hikayesini dinlemek bir yana, başına gelmiş olan zorluklarla başa çıkış biçimlerini izlemek de bir başka mutluluk verdi... Açıkça söylemem gerekir ki, filmde veya hayat içinde kabul edemediğim bir durum ihanetse de; Edith Piaf'ın hayat hikayesinde bu konuda sınanmış olmasına içerledim de. Sonucunda hayatında tek gerçek anlamda sevdiği adamı bir uçak kazasında kaybetmiş olmasına daha da üzüldüm...

Edith Piaf, hastalıklarla ve ailesinden yana şanssızlıklarıyla dolu bir hayat geçirmiş; ben tek şanssızlığı sevdiği adamlar diye biliyordum oysa. Şartları ve koşulları değişik olmuş olsa nasıl olurdu acaba hayatı? diye de düşündürdü. Eski ses sanatçılarından sesini gerçek anlamda çok sevdiğim kişilerden biri çünkü... Frida Kahlo'nun hayat hikayesini anlatan film de var sırada, ama onu da izlemeyi şimdilik reddediyorum; bir diğer hayat hikayesini okuyup da filmini izlemeyi reddettiğim kişi de kendisi...  :) Edith Piaf'tan Frida'ya geçmem şundandır ki, yaşadıkları sıkıntılar tam değilse de şanssızlıkları benzer geliyor bana...


La Mome filminde başta hata olarak gördüğüm karışık düzende bir anlatım hakimdiyse de, izledikçe fazlasıyla normal bulmaya başladığım bir yan oldu bu da... Çalkantılı bir hayatı anlatırken daha düzenli bir anlatım belki çok normal olurdu. Belki de bu film bir tek bu karmaşık anlatımla böyle güzel olabilirmiş diyorum. Sonra bir diğer nokta da, bir oyuncunun o şarkıları kendisinin söylediğine inandırabilmesi ki, bir ses sanatçısının hayat hikayesini anlatırken aksini bulmak üzücü olurdu... Tek eksi yan olarak gördüğüm de, bu kadar ayrıntıya rağmen yine de merakımı cezbeden eksik birkaç olay örgüsü var. Ama başka eksik yan bulamıyorum bile! 

Bu konuya da son verirken, tabii ki filmden en sevdiğim sahneden bahsetmeliyim; filmin sonlarına doğru röportaj sahnesi (aşağıdaki video), herkes kadar benim de en sevdiğim yer olmuş. 

Filmi bitirdikten sonra yorumlara baktım; başrol oyuncusunun oyunculuğu az kaldı filmin ötesine geçecekmiş diyen de var, anlatımı karışık bulan da. Ama herkesin ortak noktası, başarılı ve akılda kalacak olan en iyi biyografik filmlerden olduğu... Genç yaşlı herkese öğüt veren o röportaj, benim için en can alıcı noktası idi ki; sevdiğiniz ses sanatçısının canlanıp gelmiş, size öğüt veriyormuş gibi hissetmeniz her filmde rastlayabileceğiniz bir durum da değildir...

Film boyu gerçekten, "ben başaracağım" diye çabalayan ve kendini yaşatılanlar uğruna kimseye "eyvallah" etmeyen bir kadın mıymış acaba diye sorguladım durdum bir de. Filmin böyle bir hissiyatı aktarabilmiş ve sorgulatıyor olması ne hoş değil mi? :)


Bir kitap bir film yazımı bitirirken; o röportaj sahnesinin Youtube'daki halini paylaşmak istedim. Bir kullanıcı paylaşmış, İngilizce altyazılı ama az biraz aşina olamazsanız bile o oyunculuğu izlemenizi isterim... 

Bu sıra çok fazla beni bir şeylerin çağırdığına ve bu gibi durumların garip hallerine aşina olmuş haldeyim işte. Başta biraz korkutuyordu ama düzen biraz da böyle gidecek belli ki diyorum şimdi. Sağlık olsun, aklımız kalbimiz yerinde dursun; inşallah yine daha çok böyle yazılar yazabileyim diliyorum... 

Verdiğim arayı en kısa zamanda burada da telafi edebilmeyi umarak, sevgilerimle ve yine görüşmek üzere... :)

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Üç Kız Kardeş, Lion, Işıl Işık - #11 - #didemingozunden


Bir Kitap, Bir Film ve Bir Youtuber ile, bir Didem'in Gözünden yazımla daha merhaba... Üşenmedim saydım, geçen sene Ağustos ayında başladığım; içinde kitap film video veya müzik incelediğim yazılarımda, 11. yazıma erişmişim! :) Hayırlı uğurlu olsun o zaman...

Didem'in Gözünden adlı bloğuma yaklaşık iki ay olmak üzere, yazmaya ara vereli ama bu sıra dönüyorum yine işte; Bir kitap, bir film, bir de yeni keşfettiğim bir Youtuber ile. Son iki aydan derleyip seçtiğim üç konum ile huzurunuzdayım. İyi okumalar dilerim... (:


Üç Kız Kardeş... - Bir Kitap


İkincisinin 9-10 gün sonra çıkacağını öğrendiğim bu kitap - Üç Kız Kardeş - İclal Aydın'ın ilk okuduğum kitabı oldu geçen ay. O kadar sade, o kadar samimi ve o kadar da eğlenceli yazmış ki İclal Aydın; "Ah be Didem! Neden daha önce okumadın acep?" dedim kendi kendime sonrasında... :) Şimdi de Didem'in Gözünden'e konu ediyorum, çünkü en çok buraya yakışacak.

Ne kısacık yazıp bitirmek istiyorum, ne de uzun uzadıya yazıp kitabı anlatmak aslında. Ama İclal Aydın yıllar yılı şiiirleriyle ve programlarıyla sevdiğim, benim için kalitesi bozulmayan nadir yazar ve şair kadınlarımızdan biri! Örnek vermeyeceğim ama küçükken çok sevip de, ben büyüdüğümde 180 derece "duruşu, kalitesi, şairliği ve de çıkarları için taraf değiştiren" birkaç şairimiz gibi değil. İclal Aydın hep bizden olmaya devam ediyor ya, dilerim bozulmasın ve yolu hep açık olsun...

Üç Kız Kardeş'i yengeme geçen sene doğum günü hediyesi olarak almıştım, ama gel gelelim bana da okumak kısmet oldu. Hatice yengem de ben de çok sevdik ve o hikayeyi çok benimsedik... Kitap Türkan, Dönüş ve Derya adlı üç kız kardeşin hayatını anlatıyor. Dönüş'ün kaleminden okuyoruz biz başta ama zamanla hikayelerin bilinmeyen yönleri her bir karakterden öğreniliyor. Hikaye basta sarmaz diye korkulsa da, sarıyor ve sarmalıyor yani...


1000kitap.com hesabımda, bu kitaba dair yorumuma kitaptan şu alıntıyı paylaşarak başlamıştım; 

İnsanı, içine akan kanı öldürüyor. Dışarı akan o kanı gören varsa anlıyor halinden. Ağlıyorsan, inliyorsan şanslısın demek ki, elinden tutan, yarana derman olan mutlaka bir yerden çıkıyor karşına. Unutuldum sandığında bile asla unutmuyor seni bu dünyaya yollayan. Bir parçanı alıyorsa iki parça veriyor sonunda. Her ilaç bir parça zehirden oluşuyor. Bu yüzden içindeki acının dışarı çıkanı bir başkası için derman oluyor. (313. Sayfa)

Üstteki fotoğrafta da görüldüğü üzere yani. Kitap bu alıntı etrafında sarıp sarmalıyor bence. Uzun zaman olmuş meğer, aile dramasını bu kadar naif ve içten okumayalı ben. Hikayeyi çok sevdim ve de biraz etkilendim. Pişmanlıklar, yarım kalmışlıklar; hayatımızı aslında nasıl etkiliyor. İçimize bir yaramızın akan kanı öldürüyor hepimizi. Aileye ve de aile bireylerimizden birine sığındığımızda, o pis kan içimizden akıyor ve düzgün düşünebilir hale getiriyor bizi. Ben İclal Aydın'ı bir kez de buradan tebrik etmek istedim belki de, bir kitap olarak bu yaz size önerebileceğim en öncü kitap bu imiş meğer... :)

Şimdi ikinci kitabı hevesle bekliyorum; Türkan, Dönüş ve Derya'yı, ailenin diğer üyelerini o kitapta nasıl görecek ve geçmişlerine dair neler öğreneceğim diye merak ediyorum. Bilmiyorum çoğunluk kitapta en çok kime yakın hissetti kendisini, ben en çok Dönüş'e yakın hissettim kendimi. Hep biraz teslimiyetçi, hep bir yerde içine kapanmaya hazır, duygularını tam yaşayan ama çabucak kırılan. Ama bir o kadar da kırıldığı yerden, yarasını sarmak için yazmaya sarılan... (:

Sonra bir de sanırım çok güldüm; iyi haberlere, iyi gidişatlara ve kötü haberler de alınsa karşılama biçimlerine... :) Samimi bir aile draması okumak isterseniz, bir adet "Üç Kız Kardeş" kitabı edinin. İkincisi çıkmadan okuyun ve dilerim sizler de benim bizim kadar keyif alın...


Lion - Bir Hint Filmi



1-1,5 ay olmuş, bir hint filmi izlemeyeli, geçen hafta karşıma TV'de İlk Kez olmak üzere "Lion" filmi çıktı. 6 dalda ödüllü ve de hint filmi, kaçıramam bir bollywood filmleri hayranı olarak dedim! :) Sonucunda, filmi çok sevdim ve içim kaynadı sürekli... 

Lion, 5-6'lı yaşlarda iken, abisiyle bir tren yolculuğu yaptıktan sonra bir istasyonda kaybolan bir çocuğun sonraki hayatını anlatıyor. Üstteki film afişinden görebileceğiniz üzere, oynayan çocuk o kadar güzel ve bir o kadar da yetenekli ki; izlerken, gidip o tren istasyonundan çocuğu alıp sahiplenmek istiyorsunuz... :) 

Hindistan'da bir yıl içerisinde kaybolan binlerce çocuk adına, bilinçlendirme de sağlasın diyerek gerçek bir hikayeyi anlatmışlar Lion filminde. Filmin sonunda, gerçek Saroo ve ailesini de görüyoruz üstelik... Filmin en başından beri gerçek bir hikaye olması mı beni etkiledi, yoksa o küçük çocuğun oyunculuğu ve onun gibileri görmekten bilmekten ve bir şey yapamıyor oluşumdan ötürü hassasiyetim mi diye düşündüm. Sonra baktım ki, her ikisi de etkiliyor beni... 

Dünya üzerinde çekilen acıların en zoru çocukların çektikleri... Küçük bedenleri ve kalpleri ile her birini koruyamıyor olmak ve her birini koruyan birilerinin olamadığını, insanoğlunun yetersiz kaldığını hissetmek çok kötü bir his değil mi sizin için de??

Saroo'ya filmin devamında, Nicole Kidman'ın oyunculuğunu yaptığı Sue Bierley ve eşi sahip çıkıyor. Bir film dahi olsa, bir çocuğa sahip çıkabilen kişiye öyle minnet duydum ki izlerken! Allahım nice sesini duyamadığımız, duyup da yetişemediğimiz çocukların yardımcısı olsun diliyorum bu yazım ile... 

Saroo karakterinin büyümüş halini oynayan Dev Patel'e gelince; onu ilk defa izledim doğrusu, ama hissetmemiz istenen duyguları seyirciye öyle bir geçirmiş ki sanki birçok kez izlemişim gibi hissettim... Büyümüş Saroo'yu izlerken, onunla beraber kaybettiğim aileyi aradım; hep sorguladım, abim neden geri gelmedi, annem aramadı mı beni ve bir tek kişi yazmaz mı gazetelere "çocuğumuz kayboldu" diye? Dedim ben de... :/ Bu duyguları birebir geçirdikleri için oyunculara teşekkür ederim. Filmin İmbd puanı 8.0 imiş, bence 10 puanı hak ediyor. Belki tek bir puan kırabilirim, üvey erkek kardeşi ile ilgili... Ama onu bile içimize sindiremediğimize göre, o bile filmin iyi yönlerinden diyerek; 10 puan vermeye devam edebilirim... :) Lion filmi tavsiyemdir, izlersiniz inşallah. Biz sonbaharda tekrar izlemeyi bile düşlüyoruz annem ve babam ile... 


Işıl Işık - Yeni Keşfettiğim Bir Youtuber



İyi bir Youtuber olur mu benden diye düşünmüştüm, bu senenin şubat ayında. Sonra çok çabuk vazgeçtim, ben iyi bir youtube izleyicisi olarak devam edeyim; yazma durumumu sekteye uğratmasına da izin vermeyeyim, diyerekten... Olur ya editi var, incelemeleri var, araştırması öğrenmesi ve uygulaması var. Gözüm yemedi diyebiliriz, yazmak kadar çekemedi kendisine beni. :) 

Ama son zamanlarda çok sık bana göre "yeni" Youtuber'lar keşfediyorum. Bunlardan biri de, Temmuz ayında keşfettim Işıl Işık adlı bir youtuber... Ben onun üstte de paylaştığım gibi, Ebay sitesinden aldığı lanetli bir bebeği tanıttığı videosunu gördüm önce. Ki korku hikayeleri dinlemekten, okumaktan bile korkan ben; önce onun "gerçek olduğunu iddia etmiyor ama" lanetli bebeğiyle geçirdiği garip zamanlarını izledim, sonra da onun araştırıp anlattığı birçok korkunç şehir efsanelerini izleyip dinledim... Hoşuma gitti ve izlediklerimi anlattığım yakın çevremin de "Sen Didem, korku hikayeleri mi dinliyorsun?" demesi ile karşılaştım... :) 

Evet, sanırım Işıl Işık'ın anlatımını sevdim. Bazı korku dolu yaşanmış garip konuşmaları dinlerken tüylerim ürperiyor, ama gündüz dinliyorum, bazen de tedbirli izliyor ve dinliyorum; öyle ki, "benim de böyle bir adrenaline ihtiyaç duyacağım gün gelmiş meğer" diyorum... =) Işıl Işık gibi bir gün elime fırsat geçse lanetli olduğu iddia edilen bir bebeği almazdım ama insanoğlu meraklı işte, izleyebiliyor ve merakla takip etmeyi sürdürüyorum... 

Işıl Işık; meraklı, araştırmacı ve de kendi alanında Youtube'da bana göre başarılı bir kişilik... Anlatıcı kimliğiyle Youtube'da başarılı bulduğum Barış Özcan ve Ruhi Çenet'ten sonra, ilk kadın araştırmacı benim için sanırım... Belki niceleri vardır da ben keşfedememişimdir ama Işıl Işık'ı pek bir sevdim. Güler yüzlü, konuşması da samimi...

Lanetli bebekle geçirdiği zamanlar ve denediği çeşitli uygulamalarla konuşma seansları yaptığına gelirsek; o konuda da oldukça mantıklı davranıyor bence, Youtube'da sadece prim yapmak için sizi körü körüne bir şeye inandırmaya çalışmıyor mesela. O da olabilir, bu da olabilir diye bir düşünceler sunuyor öncelikle. İzlerken sizin fikirlerinizin olduğu bir videoyu izlemek de, sizi daha tatmin ediyor tabii ki... 

Benim o bebeğin içinde bir ruh olduğuna inanıp inanmadığıma gelirsek de; bu dünyada bir tek biz görebildiğimiz canlıların değil, diğer türden canlıların da olduğuna inanıyorum ben. Belki vardır, belki de yoktur diyebiliyorum o yüzden. Düşünsenize, evrende bir biz olabilir miyiz? Bulunduğumuz her yerde, gökyüzüne baktığımızda "bir bu kadar da bizim göremediklerimiz var!" diyoruz ya; işte bence değişik ruhların varlığı yokluğuna inanmak böyle bir şey... Görmüyorsun ama yok olduğunu da ispat edemiyorsun! :) 

Lanetli bebek ile ilgili videolarına izleyip siz karar verin artık, o bebeğin hikayeleri gerçek mi değil mi diye... Ama ben şehir efsaneleri ve nice videolarına da şans verin isterim, anlatışı kendine has ve samimi bir hava veriyor insana... :) 

Işıl Işık'a Youtube hayatının başarıyla devam etmesi adına ve sizlere de yazımı buraya kadar okuduğunuz için sevgilerimle... (:

15 Haziran 2019 Cumartesi

Başıbozuk Sevdalar, 25 Litre, Kimseyi Değiştiremezsin - DG


Yine bir aradan sonra "Bir Kitap, Bir Film, Bir Şiir" ile "Didem'in Gözünden" ile karşınızdayım.

  • Haziran'da okuduğum ilk kitap, izlediğim ilk film ve dinlediğim ilk şiir ile geldim. Haziran 2019, yaz mevsiminin tüm güzelliği ile geçsin dilerim... :)


Başıbozuk Sevdalar (Canan Tan) - Bir Kitap


Ramazan bayramının öncesindeki haftabaşında başlayıp, ramazan bayramı arifesinde bitirdiğim kitaptı Başıbozuk Sevdalar... 1 haftada okudum bitirdim, elimde birazcık süründü de diyebiliriz. Ama elime aldığım anlarda bir çırpıda bitirdiğim kitap oldu tabii yine de... Yazı dilini hala seviyorum Canan Tan'ın, ama eski kitaplarına daha çok bağlandığımı söylemeden edemeyeceğim... :)

Canan Tan'ın kitaplarını çok seviyorum ama ilk zaman okuduğum 4 kitabı yerine ve de yanına hala başka kitaplarını koyamıyorum. Benim okuduğum ilk dört kitabı; Piraye, Eroinle Dans, Yüreğim seni çok sevdi ve En son yürekler ölür idi. Sonrasında okuduğum kitapları ise sırasıyla; İz, Kelepçe ve Başıbozuk Sevdalar oldu... İz ve Kelepçe bir nebze daha iyiydi diyebilirim ama Başıbozuk Sevdalar beni hayliyle üzdü ve hayalkırıklığına uğrattı...

Bahsettiğim ilk dört kitapta, bir gerçekçilik ve samimilik vardı. Ama Başıbozuk Sevdalar'da hikayeye inanamayış hakim geldi bana. Bundan sonrası kitap hakkında bilgi içerebilir, okumak isteyen varsa kitabı, yazımın bundan sonrasını okumak istemeyebilir diye düşünüyorum! (Kitabı okumak isteyenleri, bir sonraki resime kadar aşağıya davet ediyorum. :) )

Şiir adında bir kızımız var, anne ve babası açısından küçüklüğünde çok sıkıntı çekmiş ve kendi ayakları üzerinde durmaya önem veren bir kız. Ama yaşamında ve kararlarında da garip davranan bir kız. Herkes hata yapabilir, bu noktada bir şey yok. Ama yalan ve de önem gösterildiği değerlerinin yıkıldığını gördüğü halde, iki kez hüsrana uğramış olan bir kızın; üçüncüde işaretleri görememesi beni hayrete düşürdü. Samimi gelmedi, her defasında bizimki "başıbozuk sevdaydı" denmesi, aynı şeyleri yapıp başka sonuçlar bekleme durumunun ta kendisi idi... 

Demiyorum ki hata yapmak üst üste normal değildir. Hatayı aynı yönden 3 kere de yaparsın 5 kere de. Gerçeklerine ve değerlerine bağlı olduğunu söyleyen kızın, çok fazla yumuşak huylu çıkmış olması bana garip geldi önce. Ama benim en şaşırdığım ve hayal kırıklığına uğradığım nokta, kitabın en sonu oldu aslında... Bile bile karşındaki kişiyi psikolojik yıkıma uğradığı noktadan yaralamaya kalkarsan, o da seni elbet aynı şekilde anlamayacaktır. Şiir kendini en son anlayabilecek kişiye anlatmaya kalktı kitabın sonunda, ve az kaldı bu kararı hayatına maloluyordu Şiir'in... Recep adlı şahısa, sevdiği kızın yaptığı gibi kendi bebeğini aldırdığını anlatması ve onun kendisini anlamasını beklemesi çok garipti bence. Öldürülmesine ramak kala, kendisini yaralayan ikinci adam (Recep'in kuzeni) kurtardı neyse ki Şiir'i...

Sonra kitabın sonunda da Şiir kızımız, nihayet aklı başında sevdalara kanat açma kararı aldığını ve gerçeklerine daha fazla uyacağını söyledi kitabın sonunda. Oysa bunu her tanıştığı kişide ısrarla söylerken, kıskançlıklara ve de kısıtlamalara hakim kaldı da, özgürlüğünden de vazgeçti bir ara yarı yarıya... 

Başıbozuk Sevdalar'da önceki kitaplar gibi, güçlü ve de ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kız görmedik; hırpalanmış ve toparlanmayı dışarıdaki kişilerden bekleyen bir kızı okuduk bence. Sonucunda toparlandı mı toparlandı, ama Şiir çok güçlü bir kızdı gibi bir yorum bana çok ters geldi işte bu anlattığım sebeplerle... Hak veriyorum, anne ve babadan görmek istediği şevkatin yoksunluğuyla büyümüş bir kızın, bu gariplikleri yaşamış olması belki de çok normal. Kitap kötüydü diyemiyorum bu açıdan, güzeldi ama sonu gerçekten beklemeyi bile düşünmediğim tarzda idi diyorum. 

Bu yorumu da şu sebeple yapıyorum aslında, bu tarz hikayeleri dizilerde çok görüyoruz; Türk dizileri bunun ötesine geçemiyor, güçsüzlükten örnek alabilecekmişiz gibi, hep hataların ve kötülerin üstüne üstüne gitmemiz gerekirmiş gibi işleniyor. Güçsüzlüklere hak vermeyi ve aksini yapmamayı öneriyor gibi. Esas yeniliklere kucak açmamız gerekirken, aynı hataları hep yineleyip farklı sonuçlar beklememiz gibi... Ben Canan Tan'ın Piraye adlı kitabında da, Yüreğim Seni Çok Sevdi adlı kitabında da bunun tam tersini görmüştüm. Bu yüzdendir, bu sadece güçsüzlük diye adlandıramayacağım hikaye bana şu sıra çok "klişeleşmiş Türk dizi senaryolarımız" gibi geldi... 

Bundan sonra bir de Pembe ve Yusuf'u okumak istiyorum, ama bana kalırsa "Başıbozuk Sevdalar" okuyucu yorumlarındaki gibi değil diyorum. Çok güçlü bir kızın hayatta kalma savaşını anlatmıyor; gücünü başkalarından elde edebileceğine inanan ve her defasında bir erkeğin hayatında varolmasıyla varolabileceğine inanan ama sonunda bunun doğru olmadığını başına gelen birçok kötü olayla anlayan bir kızı anlatıyor. Kitabı okuyanlar bilir, ilk tanıştığı aşkı Ezel'de bile birçok işarete rağmen deli dumrul aşkı yüzünden körü körüne inandı diyebiliriz. Ezel'in gideceğini, sırf dünyaya yapabileceğini göstermek için yanında durduğunu görmüş olmalısınız siz de. İnat uğruna takılan alyanslar, çok sık hal tavır değişmeleri ve sonunda "hep seni seveceğim" deyip çekip gitmesi... 

Canan Tan'ı hala çok seviyorum, beni hayal kırıklığına uğratan bu sona rağmen konuları çok güzel ele aldığını da söylüyorum. Ama bu kitabını bahsettiğim konular gereği tam beğenemedim ben... Güçlü kız profili bu değil, güçlü görünmeye çalışan kız profili bu. Şiir beni yordu nedense, bunu hissettirebildiği için teşekkür ederim Canan Tan'a. Şiir gerçekten kendiyle olan savaşını tamamiyle bize yansıtan bir karakterdi yine de... :)


25 Litre Belgesel Filmi (2019) - Bir Film


Bayram bitti döndük evimize, geçtiğimiz pazar idi (08.06.2019) 25 Litre Belgeseli'ni izledim Fox Tv'de. İlk yayınlandığında izleyememiş ve çok üzülmüştüm... Üst fotoğrafta bunu anlatabilmek için dün fotoğrafladığım, sürahimiz ve bir bardak su var. :) Garip gelebilir ama düşünün istiyorum, o fotoğraftaki suyu yokluğunda neyle ve nasıl satın alabilir, elde edebilirsiniz? 

25 Litre Belgeseli işte bunu anlatıyor; doğumumuzdan ölümümüze baş sorumlu bizleriz, doğayı ve bize sunduğu nimetleri var olabilmeleri için dikkatli kullanmaya ve korumaya mecburuz... Ama biz insanlar aksini yapıyoruz; su kaynaklarımıza hor davranıyoruz, doğa bize mecburmuş gibi umursamıyoruz ve üretmeye hiç tüketmeye hep gözüyle bakıyoruz! Hadi üretime katkıyı bırak, tükettiklerimize veya geriye dönüşüme bir katkımız olsun değil mi; buna dikkat edenlerimiz ne yazık ki az görünüyor, çünkü su kaynaklarımız giderek tüketilir bir hal alıyor...

Gökhan Özoğuz sunuyor bu belgeseli ve o da kendinin su kullanımına ne kadar önem verdiğini düşünürken, 25 Litre ile gün nasıl geçer deniyor ve kendisi ne kadar su kullanıyor diye de ölçtürüyor bir araştırma şirketinde. Sonra alanında en iyilerle görüşüyor, İlber Ortaylı ve Özge Özpirinççi de buna dahil. Özge Özpirinççi de bu konularda destekçi imiş mesela, biliyor muyduk? Hayır... :) Gökhan Özoğuz'un sunumu ve de konunun tam içinde yer alışı ayrı güzeldi bana göre.

Ben kendime dikkat ediyorum gözüyle bakıyorum ama hala yeterli olmadığını ben de kendim için daha iyi biliyorum. Filmi izlediğimden beri, elimi yüzümü yıkar ve dişimi fırçalarken daha da fazla önem özen gösteriyorum. Olması gereken hep daha fazla önem göstermemiz çünkü, biliyorum ve bilmemiz gerektiğini düşünüyorum ki... 

Sizlere bu belgeseli izlemenizi önermeye geldim kısaca, ben zaten su kullanımıma dikkat ediyorum demeden önce. Günün birinde Capetown ülkesi gibi 25 Litre ile sınırlandırılacak olursa günlük su kullanımımız, peki ya sıfır günü denen şey gerçek olursa! Allahım gerçek etmesin dilerim. Öte yandan da daha böyle çok ağaç keser, su kullanımlarımıza dikkat etmez ve varolan su kaynaklarımızı da kirletmeye yok etmeye devam edersek; korkarım ki gerçek olacak olan bir durum bu...

Cape Town‘da su tüketimini azaltmaya yönelik tedbirler yetersiz kalınca yöneticiler, yapılan hesaplamalara göre suyun tükeneceği gün olarak 22 Nisan‘ı ‘’Sıfır Günü‘’ (Day Zero) ilan ettiler. 1 Şubat gününden itibaren de su tüketimini hane başına maksimum 50 Litre ile sınırlandırdılar. Yakın gelecekteki hedef #25Litre …


25 Litre Belgeseli'nde beni en çok etkileyen nokta sebebiyle, üstteki fotoğrafı çektim bu arada... Düşünün her yerde su öyle tükenmiş ki, sıfır günü yaşanıyor ve kişi başına düşen 25 litre suyunuz dahi verilmiyor. Ortaya çıkan birkaç adam size su verebileceklerini söylüyor. Götürdükleri yer bir ofis ve siz çıkarıp onlara altın ve para teklif ediyorsunuz! Bir çekmece dolusu altın gösteriyor adam size, "Onlardan bende çok var abi-abla" diyor. Yani para bile suyun yanında değersiz kalıyor! Ne yapabilirsiniz o saatten sonra? 


Kimseyi Değiştiremezsin Hayatta (Charles Bukowski) - Bir Şiir



Kimseyi değiştiremezsin hayatta. 
Ve kimse için de değişmemelisin. 
Diye başlıyor bu şiir, zamanın en güzel öğüdüyle yani... :)

Bu şiire Youtube'da denk geldim bu ay. Hiç dinlemediğim veya bilmediğim bir şiir değildi de, bu sefer kendisine çeken Barış Özcan'ın seslendirmiş olmasıydı. "Terhane" adlı youtube kanalının "Şairler" bölümünün 2. sezon 4. bölümünün konuğuymuş Barış Özcan... Böyle bir youtube kanalından haberim yoktu yani öncesinde ama bundan sonra takip edebilirim diye düşünüyorum şimdi...

Şiire tekrar dönecek olursak yeniden, en sevdiğim şiirlerden biridir diyebilirim. Her sözünü ayrı dikkatle dinlememiz gereken cinsten... En sevdiğim yerine gelince, diyor ki Charles Bukowski;


Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini. 
Hayat rahat ve anlayışlı insanlarla 

Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel... 


Ve unutma; aynı dili konuşanlar değil 

 aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir...


Hayatın sırrı aslında bu cümlelerde saklı bence, yaşamımızda bizi sıkan üzen geren, fazlasıyla inciten
ve davranışlarına hiç özen göstermeyenler hayatımızdan çıkma zamanı gelmişse çıkmalıdır. Oysa biz, seviyoruz diyerek bizi yakan yıkan karşı cinslerimize senelerce tahammül ediyoruz ve kendimizden veriyoruz. Kimse için değişmemeli ve kimseyi de değiştirmemeliyiz unutuyoruz.

Yakın zamanda bir gönül ilişkim olmadı böyle ama gözlemlediğim üzere elbet devam edebilmekte; gerek çevremizde, gerekse dizilerimizde... Hayat acı değil aslında, ona acısını fazla katan bizleriz diyorum tekrardan... :)

Bu şiir benden size gelsin, sevgilerimle... :)

28 Şubat 2019 Perşembe

Sırça Fanus, Virgül, Seven Sisters - #didemingozunden


Bir kitap, bir albüm ve bir film ile geldim, yine Didemin Gözünden yorumlarımı yapmaya... 2019'un ilk kitap müzik ve film incelemesini yapıyorum bu arada, böyle nasip oldu bu bloğuma... :) 

Şubat beni yordu da geçti ama uğurluyoruz ya çok şükür, bir rahatlamış haldeyim bugün. Ama kafamı uykudan toparlayamadım gün boyu, Şubat 2019'u uğurlama yazımı bu bloğumdan yazıyorum.

Bu yazımın konuları Şubat 2019'da Okuyup beğendiğim bir kitap, en severek dinlediğim bir albüm ve severek izlediğim bir film oldu... Bir Kitap, Bir Albüm, Bir Film sizlerle. (:


Bir Kitap; Sırça Fanus - Sylvia Plath


2018'in sonunda kendime yılbaşı hediyesi aldığım kitaptı Sırça Fanus. Sylvia Plath'ı çok duymuştum daha öncesinde ama gel gelelim okuma fırsatı bulamamıştım... Geçen hafta okudum bitirdim ve sonuç olarak beklentim daha değişikti ama bambaşka bir hikaye buldum karşımda...

Amerikan edebiyatının melankolik prensesi diye adlandırılmış yazarımız ve benim onu ilk tanıma fırsatını ele geçirdiğim bu kitabında da melankolik hal içinde bir genç kızımızın yaşadığı ruhsal hezeyanlarını okuyoruz. Kitabın en sevdiğim yanı, kadınları erkekler karşısında alt tabakada bulunmaya iten toplumsal düzenlere karşı haklı cümleleriydi. Okudukça birilerinin laflarıyla rahatlarsınız ya hani, hoşuma gitti bu durum! 

Sylvia Plath, kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı bu kitabı ölümünden bir ay önce başka bir isim altında yayımlatabilmiş, 1963 yılında.. O döneme göre okunduğunda ciddi anlamda güzel tespit ve içsel durumlara sahip sanırım. Bir başyapıt olarak adlandırılıyor, bir noktada hakları da var ama beni en çok anlatımı şaşkınlığa uğrattı diyebilirim...

Birkaç alıntı ile bizim Türkiye'nin toplumsal düzen içinde en önemli sorunlarına bir ses olabilmiş gibi gördüğüm noktalardan örnek vermek istiyorum öncelikle, şu alıntım gibi;
  
El değmemiş bir kız olup yine el değmemiş bir erkekle evlenmek hoş bir şey olabilirdi ama ya adam evlendikten sonra birdenbire Buddy Willard'ın yaptığı gibi aslında el değmemiş biri olmadığını itiraf ederse ne olacaktı? Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz, öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu. (Sayfa 85)

Bir diğer değinmek istediğim bu kitaba dair, melankolik fikirlerinin sizin içinize işliyor olabilmesi. Sorgularken buldum ben kendimi resmen, kendi içimdeki hesaplaşmalara benzettim ve bana bazı yerlerde ağır bile geldi Sylvia Plath'ın olumsuz görüşleri. Netlik yoktu sonra, "gerçekçi miydi, yoksa yarım kalmış gibi hissetmem normal mi?" derken buldum kendimi ara ara. Ne sürecin başında, ne sonunda ne de ortasında, kendi gel-gitleri içinde savrulan kızımıza sonucunda ne olduğunu anlatmıyordu. Böyle kitapların bilerek yazıldığını düşününce de, ben bundan daha fazlasını arıyorum galiba okuduğum kitaplarda diyorum.

Evet, kitabı beğendim. Değişikti, yorumları sizin de kendinizi yorumlamanızı sağlıyordu ama bir o kadar da kitabın anlardan anlara geçişleri benim için uygun değildi. İçsel dünyamda en çok Şubat ayının o kitabı okuduğum dönemde, iç sıkıntıma eşlik etti gibi oldu. Oradan oraya geçebilir halde olmama rağmen üstelik, ağır geldi bu değişken haller sanki... Melankolinin dibine vurulan bu Sırça Fanus'taki gibi diğer kitapları da böyle mi, diye merak etmedim değil. Başka bir kitapta yine görüşürüz gibime geliyor, Sylvia Plath ile... :)

Okudunuz mu bu kitabı, siz ne düşündünüz Sırça Fanus ve Sylvia Plath hakkında; bana yorum yaparsınız inşallah...

Virgül - Gökhan Türkmen



Şubat ayında en çok Gökhan Türkmen'in albümündeki üç şarkıyı dinledim; İhtimaller Perisi, Masal Olsa, Unuturum Ben... Üçü de birbirinden güzel ve ilki hariç diğer ikisi Şubat ayında yayınlanmış bir parça ve hepsi bu albüme ait... 

İhtimaller Perisi, Aralık 2018'de çıkan bir şarkı idi ama Virgül albümünün ilk şarkısı imiş aslında. 4 Şubat'ta da diğer iki şarkısı çıktı ve dinlediğimde aynı şeyi hissettim ben de yorumlarda bulunanlar gibi; mırıldadığı şarkı oluyor Gökhan Türkmen'in sanki... Mırıldasa dinlenir, o derece seviyoruz Gökhan Türkmen'i. :) 

İnternet haberlerinde, Gökhan Türkmen virgül'ü tamamladı diye yazmışlar. Ne güzel bir metafor değil mi ama?? (: Bir de Harun Kolçak'a ithaf ettiği söyleniyor bu albümü, Harun Kolçak'ın da ruhu şad olsun... 

Bu üç şarkı içinde en sevdiğim de oldu bu arada, Ben Unuturum şarkısının sözlerini de epey sevdim ama en çok Masal Olsa şarkısını dinledim. İlk sözleri anlıyor halde başlıyor, en sonunda da şu cümleleriyle öğüt veriyor resmen;

Hayat diz çöktürse de seni her gün
Elini uzatacak biri bir gün
Bozduğun yeminler hep geride kalan
Hayal olsa
Yalan olsa
Masal olsa...

Emeğine kalemine sesine sağlık diyorum işte, akustik de yapar yakında tadından dinlenmez valla!! (Bayıla bayıla dinlenir.)

Seven Sisters


Şubat 2019'da izlediğim en iyi filmde sıra, Seven Sisters filminde... :) 

Gelecekte kıtlık döneminde, devletin her ailenin  çocuk sahibi olma hakkını bir yasa ile tek çocuğa indirgemesi sonucu; her aileden bir çocuk bırakılmak üzere, çocuklar uyutulmaya götürülüyor. Bu dönemde kızının yediz doğurup öldüğü baba, torunlarına kıymaktansa onların benzerliğini kendi leyhlerine kullanıyor ve onları tek bir isimle hayatta kalmak üzere örgütlüyor. Öyle ki 30 yaşlarına kadar başarı ile sürdürüyor da bu 7 kız kardeş bu durumu... 

Seven Sisters, 7 Kız Kardeş olarak çevrilmemiş ama Türkçe'mize. Yedinci Hayat demişler nedense. Derim ki, siz yanlış çevirilen bu ismine bakıp da yabana atmayın. Çok güzel bir film, izlemeden geçmeyin... :) 


Film tavsiyemizi de verdiğimize göre, Şubat'ı seve seve uğurladığımı söyleyerek; Mart başını pek sevmesem bile, onu da dört gözle beklediğimi söyleyebilirim... Şubat beni üzdü epey de gidiyor işte, Mart evlerimize ve kalplerimize güneş açtırsın inşallah! :) 

Daha çok yazıp daha çok okuduğum bir ay olur inşallah Mart, daha çok görüşürüz burada. Sevgilerimle... (:

9 Ağustos 2018 Perşembe

Bin Yüz Bir İnsan, The Duff, Erkenci Kuş - #didemingozunden


Merhabalar, biraz aradan sonra yine bir kitap bir film ve bir dizi ile geldim... Son okuduğum kitap, son izlediğim film ve bu yaz dizim bellediğim Türk dizisi ile... İyi okumalar. :)

Bin Yüz Bir İnsan - Aret Vartanyan

6 gün önce bitirdim bu kitabı, 3 Ağuştos 2018 günü. Başlama tarihime bakarsak (5 Temmuz 2018), bir aydan fazla sürdü. Sebebi sadece kitabın başlarda yavaş ilerlemesi değildi, okuduğum tarih aralıklarında günlerimizin hayli yoğun geçmesine de bağlıydı; şükür ki... Aret Vartanyan ile tanışma kitabıma yorumumu yazmayı es geçmedim yine de, yavaş başladı ama hızlı bitti diyebilirim. Altı çizilesi çok cümlesi olan bir kitaptı, ki okuduğum kitapları çizmeyi sevmesem bile...


Marmaris tatilimizin 5. gününde iken elimdeki, Kor Adası adlı kitabı bitirip başlamıştım okumayı bu kitabı. En çok da orada okumayı sevmiştim, otelin lobisinin balkonunda ve etrafı ara sıra izler halde iken ama tek başıma kendi köşemde (üstteki resimler, Marmaris'te çekilen resimler) ... 

Merom vermişti bu kitabı bana, sahaftan aldığını ve kendisinin de çizerek okuduğunu söyleyerek. Ki o da sevmez, okuduğu kitabı çizmesini... Hayatın içinde, kendimizi karmaşaya soktuğumuz, kendini bulma yolculuğunu kendi deneyimleriyle anlatan birinin diliyle yazılmış kitap. Ben daha fazla romansı bir dil beklerken, tek kişinin ağzından ve kitabın ortasına kadar Aret Vartanyan'ın kendini gerçekleştirme hikayesini okuyorum sanmıştım. Başta bu sebeple hayal kırıklığı yaşamış olabilirim ama çok büyük hayal kırıklığı da değil hani...

Kendi içinde hayatın içindeki rolüne hayatın bir şekilde getirmesini kabullenmiş ve de mutlu olmadığı halde bunu değiştirmeye cesaret edemeyenlerin okuduğunda; "evet ya, bu işte!" diyebileceği kitap...

Ben içerisinde bulunduğum hayatta, kendi tercihlerimden değil, sağlık durumum sebebiyle bir şeyleri gerçekleştiremedim ama onun haricinde benim bile; "aslında gerçekleştirebilirdim, hala gerçekleştirebilirim de!" dediğim bir kitap oldu... Lafı uzatmadan buraya kitaptan birkaç cümle, altını çizdiğim alıntıları bırakmak ve birkaç da resim koymak istiyorum...

Bunlardan biri şu;

"Her insan kendisini bir şekilde ifade eder. Etmezse yaşayamaz. Edemedikleri bazen patlar, başkalarının gerçeği kendi gerçeğine dönüşür." 

= Vazgeçtiklerimiz, kendimizi ifadeden kaçtığımız anlarda başlıyor aslında. Bazen size de öyle gelmiyor mu; tarihi kaçırıyoruz, ucundan tutan biz olmuyor, sadece nefes aldığımızı sandığımız bir hayat oluyor... Bunların hepsi kendimizi ifade etmekten kaçındığımız ve bazen de zorla susturulduğumuz zamanlarda gerçekleşiyor.

"Özgür olmak, özgürlük... İçi nasıl da boşaltılmış bir kavram. İçinde yaşadığımız dünyada, temel insani haklara sahip olmak bile özgürlük sayılır oldu. Temel haklar verilirken, özgürlük kazandırıldığı söyleniyor."

= İşte bu sözde çok durakladım, o kadar doğru ve o kadar üzerinde gerektiği kadar düşünmeden geçtiğimiz bir nokta ki Türkiye'de. Özgürlüğümüz bir şeylere birilerine bağlı hep. Temel haklar elimizde iken mi özgürlüktür ki, yoksa bu kavram başka bir şey miydi? diye düşündürüyor insana... Bence öyle, başka bir kavramdı özgürlük. En basitinden, internet kullanımı bile birçok şeyle kısıtlanıyor. Özgürlük diyoruz, bilgi almada bile özgürlükten yoksun yaşayabildiğimiz zaman dilimlerini gördük biz. Düşünmek gerek bunları işte...


Fotoğrafta altını çizdiğim yerlerde şu yazıyor; 

"Sen kaybederken ben kazanıyorsam, sen üzüürken ben seviniyorsam ya da senin karşında elde ettiğim üstünlükle kendimi güçlü hissediyorsam benim de kazandığım, elde ettiğim bir şey yok. Hayatlarımız ayrılık üzerine değil, birlik üzerine kurulu olduğunda hepimiz kazanır, güçlülüğü yaşarız. Ayrıma, ayrılığa dayandığında ise hepimiz elimizde ne olursa olsun güçsüzüz."


= İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, sosyal medyada veya hayatın kendi içerisinde, insanlığın ve de bizim insanlarımızın en kabul edemediği cümleler dizisi yukarıda yazıyor. Bencillik, kendi mutluluğu haricinde insanların mutsuzluğundan kendine sözde ders çıkaran ama acı seviciklikten başka bir şey yapamayanların yaşadığı bir durum hali... Diyeceğim o ki, sen kaybediyor ben kazanıyorsam, ben kaybediyor sen kazanıyorsan; bir vatan içinde kazanç senin de benim de değil. Bir arada yaşıyor isek, birileri ayrıma uğramamalı. Farklılık insanlarda olur, bu farkı gözle görünürden uzak kılmak biz insanların yapması gereken. Aret Vartanyan bana bu hisleri geçirdi cümleleri ile. Katılıyorum da diyebilirdim kısaca ama bunları da es geçmemek gerek diye ekleyeyim dedim... :)


The Duff (2015)

Birkaç gün önce Youtube'da seyrettim bu filmi. Adı gereği geciktirdiğim, önüme çıktıkça sonra izlerim ya dediğim bir filmdi. Romantik komedi ama konusu gereği, gerçekten kim Duff değildi ki dedirten bir sosyal soruna değiniyor film aslında...

The Duff, sosyal çevre içerisinde elde edilebilir görünen insan demekmiş. Sosyal alışkanlık düzeyi, diğerlerine uymayan; dış görünüşü veya çoğu kişilerin beğenmediği şeylere ilgi gösteren; kısaca günümüzde tiki olmayan ama tiki olanların yanında gezen ve tikileri elde etmek isteyenlerin aracı olarak kullandığı kişilere deniyormuş! Güzel anlattım de mi? :D Ben sevdim anlatımımı önce...

Filmi izlediğimde, sık sık kendime; "hangimiz Duff olmadık ki?", dedim. Çünkü lise ortamı bu Duff'ları dışlayanlarla doluydu. Hep bir kusursuzluk ya da görünenin iyi olması gerektiği üzerine alışılagelmiş bir kabullenilmişlik var ya, bunlar hep ondan! dedim kendimce... :)


Lisede; bizde Asosyal bulunan, çirkin, şişman veya istenilen güzellik kriterlerine uymayan kişileri dışlarlar ve onlara bir isim vermezlerdi, yer de vermezlerdi. Bu film de gösteriyor ki, yurtdışında böyle kişilere isim bile konulmuş. Filmin İmbd'deki görünümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Ne yapabiliriz derseniz; filmin sonunda şöyle bir öneri var, izleyecek veya izlemeyecek arkadaşların hepsine gelsin bu söz:

"Sonuçta konu popülerlik ya da birini elde etmek değildi. Bütün konu sana ne etiket yapıştırılırsa yapıştırılsın, kendini doğru tanımaktır. Bir Duff'ın dediğine güvenin..." :)

= Yani her yerde her koşulda, kendimizi doğru tanımak ve kendimize güvenmek büyük gereklilik! Unutmamalı...


Erkenci Kuş - Bu yaz izlediğim tek dizi...


Bu yaz tek bir dizi izliyorum, o da Erkenci Kuş. Bütün bölümlerini izledim ve gününde kaçırsam bile diğer günler izlemeye çalışıyorum... Bu yazın ortaya konulan Türk yaz dizilerine bakıyorum da, yeteri kadar komedi yok. Yeteri kadar eskisi gibi öne çıkmış komedi yok. Mesela her gün, Fox Tv'de İnadına Aşk ve Aşk Yeniden veriliyor. Konuları karakterleri bildiğim halde, izlemekten sıkılmıyorum. İçinde, ihtiyaç duyduğum her şey var. Konuysa konu, komediyse komedi ve aşksa aşk...

Ama bu sene kışın da bize yaptıkları gibi, yazın da yeteri kadar üzerinde duramadıkları konu komedi oldu. Yani Türkiye yakın zaman diliminde komedide sınıfta mı kalıyor ne? Filmlerden izlersek izliyoruz, onun haricinde ağız dolusu eleştiri yapan eleştirirken güldüren, güldürürken de düşündüren diziler izleyemez olduk. Her anlamda söylüyorum bunu... Varsa yoksa acı! Hayatın kendisi çok acımasız zaten, televizyonda bırakın biraz hayata dair gerçeklik izlemeyiverelim! Gerçeklik diye anlatılıp da, diziye entrikanın alasını katıp; bir de üzerine insanları paranoyak ediyorsunuz senaryolarla!


Konu uzaklaştı pardon, her konuda standartlaşmış ve seçenek yelpazesi bulunmayan dizi sektörümüze kırgınım doğrusu. Komediye açız, gerçek komediye çok çok açız! 

Erkenci Kuş'u bu sebeplerle sevdim; içinde sanata dair de, komediye, aşka, izlerken eğlendirebilecek ve aynı zamanda ihtiyaç duyduğun şekilde gamsız düşünebilme kapasitesine sahip bir dizi. Demet Özdemir ve Can Yaman da, başrol olarak birbirlerine uyumlu iki güzel oyuncu. Allah yollarını açık etsin inşallah...

Sanırım komedi filmlerini, romantik filmleri ve aksiyonu barındıran ama darlamayan film ve dizileri hep sevdim hep de seveceğim... Diyebilirim ki, ben tek değilimdir bence! Bir ses duyuralım da, klasikleşmiş konulardan vazgeçsin Türk dizi sektörü. Ben bu sene de Pazartesi'den Cumartesi'ye dek, hüngür şakır ağlamalı dizilerden olsun istemiyorum. Sanata yatkınlığı, hayatın pahalılığından ötürü körelmiş bir milletiz zaten; bari bilgilendirici belgeseller veya programlar yapılsın, onlar daha faydalı. İnsanları entrikaya boğmayın canım, yoksa el atacağım sektörünüze ona göre! :D

Onu bunu bırakalım da madem, Erkenci Kuş'u izleyen var mı ben gibi? Çok tatlı değiller mi ve bir o kadar da eğlenceli? Hep böyle uçarı bir aşk istemiştim; deli debel değil, sevdi mi düzgünce seven ama eğlencesini yitirmeyen cinsten... Bize de nasip olur inşallah zamanı gelince ama tabii ki Erkenci Kuş'taki yalandan dolandan uzak. Sadece atışmalar yeter, anlaşana dek. Birbirini kırmadan etmeden olduktan sonra, atışmak da hayatın tadı tuzu eğlencesi işte... :)

Ben Erkenci Kuş'u izlemeye devam edeceğim bu yaz, bence kış dizisi olarak da kalır. Sizin izlediğiniz yaz dizisi ve kışa kalmasını istediğiniz bir dizi var mı bu arada? Benimki zaten belli de... :)) Umarım siz de yazarsınız yorumlara...

Sevgilerimle... (:

3 Mayıs 2018 Perşembe

Ay Bahçesi, Senden Önce Ben, Sen Anlat Karadeniz - #didemingozunden


Merhabalar. İki yazı öncesinde, Bir Kitap, Bir Dizi Film, Bir Video'dan bahsetmiştim, burada. Şimdi de Bir Kitap, Bir Film ve de Bir Dizi ile karşınızdayım. :) İyi okumalar diliyorum...


Bir kitap okudum, yüreğime dokundu; Ay Bahçesi...

Bahsetmesem olmazdı burada da ve bu yazıyı yazarken son okuduğum kitap olduğu için de eklemek istedim. 1 haftada okudum bitirdim ve istediğim hallerde bulunmak dedim çoğu yerinde: sevmek, sevilmek ve emek verip karşılığını almak. Pişman olmadan sevmek istiyor insan, yaşadıkça mutlu olmak ve en kötü anında bile sevdiğine bir an olsun gözünü devirip lanet etmeden...


Ay Bahçesi kitabı bana bu duyguları hissettiren. Hem biraz konusuna ve hem de içeriğinde beğendiğim cümlelere dair alıntılarımı okuyabileceğiniz diğer bloğumda yazdığım Okudum yazım da burada... :)

Kristin Hannah'ın bu kitabındaki Selena ve Ian'ın aşkı, "Yahu bu saflığı neden bu dünyada arayıp da bulamıyoruz ki?" dedirtti ama çok geçmeden de şunu dedirtti; "Bir söz vardır Didem; bulamıyor değilsin, henüz zamanı gelmemiştir. Sen o aradığına uygun kıvamda hayatını şekillendirmeye devam ediyor musun, elbet seni bulacaktır. Şimdi değilse, başka bir zaman ve başka surette. Ama emin ol bulacaktır..."

Aşkı bulacağıma da, o varlık ile karşılaştığımda duyduğum sukunete de kavuşacağıma da inancım tam ama düşünmekten duramıyor de mi insanoğlu... Ne bizi beklemeye iten diyorum bazen, aşk olmadan dünyaya daha şevkle bağlanmayı sağlayamamak mı? Evet, belki de böyle. En azından bana öyle geliyor. Bu dünyada, bazılarımıza kalırsa; bu dünyayı gezmek, görmek ve tatmak büyük bir haz tek başına var olmasıyla. Ama bazılarımıza göre de, iki ruhun bir araya gelmesi ile beraber aşk mertebesine biriyle ulaşmak ve o aşkın küçük-saf ve bir ömür tadına doyulmayacak "Tanrının lütufu meleklerle" etrafının donatılmasına duyulan arzuyla sarmalanmak...

Yani demek istediğim, herkesin sade deyimiyle "yuva kurmak." Bir yere, birilerine, sevgi bağıyla ait olmak ve o sevgi bağıyla bir hayatı insanca ve anlaşarak mutlulukla paylaşmak. Bunları arzulamak bir zamanlar beni çok rahatsız ediyordu, "Var olduğum yerden mi memnun değilim sanki?" dedirtiyordu. Oysa şu an isterken de, o an isterken de memnuniyetsizlik değildi isteğimin nedenleri; sadece, arzu etmekti. Mutluluğu, güzel hülyalı günleri ve geceleri; kendi oluşturmak istediğin aileyi de ailene katmayı... Yaşsal mevzulardır belki de bu hissettiklerim. :)


"Bir Film İzledim, Hayatım Mı Değişti?"; Senden Önce Ben (Me Before You)...

Hiç anlamazdım, "bir film izledim hayatım değişti!" diyenleri. Birçok kez birçok filmi küçümsedim, bir çok kitabı da; bu filmi de küçümsediğim gibi... Öyle ya, birine güzel gelen şey bir başkasına güzel gelmek zorunda da değildi. Bunu daha iyi kabullendim ki, "Bir Film İzledim, belki de hayatımı değiştirecek." diyorum şimdi...

Senden Önce Ben; Ruhuma kalbime dokunan ve bana kendi korkularımı hissettiren ve çokça ağlatan bir film oldu. İnanır mısınız (Ki ben bile inanamıyorum) afişini gördüğümde tüylerim ürperiyor. Ömrün boyunca izlediğin en iyi film miydi, diyeceksiniz. Hayır, ömrüm boyunca daha iyi filmler de izledim. Ama o filmlerin arasına bir film daha eklendi. Benim için esaslı bir şekilde. Çünkü beni o gün o gece ağlatan, filmin bana hissettirdikleri idi. Filmde bulduğum kendi korkularım, kötü hissiyatlarımın gün yüzüne çıkması ve çaresizliği hissedip de o çaresizliğe geri dönme korkumdu.. 




Bazı filmler ruha daha esaslı dokunuyormuş ki, diyormuş insanlar o malum sözü. "Bir film izledim, bir kitap okudum, hayatım değişti." diye bir şey varmış. Benim ruhuma, korkularıma ve düşüncelerime dokundu Senden Önce Ben filmi. Üstelik izlememek için çok direnmiştim ve de sadece drama yapıyorlardır diye önyargılı davranmıştım daha öncesinde bu filme... Kendime bahane bulmuştum; kitabını okumadan izlemeyeceğim bu filmi, diye. Ama hayatın akışı bu belki de. Arayışta olduğum bir anda, "İzle şu filmi" dedi içimden bir his...

Düşündüğüm hep, yapmak istediklerim varken, neden duruyorumdu? O gece filmi izlerken bu soru kendini tekrarlayarak içimi taşırdı. 30 Nisan 2018 gecesi, sabaha karşı; kararlılığımın doruk noktasına ulaştım. O gece kararlılığımı, bloğumda şu yazımda da anlatmıştım. O sabah uyuyup uyandığımda, ben hayallerimi gerçekleştirmek için yazmaya yeniden başladım ve kararlılığım diğerleri gibi sönüp gitmiyor. Bir de; bu sefer benim elden bırakmaya da hiç niyetim yok, bu güzelliği bulmuşken kaybetmeye! :)



Bana Göre, Son Zamanların En Amacına Uygun Dizisi; Sen Anlat Karadeniz...

Çok yorum alıyor, çok söyleniliyor ama Sen Anlat Karadeniz dizisi bence son zamanların en amacına uygun dizisi. Konuşulmayan her şey daha kötüye gitmeye meyillidir diyorum ya, dizinin işlediği konu da bu yoruma tam uygun; ülkemizde kadına şiddet ve toplumuzda önemsenmemesi... Tabu haline getirdiğimiz her şey yanlış yönlere gitmeye gebedir hala düşündüğüm üzere. Filmde görüp de, "Yok canım, daha neler" dedikleri her şeyin daha fenası bizim toplumumuzda ne yazık ki var... Büyüklerimden dinlediğim üzere, hiçbirine yaşadığım toplumu bildiğimden dolayı çok aşırı şaşırıyorum diyemem.

Annem ve babamların memleketi Sivas. 2-3'ten fazla bir araya gelinip toplanıldı mı, bir de eski konular açılıverdi mi, köyden bahsedildi mi, öylesine derin konulara giriliyor ki; boşuna sosyoloji okumamışım diyorum, onları dinlemeye ve kendi düşüncelerimde irdelemeye bayılıyorum...

Sen Anlat Karadeniz'de; Karadeniz'e bir adamın yaşattığı zülumlerle dolu hayatından kurtarılıp getirilen Nefes ve de onu koruyup kollamaya ant içen -ama sözde geleneklerine çok bağlı köylü halkı bulunan bir yerde- Karadeniz'in Trabzon ilçesine bağlı bir köyde yaşayan Deli Tahir var. Bu şartlar altında birbirlerini severlerse ne olur, yer yerinden oynuyor tabii. Çünkü saçma bir düşünce var, bekar kızlar dururken "çocuklu kadına aşık olmak" da nedir?

Ne yazık ki ülkemizde, insana insan gibi davranılmıyor. Acı çekene, ne yaşamış dinlediği halde inanmamak gibi bir tavır alıyorlar. Kötüyü benimsemek var, çünkü kadın bile kadına güvenmiyor. O yüzden gerçeği hiçbir zaman görmüyorlar. Çocuklu olması yetiyor onlara, kendilerinden bilmemek adına. Kadın kadından bile değer görmüyor ülkemde, ne yazık ki...

Ve dünkü bölümde Tahir ile Nefes evlendi. Şimdilik dünkü bölümden konuşacak olursam; dizideki birkaç kadın haricinde her kadın dedi ki, "çocuklu kadınla evlendi, bunca bekar kız varken." Bu fikir ne yazık ki öyle yaygınlaşmış ki, kadın bir kez evlendi ise ve mutsuz değil ise ayrılmaya hakkı yok görülür Anadolu'da ülkemde. Bu durum beni çok ama çok üzüyor düşündükçe, benim ülkemde kadına değer verilmez ise; nasıl gelişeceğiz ve geliştireceğiz biz yeni nesilleri...

Sadece tek bir noktaya değiniyorum, kadına şiddete ve de kadına inanılmamasını geçiyorum ve dizide gösterilmesine nefret dolu bir çevre var ama ben gösterilmesinden de yanayım. Anlamıyor kimse yoksa, ülkemizdekileri görmezden geliyorlar. "Yapmayın, etmeyin" diye bağırasım geliyor. Diyorum ki işte, son zamanlarda izlediğim ve en amacına uygun "sosyolojik yaralara dokunan" konularıyla bir dizi var ise o da budur. Dizinin yazarlarını tanıdığım için, gönül rahatlığı ile şans vermiştim izlemek adına. Wattpad'deki kitaplarıyla tanımıştım ikisini de; "Ayşe Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem, kaleminize sağlık. Yolunuz hep açık olsun inşallah diyorum, dizide emeği geçen her kişiyle beraber... 


Bu yazımın da konuları bu kadardı. Bir dahaki "bir ..., bir ..., bir ..." tarzı yazımda görüşmek üzere; artık boşlukları gözlemlediğim her ne doldurursa... Sevgilerimle. :)