didemingozunden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
didemingozunden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2021 Çarşamba

Neler Oluyor Bize? - Mart 2021 - #didemingozunden


Epeydir sitemkar halde gördüklerimi ve üzüldüklerimi yazamaz olmuştum de mi; sevdiğim olayları yazdığım kadar, bu bloğumda "Didem'in Gözünden" sitemkar olaylarımı yazıyordum ben. :) Bugün biraz uzun bir arada sonra, "Neler Oluyor Bize?" demek istiyorum. Çünkü sıklıkla bunu soruyorum ve her ne kadar çoğumuz bahsedeceğim durumları "teknolojiye ve her şeyi gereksiz kolaylaştırdığına" yoruyor bile olsa, aslında yine de suç bizde. Her şeye çok çabuk adapte olup, esas değerlerimizi ve manayı unutuyoruz. Buna çok çabuk alışıyoruz...


Çayınızı kahvenizi aldıysanız, söyleyeceğime öncelikle şu yandan kulak verin; hayatınızda insanları sadece kendi bakış açınızla yargılıyor musunuz? Yapıyorsanız eğer, yapmayın lütfen! Günümüz dünyasının en büyük yanılgılarından biri bu, herkesi eleştirmeye ve herkesi kötülemeye büyük hakkımız var; ortada bir durum yokken bile!

İnsanları zorlamak, insanların iradelerini ve sınırlarını görmezden gelmek günümüzde çok moda olan gelişmelerden olmuş... İstemiyor oluşunuz, kibarca reddediyor oluşunuz bir oluşumu veya bir devamlılığı katiyen kabalık olarak görülebiliyor. Oysa bu sizin kararınız, kendi bireysel mutluluğunuz için en gerekli tercihiniz belki de; ama görülmüyor. Düşünün bir, çevrenizde bunu size kaç kişi yapıyor? Eminim bir dünya örneğini bulabiliriz...

Günümüzde ilişkileri kendini en önemli gören kişinin üstünlüğüne göre yapmanızı isteyenler türedi. Siz kendiniz adına neyi reddetmiş, neyden vazgeçmiş olursanız olun; onun adına bu geniş zaman içerisinde kötü bir durum ise, asla kabul edilmiyor davranışınız. Siz ona zarar vermemişsiniz esasında, siz onun kötülüğüne hiçbir şey de yapmamışsınız! Sadece aranızdaki bağı koparmışsınız, enerjiniz tutmamış ve onunla devam etmek istememişsiniz. Ama dedim ya, geniş zamanda onun işine gelmeyecek bir durum. Ona göre ona bunu yapamazsınız...

Eskiden anlaşamadığınız veyahut görüşmek istemediğiniz kişilerle bağ koparmak daha kolaymış, "ver mektuplarını al mektuplarını"! Dışarıda görseniz, konuşmak istemediğiniz ve tartışmak istemediğiniz kişiyle aranıza sınır koymanız daha kolay; yolunuzu değiştirirsiniz, kapınızı kaparsınız ve o uzaklığı gören kişi durmak zorundadır. Bu durum teknolojide böyle değil...

Şimdilerde önce numarasını sonra sosyal medya hesaplarını siliyorsunuz ama bir türlü size bazı kişilerin ulaşmasını engelleyemiyorsunuz. Benim için benim kararımı ve irademi zorlayan kişilerle arama koymak istediğim sınırlar var, ama teknoloji ile olsun ama gerçek hayatta olsun! Teknoloji sağolsun bunun bir yöntemini bulup sınırları aşabiliyor isteyen kişi! Rica ediyorum bunu kişisel algılamayın ama biri size sınır koyduysa o sınırı aşıp, sonra da "neden sınırlama koydun bana?" diye sormayın. O sınırlama koyulmuş, o kişi karar vermiş ve telefonlarınıza çıkmıyor. İnsanlar size illa ki geri dönüş yapmak zorunda değil. Bunu gördüğünüz halde hala ulaşmaya çalışıyorsanız, aranızda bir bağ kalmadığı halde üstelik; sorunu lütfen kendinizde arayın. Bazı şeyler biter, bunu unutmayın! Her insan sizinle kavga etmez, her insan hayatını böyle idame ettirmez. Bazıları da susarak gider. Güzel yoldan bağları koparır ve böyle durumda kavga çıkartarak durumu zorlaştırmak sizin haddiniz de değildir!

Diyorum ya, "Neler Oluyor Bize?" diye; gerçekten neler oluyor bize, biz ne zaman bu kadar sınırlarımızı bilmez haddimizi aşar olduk?! Benimle görüşmeyen birine ben bir daha ulaşmak istemem ki, vardır bir bildiği derim; bu ısrar kıyamet çok zorlayıcı inanın ki! İnsanı hem kötü hem de asabi yapıyormuş bir de... Çok üzücü ki, teknoloji artık bazılarını önemli ve bazılarının da kendi hayatı adına verdiği kararları önemsiz sayılır kılabiliyor... Sessiz kalırsanız vay halinize, her bağı kavga gürültüyle bitirmezseniz hiç kimse sınırını haddini bilemez oldu; çok yazık!



Büyük ilkel benlik savaşları veriliyor yani günümüzde. İlkel benliği açalım biraz, ruhun en derin gerçekler dünyası ile değil bedenle haz ilkesine dayalı ilişkisi bulunan parçası (Tanım, Google'dan alıntıdır). İlkel benliğine esir olmuş kişiler, kendi çenesinden güçsüz kişileri buldukları zaman avucuna alıp kendisi gibi yapmak istiyorlar. Yani insanları kırar mıyım, ya bu durum bizi incitir mi düşünmeden "ilkel benlikleriyle hareket ediyorlar". Onlar piramitlerini büyütmeyi bir şekilde bu yönle de başarıyorlar, çünkü bu haz ilişkisine hayır diyebilecek olan gerçek manayı görebilen kişiler maalesef ki azınlıkta artık! 

Ben ve benim gibi bir kesim, hala insanları kırmamayı daha fazla umursuyoruz şükür ki. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum hala... Ahlak diye bir olgu var; o sadece tek bir olguda değil, hayatın her alanında lazım işte! Ben artık uzun zamandır, kimseyle kavga etmemeye çalışıyorum. Bu bana zarar veriyor çünkü, çok net biliyorum. Kimseyi eleştirmekle de kötülemekle de uğraşmıyorum, bu benim enerjimden ve zamanımdan çalıyor... Bazılarımız hala bunları yaparken, kendimiz adına yaşarken ve birilerini üzmemek adına susarken; sesini çıkarabilen, teknolojinin de verdiği güçle bunu yapabilmeyi kendine hak gören kişiler ne yazık ki yakıyor yıkıyor dağıtıyor... Onlara da sesleniyorum; vallahi bir deneyin, size sınır konduysa o sınırı geçmeye çalışmayın! Kendinize kötülük ediyorsunuz, farkında bile değilsiniz... 

İnternet bize yeni dünya düzeninde bir güç veriyor ya işte, gerçek hayatta bunu yapabilmek çok güç ama güya internet üzerinden yapabilmek kolay; Sizi rahatsız eden, sizi üzen ve sizi yıpratan tavırlarda bulunan kişileri engelleyebiliyorsunuz! Dediğim gibi, karşınızda engellemenize karşı duracak ve bu kararınızı hiçe sayacak biri yoksa çok güzel bir hak aslında... Kendisini eleştirenleri engelleyen büyük hesapları görüyorum İnstagram'da mesela; birkaç zaman sonra çok bariz olarak yeniden ulaşıyorlar, tehdit eden mi dersiniz hakaret eden mi! Engellenen kişilerin garip şekilde kabul göremediği halleri bırakma halleri de hiç görülmüyor neredeyse... Üzücü ama "Neler Oluyor Bize?" dediğim bu gibi konular o kadar acı ve inanılması güç bir durum işte...


Son olarak diyeceklerim şu ki; 

Yapmayın, insanları zorlamayın, kırmayın ve incitmeyin! Dünyayı başkalarının kararlarını ve fikirlerini değiştirmek üzere yaşamayın. Birilerini ezip büzüp incitip, ondan sonra da sen bana neden bunu yapıyorsun demeyin! Haddiniz, hududunuz ve bir sınırınız olsun... Çünkü bu sınırı koruyamazsanız sonrası kaos oluyor. Bu kaosu yaşamaktan sizler hoşlanabiliyor olabilirsiniz ama bunu sevmeyen ve kaldıramayanların hayatları yitip gidiyor o kaoslar adına, ama enerjisini çalarak bitiriyorsunuz ama sınırlarını yıkarak...

Umarım beni biraz olsun birileri anlamıştır... Umarım bir kişi bir kişiyi, diğeri diğerini örgütleyerek bu gibi davranışlardan uzak durur birçoğu...

"Neler Oluyor Bize?" demeye devam edeceğim inşallah ben yine. Bu yazımda bu konu ağırlık bastı, çünkü içim bu konuyla ilgili dolup taştı son zamanlarda. Ben bu zehri ve sitemi akıtmalıydım iyice. Bu yazım da buna destek oldu çok şükür işte... 

Siz de yorumlarda bana "Neler Oluyor Bize?" dediğiniz günümüz garipliklerini yazın olur mu? Yorumlaşalım ve dertleşelim biraz... (: 

Sevgilerimle ve okuduğunuz için teşekkürlerimle... 

13 Şubat 2021 Cumartesi

2021'den Sesleniyorum - Didem'in Gözünden

 

2020 yılında sadece 14 yazı yazabildiğim bu bloğuma, 2021 yılının ilk yazısını yazıyorum bugün; nihayet! :) İki ayın ardından, yeniden merhaba... =)

2021'den sesleniyorum; çok yazılar yazma hayaliyle çok tutuşup, çok istekli olup bir o kadar da kendi içime döndüğüm ve durgunluğuma odaklandığım günler yaşıyorum. Düşünüyorum, düşlemekten çekinmiyorum ve bol bol izliyorum... :)


Öncelikle çevremi izlemeye çalışıyorum artık; telefon ve bilgisayarlar hayatımızda daha fazla yer aldığından beri, ekranlardan fazlasını göremez olduk ve şu pandemi döneminde daha çok tutulduk bu ekranlar üzerindeki her şeye. Ama geçen gün şu denize bakıp da içimi ferahlatabildiğime şükrettim yeniden. Sıkıntımın sebebi bir şeyleri çok fazla takip edip, doğayı gözlemleyememek artık... Kış geldi ve evlere tıkıldık, bir evin içinde eşyalara dahi bakamayıp daha çok ekranlara bakıyoruz. Ben son zamanlarda buna çok bozuluyormuşum meğer... 

Denize, doğaya hasret bir yıl daha başladı; umarım bu hasret artık en kısa zamanda biter gider... 

Yazmaya kendimi adamak için içimce büyük bir heves var yine bu sıra, ama bir o kadar da dargın ve kırgınım sanki her yanımla... Odaklandığım en iyi şey "Youtube videoları" ve ip sarıp örgü örmek. Resmen elimden çekirdek çitliyormuşum gibi bırakamıyorum! =) Ama biliyorum, bazen neye tutulursan o geçene kadar ona yoğunlaşmakta da fayda var. Bedenin veya kalbin, bir şeye doyamıyor veya o şeyi yaparken ferahlayıp başka yöne dalmak istiyorsa, ona izin vermek gerekiyormuş... Sonradan bunu da deneyimleyip öğrendim. :)


İp sararken, örgü örerken videolar izlemeyi ve izleyeceğim dediğim dizi ve filmlerime bakmayı çok seviyorum... Bu sıra buna kendimi kaptırdım gidiyorum ama sonucunda yazmaya döneceğim, bunu da derinden hissediyorum. Çünkü içimde bir yerde, yazıp içimi dökmelerim ve aklımdaki hikayelerim projelerim akıp duruyor. İçimle konuşuyorum ama kalemi almak ürkütüyor değil, sadece uzaklaşmamın yan etkisi gibi bu! Kalemimi elime alsam büyüsü kaybolacak veya istediğim gibi olmayacak hissi de benimle beraber bu sıra; ürkütücü ama gerçek... (:

Velhasıl; 2021 çok şükür fena başlamadı, sağlığımız da neşemiz de yerinde ailecek ama biraz kendi iç dünyamla ufak bir derdim var gibi... Duraklamak istiyor, değişiklikler istiyor; belki de düzensizliğime veya düzenime bir başkaldırı hazırlığında şimdilerde. Zamanla yazıya döneceğimin inancıyla doluyum yine de... =) 

Hem bunlardan bahsetmek, hem de sizlere bu sıra izlediğim dizilerden ve beğendiğim youtube videolarından bahsetmek için 2021 girişi olarak yazmak istedim bu yazımı... Kendi gözümden bir "ne izliyorum" içeriğim de bulunsun yeniden, epeydir bu tarz içerikli bir yazı yazmamak da eksiklik hayatımda şu sıra...




- 2021'in ilk ayında izleyip bitirdiğim ilk dizi "The Queen's Gambit" adlı dizi idi. 1 sezonluk 2020 yapımı Netflix dizisi idi. 2020 yılında, satranç içerikli konusu nedeniyle izleyip zevk alamayacağımı düşündüğüm bir yapım idi. Ama 2020 başında ani bir kararla izlemeye başladım, 4 günde de bitirdim bile 8 bölümü... 

Dizi tam benlik değil derken, hızlı akması sebebiyle içeriğindeki eksik bulduğum noktalarına rağmen severek izledim. Heyecanlı bir konusu vardı ama eksik çok fazla noktası da vardı benim için aslında... Yani, karakterin sıkıntılarına değinmiş de bir sezona sığdırdığı için tüm hikayeyi, satrancın ötesinde çok da işlenememiş bence. Üstün körü bir anlatım söz konusu idi bazı noktalarda. Böyle bir dizide baş karakterimizin duygularının daha derin işlenmesini isterdim açıkçası. O yüzden The Queen's Gambit adlı bu diziye puanım, 10 üzerinden 8... :)


- Bu ayın başında izleyip bitirdiğim ikinci mini dizim yine bir Netflix dizisi ama bu sefer 2021'in ilk Türk yapımı Netflix dizisi "50 Metrekare" idi... Engin Öztürk ve Aybüke Pusat'ın başrollerinde oynadığı klasik Türk dizileri konularından bir mafya adamlığından mahalle abiliğine terfi eden Gölge isimli kahramanımız var... Tamam, yorumlayan herkes gibi ben de gördüm; fazlasıyla gördüğümüz konular ve "vaov" dedirtmeyen bir gidişata sahipti. Ama ben dizinin işlenişi ve oyuncu seçimleriyle başarılı olduğunu düşünüyorum...

İzlediğimiz herhangi bir Türk mafyası içeriğinden başka bir şey değildi. Ama oyuncu seçimleri ve konu bütünlüğü konusunda iyiydi diyorum. Abartısı ve gereksiz "kahramanlara asla bir şey olmaz!" içerikleri de yoktu üstelik! İkinci sezonu gelecek gibi görünen dizinin, ilk sezonun sonuna doğru ters köşe yapamayıp beklenenleri gerçekleştirmesi üzücü idi. Ama Engin Öztürk'ün oyunculuğunu izlemeyi çok sevdiğim için, ikinci sezonu da çıktığında izlemeye çalışacağımı düşünüyorum şahsen... :) 

Bu dizinin ilk sezonuna puanım da, 10 üzerinden 8. Ama ikinci sezon bence 10 üzerinden 10 olabilir. Çünkü hem kadro hem de konunun başka şekillerde işlenebileceğine dair inancım da oluştu ilk sezondaki bu başarılı işleyiş açısından. (Bakın bu neden biliyor musunuz; işleyişi de oyunculukları da durgun olan birkaç yerli dizimiz var ve yersiz abartılabiliyor, ama gerçekten kişilerin zevkine göre değişen oyunculuklardan ya da işleyişten bahsetmiyorum, hayatın içinden denilip durgun bir işleniş sergilenen birçok diziden bahsediyorum. Onlar en iyisi oluyor da, bu tarz eğlendirebilen dizilere gelince de, yersiz yok sayılıyor. Klişelerle dolu bir konusu olmasına rağmen, izlerken kendini unutturup eğlendiren bir yapımdı da benim için. Cengiz Bozkurt ve Tuncay Bayazıt'ın güldürebildikleri sahneler için, puanım 9 bile olsa hakeder yani! Emeklerine sağlık diyorum. :)


- Ve şu bir haftadır izliyor olduğum dizi de, bir iki haftaya bitirebileceğimi düşündüğüm The King: Eternal Monarch dizisi... Paralel Evren konusunu işleyen, Fantastik bir kore yapımı dizi. Hem bir kraliyet hikayesi hem de içeriğinde gerçek hayatın bulunduğu bir dizi. Çünkü kralımız Lee Gon, küçüklüğünde kendisini kurtaran Teğmen'i arıyor ve paralel evrene geçip de onu bulduğunda kendi bakış açıları dahil birçok şey yavaş yavaş değişiyor. Kralımız, çok başarılı ve karakter sahibi biri; Polis teymeni kızımız Jung Tae-eul tam ona yakışır derecede, işine düşkün ve karakterinden asla ödün vermeyen biri... Paralel evrenler arasında yolculuk 6. ve 7. bölümlerde canlandı, birçok konu da açığa çıktı ama çözümlenmesine geçilemedi daha. Yani ben bir izleyici olarak çözdüm de, oyuncular çözemedi. :) 

Velhasıl, şu sıra bu diziyi izlemekten ötürü mutluyum. Puanım şimdiden 10 üzerinden 9 ve dizinin sonunda 10 bile olabileceğini hissediyorum. İzleyip göreceğiz diyelim. :) Kralımızı ve onun gönlünü kaptırdığı teymenimizi çok yakıştırıyorum. Bir de beni çok güldüren kralın baş muhafızının son bölümlerdeki halleri var... Teymenin küçükken kurtardığı kral nasıl oluyor derseniz, orasını henüz ben de çözemedim. Zamanlar arasında farkettirmeden geçen biri mi kurtardı, nasıl oldu? Onu da ilerleyen bölümlerde göreceğiz! =)


Didemin Gözünden haberlerde bu yazılık bu kadar. Bir dahaki yazımda görüşene dek, kendinize çoook iyi bakın. Okuduğunuz için ve beni umarım unutmadığınız için teşekkür ederim... (=
Sevgilerimle...

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Duygularımla Savaşıyorum - Didem'in Gözünden


Böyle bir başlık attığımı bile unutmuşum ve aslında bugün öğlene kadar bu yazıyı yazma düşüncem de yoktu. Ama işte benzer bir yazı yazacakken "taslaklarımda" bu başlığı gördüm. Duygularımla savaşıyorum, bazen gereğinden fazla...

Öğlen bir arkadaşımdan, biraz üzücü biraz da onun iyiliğine olabilecek açıda bir haber aldım. Kısaca bahsedecek olursam (o da ileride okuduğumda benim de "neydi bu?" diye aklımda soru işareti kalmasın diye!), bir arkadaşım hastaneye yatma kararı almış bu öğlen; hastalığı için, kendisi de inansa bu yatışın ona iyi gelebileceğine inanışım var biraz ama hayırlısı işte...



Şimdi böyle bir mevzu olduğunda da bugün olmuş hala duygularımla savaş halindeyim. Üzgünüm, yorgunum, hayata kırgınım. Hislerime sahip çıkmam gerek, hayatımı sadece üzüntülere odaklı yaşamamam gerek; her şey olacağına varacaktır, "bazen bir şeyler için illa ki uğraşırız ama değiştiremeyiz" diyebilmek gerek... Ama şayet değiştirebileceğim bir şeyler olabilseydi şu hayatta, insanoğlunun karşı koymaya çalışıp da değiştiremediği birçok duruma karşı bir şeyler yapabilmeyi dilerdim... Arkadaşım içinse bugün yine çok fazla şey diliyorum...

Bir değil, onun yaşadıkları ile benim yaşadıklarım benzer bile değil. Ama yaşadığımız birçok içsel savaş, birbirine benzer halde... Değiştiremediğimiz olgular, olsun istediklerimiz ve böyle olmayacaktı dediğimiz çok şey var. Bunun için duygularımızla savaşıyoruz zaten. Çoğu zaman dün ile bugün birbirini tutmuyor, tutamıyor ve "bugüne şükretmeyi gereklilik bilsek de" her an duygularımızla kavgamız ve savaşımız da devam ediyor...

Bugün arkadaşım neler hissediyor, neler düşünüyor, kendisine iyi gelebilecek bir şeyler umuyor mu buluyor mu bilemiyorum; kendimi o sebepten yine garip hissediyorum... İşte ben de onun için sadece umuyor ve dualarımı sürdürmeye devam ediyorum. Bazen sadece "biz ne zaman böyle olduk" diyorum. Bir şeye dair veya değil, dünlerimizde ikimizin hayalleri de bugünkü gibi değildi dediğim noktalar var... Misal o bu yaşında hastanede olmayacaktı da, başka bir yerde hayatını yaşıyor olacaktı; günler geçerken, geleceği nasıl da dünlerdeki hayaller gibi şekillendiremiyoruz... Bazen ben de anlayamıyorum! Kurduklarımız, kuramadıklarımız ve doğru diye verdiğimiz kararlar; bizi bu taraflara mı getirecekti?

Bugün olmuş bana "5 yıl sonraki halini görmek ister misin?" diye soranlara yine de "Hayır!" diyorum. Demeye de devam edeceğim. Bilmemek, bilememek, çoktan seçmeli bir sınavın ortasında bizi götürdüğü yerleri yaşamak hala güzel geliyor; tüm olan bitene rağmen üstelik...



Ne diyordum, Duygularımla Savaşıyorum!

Bu yazıyı yazmak üzere bu başlığı koyduğumda, içimdeki hislerden bahsedecektim aslında; hatırlıyorum. İçimdeki çoktan seçmeli sınavın tercih edebileceğim diğer şıklarının getirebileceği hayatımı düşünüyordum yine. Hala düşünüyorum bazen... İçimde bana hissettirdiklerini anlatamayacağım bir garip taraf var, bazen çok ama çok konuşuyor. İşte o zaman diliminde yazacaktım bu yazıyı ama iyi ki yazmışım. Tamamıyla saçmalık! Bir tek dün-bugün-yarın var, insan kendi tercihlerini yaşıyor. Devam edebileceği bir hayatı; eğer uyanırsa yarına, "yarın" diye bir olgusu var... Hayat gelip geçici tek giriş hakkı verilen küçük sınavlardan oluşmakta, daima...

Bunları biliyor olduğumuz halde, bugünde yaşadığımız karmaşalar ne kadar garip. Neden geçmişle bugünü, bugünle yaşayamadıklarımızı kıyaslıyoruz? Ya da kıyaslıyorum! (Bir önceki zaman diliminde, yani Temmuz ayında Taslaklara düşmeseydi bu başlık da yazı olsaydı eğer; size haklılığını anlatabilirdim o saçmalığımın..)

Şimdi saçma geliyor, Temmuz ayında düşündüğüm karmaşa bana saçma geliyor. Bir tek yapmam gereken şey var, şu anı yaşamak. Bu anı en layıkıyla yaşamak ve yapamadıklarıma, yapamıyor olduklarıma odaklanmadan yaşamak... Karmaşık olduğu kadar da kolay esasında. Duygularımla savaşmanın bir faydası yok, duygularımızla savaşmamanın verdiği çok fayda var... Bunu da son bir ayda netleştirebildim kafamda...

Bu yazıdaki resimlerim gibi görüntüleri sadece yazılarım için çekmiyorum, bir o kadar bana iyi geliyorlar diye çekiyorum. Her baktığımda bana "ben böyle güzellikler görebiliyorum" dedirtiyorlar. Bunu da zamanla kavradım mesela. İçine düştüğümüz savaş durumlarını zamana bırakabilmek çok zorlu, ama bir o kadar da insanı rahatlatan unsurlar aslında. Çektiğimiz fotoğraflar da, bir an sadece doğa fotoğrafı ama aslında her baktığımızda rahatlatan hayatın parçalarından...

Hani çok sıkıntılı dönemden geçerken, o zamana sıkışmışız gibi hissediyoruz. Hani büyüklerimiz söylüyor bize sonra, misal annem gibi, "her kışın bir yazı, her gecenin de bir sabahı var kızım!". Hayat işte böyle; gecelerin sabaha döndüğü, sabahlarımızın bazı kişiler tarafından geceye dönüştürüldüğü ve yine o dönüştürülen gecenin sabaha dönmesini sabırla beklerken dönen düzenin içinde devam ediyor...

Karışık yazdığımı düşünüyorum fikirlerimi yazıya dökerken, ama her defasında! Eskiden bu yazdıklarımı, "saçmalıyorum" diye silmeyi düşleyerek kendimi duraklatıyordum. Hep içimde kalıyordu sonra. Ama zamanla yaza yaza çözüldüğümü farkettim! Şimdi karışık geliyor, yazarken çözülüyorum; bazen sonunu getirmiş bile olsam, "tam dökülmemiş gibi hissediyorum". Yazımı yayınlıyorum ve ertesi güne okuyorum, eksik bile buluyorum ama fazla görmüyorum. Şu an yazarken de tam bunları hissediyorum...



İşte bu tarz duygularımla savaşmaya her koşulda devam ediyorum ama artık kendim veya bir başkası için yapamadıklarımıza dair üzülmemeye daha çok özen gösteriyorum. 

Arkadaşım için daha fazla güç diliyorum, olduramadıklarımız için üzülmekten geri duruyorum; biliyorum bu bana olduğu kadar, ona da zarar verecektir çünkü... Arkadaşım o hastaneden daha güçlü çıksın, duygularıyla ben gibi savaşmaktansa "onları anlamlandırmayı ve bugününe uygulamayı başarabilsin" diye umuyorum. Benim arkadaşım güçlü, "ağır geldi hepsi yine" dediği her şey geçecek; çünkü o da bunu istiyor, bitsin gitsin tüm dertler ve bugünler yaşansın istiyor. 

Ben, arkadaşım ve bizler gibi bünyesine "ağır gelen ne varsa" hafiflesin. Bu gece tüm insanlık adına duamdır bu, içindeki gücün "hayat gerçeklerinden korktuğu gerekçesiyle" farkında olamayan herkese büyük bir güç kuvvet diliyorum. Yaradanın desteği, onun bize verdiği güç hep bizimle var olsun. Onun yolundan ayrılmayalım, kendimize de ona da olan inancımızı hiç kaybetmeyelim inşallah... 

Çok basit görünen şu sözleri şuraya yazmak bana öylesine iyi geliyor ki. Oralarda birileri var veya yok. Ya da tam anlamıyla bana yorumlara yazmak istemeyen sessiz birileri var, içinizdeki güç biraz olsun yazmak istiyorsa "yorumlarda görüşelim" olmaz mı? :) 


Okuduğunuz için teşekkürlerimle. Arkadaşıma ve onun gibi hastanelerde şifa çare ve umut bekleyenlere bu yazım. Seni seviyorum arkadaşım. Sen çok güçlüsün, çünkü biz içimizdeki güçle bu günlere gelebildik. Daha zorları da olmuştu, umarım bunu daha da zorlaştırmazsın; bir umut orası sana iyi gelir, veya sen kendine iyi gelebilirsin. Sevgilerimle... 



26 Haziran 2020 Cuma

Uğultulu Tepeler, Leydi Di, Rearview - Didem'in Gözünden


"Bir Kitap, Bir Belgesel, Bir Şarkı" ile geldim yine bir "Didem'in Gözünden" yazısıyla daha... :)

Bugün konularım; Uğultulu Tepeler, The Story Of Diana ve Rearview şarkısı... İyi okumalar Dilerim... =)


Uğultulu Tepeler - Emily Jane Bronte


19 gündür okuyor haldeymişim, dün nihayet kendi okuduğum "Dünya Klasikleri" arasına birini daha okunmuş halde ekleyebildim... :) 

Bilir misiniz, ben Dünya Klasiklerine oldukça önyargılı durumdayım; tecrübeyle sabitlendi diyelim, okuyup da çoğundan haz alamadığımdan olsa gerek... O eski dönemlerin gerek konu anlatımları günümüze bence iyi yansıtılamıyor veya yansımıyor, gerekse de hikayeler şimdi yaşadıklarımızla bir tutulmuyor. Niye bir tutuyorsun ki demeyin, olmuyor işte. Klasikler bana günümüz kitaplarını okuduğum kadar zevk vermiyor... Birçoğu için "ya bu klasikleri kim klasik yapıyor?" diye sorguluyorum kendimce, sonra da "Çok biliyordun madem, eleştirmen olsaydın ya kızım!" diyorum ve sonra kendime daha çok sinir oluyorum. (Bana kızım kelimesinin kullanılmasını hiç sevmem de, sinir olmam da o yüzden!) =)


Neyse, Uğultulu Tepeler kitabına yorumuma
 bu girizgahtan sonra geçecek olursak;

Hikayesi oldukça sürükleyici bir klasikti... Daha öncesinde Emily Jane Bronte'yi ve bu tek kitabını elbette ben de duymuştum ama Sevgili Dostum Meryem okuyup bana önerene kadar, okumaya elim hiç uzanmamıştı! :) (Üstteki sebeplerim dolayısıyla tabii ki de)

Hikaye oldukça sürükleyici, okurken "ama şimdi ne olacak ki?" diyorsunuz. Yarısına dek okuyup alışana kadar da, karakterlerin daha fazla ne kadar karamsar olabileceklerini hiç tahmin edemiyorsunuz. En azından benim için öyleydi... 

Uğultulu Tepeler adlı bir yerde yaşayan ailenin babası, uzak bir şehre gittiğinde dönerken çocuklarına ne istediklerini sormuş zamanında ve elinde bir çocukla dönmüş; Uğultulu Tepeler'in hikayesi böyle başlıyor ama kitabın başında da oraya giden bir kiracının ev sahiplerinin hikayesini merak etmesiyle okumaya başlıyoruz bu hikayeyi biz... İnsanı merak ettirdiği kadar da, böyle bir yerde yaşasam "hayattan soğurdum" izlenimi bırakıyor. Diyebilirim ki, yazar çok başarılıymış bu konuda; o kadar ki, okurken kişilerin gerçekten yaşadığına iknayım dünden beri ben... 


Hikayeyi anlatmak gibi bir düşüncem yok, ben bana bu kitabın hissettirdiklerini anlatmak istiyorum. 

Hani bu yazımdan önce yazmıştım, "Hayatı Bizler Mi Zorlaştırıyoruz?" diye; bu kitap ona tamamıyla örnek bir hikaye içeriyor... Birbirini sevdiğine emin olduğunuz ama asla bunu dile getirmeyen iki karakterimiz var kitapta, biri söylese diğeri çözülecek; tüm işaretler var. Ama ikisi de susuyor, birbirini tersliyor. Dostumla konuşurken, "aşklar eskiden daha zormuş demek" diye yorum yapıyoruz ama "her dönemde hayatı bu açıdan da zorlaştıran yine bizleriz." yorumunu da ekleyebiliriz bence! :)

Acıyı seven insanları okudukça, bunu hayatın gereği gördüklerinden ötürü devam ettirdikleri sıkıntılar; her ne kadar acı çekerlerse çeksinler, bunu da o kadar az görenler, "Tamamen doğru yoldayım." gibi hissettirdi... Çok şükür bu kadar karamsar bir hayat yaşamıyorum.

Karamsarlık, aşkın mutsuzlukla bağdaştırılması ve bu düşünceyi gerçek kabul ettirme uğraşını kitabın sonuna kadar sürdürmesi; yazarın beni en rahatsız ettiren anlatım biçimi idi. Biz her aşık olduğumuzdan iyi cevap almaya, ötesinde yaşamamaya ant içmiş gibi davranıyoruz ya hayatta. Sevdiğimiz kişiyi hayatından bıktıracak kadar kıskançlıkla boğmalıymışız sanki. Bu açıdan gerçek insanları da yansıtıyor bu açıdan kitap, bu bile rahatsız etmiş olabilir beni... Sanki bu her ırkın her dönemin, vazgeçilmez kabul ettiği gerçeğiymiş. Oysa gerçek aşk, gerçek sevgi mutlu eder ve mutlu olur bu durumdan. Okuduğum kitaplarda bunu bulamamak, bana garip bir rahatsızlık veriyor sanırım...

Şimdi son yorumum olarak, #EskiDönemler demek istiyorum. Eski dönemlerde yaşam daha da zormuş ve insanlar birbirine hayatı daha da zorlaştırmış. Seviyorsa gidip konuşamamış, ama konuşamadım başkasıyla evlendim veya onunla kavuşamadım, başkasını sevdim. Tamam, ben yine de onu daha fazla üzmeyeyim mevzusu insanlığın büyük çoğunluğunda kodlarına işlenememiş! Hani derler ya, kodlama bir yerden sonra hata verebiliyor; durum tam da bu. Hayatta hatalı insan bol da, bir de bunun farkında olunulsa...

Not; farkettim, bir konuyu hemen bitiremiyorum. Konu neden bir önceki yazımın konusuna döndü ki şimdi? Ah biz insanlar, hayatı zindan ediyoruz galiba birbirimize! Belki de Uğultulu Tepeler kitabındaki karakterler gibi, birçoğumuz bunu yaşamın bir parçası görüp bir de bundan haz duyuyoruz!! Fenayız fena... =)

Eh, insan en sonunda kendini düşünmek zorundadır. Uysal, bonkör insanlar bencil olmaya zorba yaradılışlardan daha fazla hak kazanırlar.  
(Sayfa 109 - Uğultulu Tepeler)


The Story Of Diana (2017) - Netflix Mini Belgesel Dizisi



Annemle izlemesek, biraz daha izlememeyi geciktirebileceğim bu belgeseli; dün gece izledik ve bitirdik. Ama beklediğime bile değmiş... Bir gün öncesinde "The Story Of Diana" mini belgeselinin ilk bölümünü izlerken yarıda bırakmıştık annemle. Dün akşam yatmadan öncesinde, diğer bölümüyle beraber izledik bitirdik annemle... Sanıyorum uzun zamandır bu kadar etkileyici bir belgesel dizisi izlememiştim... :) 

"80'ler döneminde yaşamış ve bizzat "Leydi Di"nin yaşadığına tanık olmuş kişiler şanslılarmış." dedirtti. Ki diziyi bitirene kadar, hayatını okuduğumu sandığım prenses hakkında meğer ben bir şey bilmiyormuşum da dedim... 

Leydi Diana Spencer, birçok kadın ünlüye öncü olmuş ve prenseslerin de zor hayatı olabileceğini yaşam hikayesiyle ispatlamış bir dönem kadınıymış. Prenses kavramının gerçek hayattaki hali Diana ve o kavramın gerçekliğini bir dönem insanlara yaşatan kişi. Kralice Elizabeth'in gelini, Prens Charles'ın eşi, Henry ve William'ın anneleri... Kendisi 20 yaşında prenses olmuş, güzelliğiyle ve duruşuyla kendisini kameralara ve halka sevdirmiş ilk ve tek prenses diyorlar. Görüyorum ki dedikleri kadar da var...

Yaşadığımız Dönemin magazin aracılığıyla tanıdığı ilk ünlü ve ilk canlı masal kahramanı imiş Diana Spencer... Prens Charles'ın Camilla'dan sonraki sevgilisi olmuş önce, sonra da ilk eşi... Öyle bir dönemde, bir masal kahramanı olarak görülmüş ki; önce güzelliği, sonra utangaçlığı, sonra da tüm dünyaya el uzatmaya hazır yüce gönlü buna sebep olmuş... İki erkek çocuğu olmadan öncesinde de olduktan sonrasında da, özel hayatlarının olmasına izin verilmeyecek kadar magazincilerin tacizlerine maruz kalmışlar. Anlatılan ve belgelerle kanıtlanana göre de, çocuklarından biri daha küçükken bir gazeteci tarafından dil çıkartılarak prokove edilmiş. Dilini çıkaran çocuğunun fotoğrafı çekilip, "Leydi terbiyesiz çocuk yetiştiriyor." diyerek bunu da haber konusu edebilmişler... 

Gözler önünde yaşanıp da, "yok bu da olmamıştır" diyeceğim hiçbir şey olmadı dün izleyip bitirdiğimiz dizide. Çok güzel, çok yalın ve de çok etkileyici bir belgesel idi... Bu zamana kadar Diana Spencer'ın sadece bir prenses olduğunu söyleyebilirdim size ama o meğer sesini duyuramayan ve kendisinden çok görünmesi gerektiğini düşündüğü "sorunu olan insanların" sesi de olmuş. Aids hastalarına yaklaşmanın sakıncası olmadığına halkı inandırıp, onlara el uzatarak başlamış önce. Afrika'ya, Hindistan'a Mısır'a gitmiş ve esas sorunu olan insanları bulup bizzat yardımcı olmayı tercih etmiş. Tek istediği çoğu zaman bir anne olarak çocuklarının mahremiyeti imiş, ama bırakın çocuklarına saygıyı, bu merak ve avcı içgüdüsü ile magazincilerin yaklaşımı kendisini ölüme dahi sürüklemiş...

Magazinciler Prens Charles'ın eski sevgilisi Camila ile beraber olduğunu ortaya çıkardıktan sonra bile, en çok yüklenilen kişi Leydi Diana olmuş. Ahlaksız sorular sormaktan da, üzmekten de, bozmaktan da çekinmemişler. Ama gördüğüm kadarıyla Leydi Diana, tüm bu taciz tecavüzlere rağmen, bir kere olsun birini incitmemiş. Yüzü, gülüşü ve vücudu kadar, kalbinin güzelliğini de kimseden saklamamış yani...

Aynı magazincileri, gerektiği şekilde doğru yerlere sorunların iletilebilmesi için üstte de bahsettiğim gibi dünyaya el uzatırken peşi sıra götürmek konusunda da kullanmış işte Diana Spencer... Hastalara, evsizlere, mayın problemine, eğitim problemlerine ve daha nicesine parmak uzatıp; bunlara önem verin, diyebilmiş. (O dönemde, bir kadın kimlik Mayınlı bölgede yürümüş. Bu nasıl büyük cesaret örneği, düşünsenize!) O en yardıma ihtiyaçı olan kişiyi bulur, ona yönelirmiş. Bunu hissettirmiş insanlara. Çok güzel bir çekim alanı olmuş... 



Beni belgeselde etkileyen ve bence herkesi de o dönemden bu yana etkileyen unsur olmalı, aynı magazinciler Leydi Diana'nın erkek arkadaşıyla bir karesini daha yakalamak isterken bir tünelde trafik kazalarına sebep olmuşlar... Her an her dakika izlenilmiş biri, tek bir özel an istiyordu belki de. Evine giderken, en azından tatilinde izin verilsin istiyordu; uygunsuz yakalanıp da, saçma haberler yapılsın istemiyordu. Boşandıktan sonra bile rahat bırakılmak istiyordu belki de. O motosikletli magazincilere yakalanmamak uğruna acaba nasıl ölüme gitti... Vadesi oraya kadar yetti, diyoruz bizler ama belgeseli izleyince suçlamak gerçekten bu kadar kolay ki... 

O dönemden sonra magazinciler de dönüp kraliyet ailesini suçlamışlar. Leydi Diana'nın cenaze töreninin yapıldığı zaman dilimi de çok şaşırtıcı durumlara sahne olmuş. Ben anlatmıyorum, siz izlemek isterseniz belki diyorum...

Ben üstte beğendiğim birkaç sahneyi fotoğraflamaya çalıştım, çünkü iki bölümlük mini belgeseli izlediğimiz zaman zarfında; duruşunu da giyim tarzındaki sade asilliği de, yüzündeki o güzel gülümsemeyi de çok beğendim. Genç gitmiş işte. Kimbilir yaşasa idi şimdi, evlatlarına, gelinlerine ve torunlarına daha da fazla onur duyacakları ne güzel işler başarmaya devam ediyor olacaktı...

Beni belgeselde en etkileyen cümleye geliyorum bu dediklerimden sonra tekrar, Diana Spencer'ın abisinin belgeseldeki sözleri bunlar;

Bir av tanrıçasının adını taşıyan Diana, av olmuştu... 

Velhasıl, hayat çok enteresan. Merhametli, özdeğeri yüksek ve bilinç seviyesi açık binlerce insanın, bu dünyaya hizmet etmesi gerekmekte; ki dünya onların hatırına dönüyor diyebilelim. Diana Spencer bu devrin gözle görünen o öncülerinden biri olmuş... Ruhu şad olsun. Evlatları da onun izinden gitmekte... İzlemenizi önerebileceğim tarzda bir belgesel. Biz annemle severek izledik... Diana'yı biraz daha fazla sevdik...


Back To Black & Rearview


Bu yazının konuları üstteki iki konu olmasa, kesinlikle şarkı olarak bu sıra çok dinlediğim "Smoke Me"yi önerirdim sizlere... :) Ama konumuz Uğultulu Tepeler ve Diana'nın Yaşamı olunca, belgeselden iki müzik bırakmak istedim. 

Ben birini çok iyi biliyorum ve bir cover versiyonunu da çok seviyorum --> Amy Winehouse - Back To Black. Ki ben cover versiyonu ile öğrenmiştim bu şarkının varlığı; Sena Şener & Evrencan Gündüz versiyonu ile...  

Diğer müzik de, dün belgeselin sonunda dinleyip çok sevdiğim bir parça; Andra Day - Rearview

Rearview, İngilizce'de Dikiz demekmiş. Nasıl da Leydi Diana'nın belgeselinin sonuna yakışır bir şarkı ismi olmuş, öyle değil mi? Size de hem garip hem de ürpertici geldi mi bilmem, ama ben ürperdim doğrusu... Allahım tüm sevenlerine sabır versin diyorum, ne diyebilirim ki...


2020'deki ilk "Bir ..., Bir ..., Bir ..." yazımın sonuna geldik. Bu seferlik böyle olsun, epeydir yazmayı unutmuşum; çokça da konuları abartmış olabilirim ama yine hissettiklerimden ötesini yazmadım... =) 

Bence sorun yok yani. Bir dahaki bir bir bir yazımda görüşmek üzere. 

Sevgilerimle... =)


16 Haziran 2020 Salı

Hayatı Bizler Mi Zorlaştırıyoruz? - Didem'in Gözünden


2020’ye çok zor geçiyor gözüyle bakıyoruz ama bir o kadar da elde geçiyor aslında. Hayat hepimize birden, yaptığın planları yık ve yeniden başla” dedi aslında. Bilmiyorum sizler için ne hissettirdi ama ben düzenleme yapmaya alıştığım şu hayatımda, düzenlediğim kadar bozulan hayatımın bir üçüncü kez bu kadar bozulduğuna şahit oldum…

Planlarım vardı misal, onları en oldurabileceğimi düşündüğüm süreci yaşamaya başlıyorum sanmıştım; Kasım 2019-Şubat 2020 aralığında… Sonra pandemi dönemi başladı, birden o kadar hızlı girdi ki hayatımıza. Yıllar yılı beklediğim girişten bir eve taşınma sonrasında, bir daha fazlasıyla eve tıkıldım. En olmadık dönemde, bir de fizik tedavilerimden alıkonuldum. Her yer kapandı, gördünüz ya her şey durdu ve ertelendi… Çalışmak istiyordum güya, gezmek istiyordum yeni oturduğumuz evin çevresini bile olsa. Veyahut bir resmi tatilde, arkadaşlarımla buluşmayı hayal ediyordum. Çalışamasam bile, arkadaşlarımın yanına, akrabalarımın yanına çıkıp gidebilmeyi hayal ediyordum. Olabildiğince azalmış kısıtlılığımla da olsa…

Sonra süreç değişti, evde kaldığımız süreç içerisinde kimi zaman “Hayatı bizler mi zorlaştırıyoruz?” diye sorgulamaya başladım. İlk süreçte dizi-film bile izleyemez bir hal aldım bende. Sonra baktım, geceleri sürekli video izliyor ve uyuyamıyorum. Dünyaya dünyalar güzeli bir yeğenim daha katıldı; adı Defne Deniz. Diğer bloğum “yillargecerken.blogspot.com”u da takip edenler bilir, pandemi sürecinde bize büyük uğraş oldu aslında. İyi ki geldi, öyle güzel de zamanı seçmiş ki; “kalabalık sevmiyor kereta!” =)

Evet, diyordum ki; okuyamaz olduğum, yazamaz olduğum o dönemde, “Dur bakalım, bir sakinle de hele –erteleye erteleye bitiremediğin şu süreçleri tamamla önce. Oku, yaz, ders çalışmıyorsun hani e-kpss’ye gireceksin ya. Bir iyice bilen bakalım.” Dediler bana… İnanırım, doğru bulurum; iyice dibe batmadan çıkamaz insan, dediklerine. Belki her birimizin en dibi görmesi gerekiyordu. Dünya verdiği kadar almak istedi, kendimiz için ve çevremiz için üretici ve bir o kadar da bağışlayıcı olmamızı istedi…

İşte bu bahsettiğim süreçte, karşıma kendime getirebilecek yöntemler keşfetmeye başladım. Bunlardan biri “Neuroformat” idi, ki yazısını geçtiğimiz hafta diğer bloğumda yazdım. O yazımı okumak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz!

Okumaya dönmesi kolay, yazmalarıma dönmesi zor oldu. Hele ki ihmal ettiğim çok önemli bir hayalim vardı ki, ona dönmeyi ise yeni yeni başarıyorum. Başından sonuna ihmal etmediğim tek şey egzersiz düzenimdi çok şükür ki… Nereye bağlayacağım, nasıl hayatı bizler zorlaştırıyoruz kendimize biliyor musunuz; basit şekilde yaşamayarak…



Olmuyorsa takılıp kalıyoruz, her şeye ama her şeye. En basitinden bir şeyi beceremedik, bizim istediğimiz gibi olmadı; “nasıl olmaz!” diyerek takılıyor, gerisini de onun için boşa sayıyoruz. Yaşam bize bunu öğütlüyor olmamalı! Bir şeyler yolunda gitmiyorsa, belki de öyle devam etmememiz gerekiyordur. Plan yapıp o planları gerçekleştiremiyorsam, gücüm yok gibi hissediyorsam; belki de duraklamaya ihtiyacım vardır! Ama ben daima, neden öyle hissettiğime takılıp duruyorum. Bir gün mola verebilecekken, sıkıldığım yana kapılarak o süreyi uzattıkça uzatıyorum. Cidden böyle olduğuna kanaat getirdim. Misal, dün bu yazıyı çok yazmak istiyordum; tamamlamalıyım ya, hissi beni çok yordu (sabahtan öğlen sonuna kadar). Öğlen sonu aklım başıma geldi, bugün bu yazıyı yazmaya gücüm yok. Tamam, izleyeceğim filmlerden birini izlerim ve kitabımı okumaya devam ederim dedim. Dediğimi de yaptım... Sonunca, bugüne çok daha fazla motive kalktım. Olduramadığım esnada, olduramadığım noktaya takılmamayı başardığım için oldu; birkaç deneme sonucunda ben böyle olduğuna kanaat getirdim…

Bu durum içsel hesaplar için değil sadece de, birçok şey için geçerli sonra… Şu süreç başladı başlayalı, hangi birimiz korkusuna kapılıp da “bir güncük bile olsa” –ah demedi. Hiç demeyen yoktur, elbette insanız olacaktır da böyle korkular yakınmalar… Ama çoğunluğumuz hayatı durakladı bitti olarak adlandırdık, birçok şekilde odaklanamadık “olması gereken yeni normale”. Hayatın her alanının her anının değişebileceğine, yeni durumlara bir şekilde alışmamız gerektiğine ne zaman kapılacağız acaba?

Pandemi dönemindeyiz, her birimiz için maske takma zorunluluğu var ve toplumsal alanlardan uzak durmamızın uygun görüldüğü bir düzen sağlamamız isteniyor. Tek bir kıta yok ki bu virüse kapılmaktan nasibini almamış, tüm dünya yaşıyor bunu… Gerçekten ihtiyaçları dışında, “öyle uygun gördüğü için”, “canı öyle istediği için” hareket eden kesim bir emeği harcamıyor mu sizce de? “Yeni Normalleşme” kuralları başladığından beri, virüs bitti gözüyle bakanlar; hayatı zorlaştırmak üzere yaşayanlardan başlıları şu süreçte benim için. Toplum sağlığını korumaya alacak her türlü girişime, bana bir şey olmaz gözüyle yaklaşıyorlar; “Biz”i umursamıyorlar… Hayatı sizler zorlaştırıyorsunuz… Ben diyerek yaşayanlar, toplumla iç içe yaşadığını kabullenemeyenler; bir devlet içerisinde, onun kurallarıyla yaşadığını kabul edemeyenler…

Hayatı birlikte yaşadığımız insanlar için zorlaştıran insanlar, çok yakınımızda veya uzağımızda olması farketmeyen kişiler. Bir şekilde birbirine yakın dizilmiş domino taşlarıyız, bazısı kabul etmese de. Birine vurulduğunda devrilme hızına bağlı olarak devamı geliyor, hepimiz yıkılıyoruz işte…

Misal, üstte gördüğünüz fotoğrafım; 14 haftanın sonunda yeniden fizik tedavimi almış olduğum fotoğrafım… Bugün ne kadar mutlu olduğumu, ama aslında 14 haftada ne gibi kayıplara doğru ilerlediğimi görmek isterseniz; şu instagram paylaşımımdaki, fizik tedavim ile ilgili detaylarımı okuyabilirsiniz. Eğer vaka sayısı 2000’i aşarsa yeniden yasaklar gelebilirmiş misal, bu paylaşımımdan sonra “tahmin edersiniz ki” en son istediğim şey…

Bakın bu bile, hayatın zor olduğundan fazla “Hayatı bizlerin zorlaştırdığına” yönelik bir örnek. Topluma karıştıkça, eski normale döndükçe; “yeni normalleşmeye” dönemiyoruz. Sizden bu yazımla da rica etmiş olayım; ben bugün fizik tedavi aldığım için öylesine rahatlamaya başladım ki, bunun yeniden son bulmasını istemiyorum. Rica ediyorum tedbirlere uyun, bizi evlere hapsetmeyin ve “tedavisiz” bırakmayın!

Tedavi alamadığı için Türkiye çapında kaç kişi vefat etti bilmiyorum ama sadece benim fizyoterapistimin iki hastası vefat etmiş, bir hastası yürüyebilir halinden yürüyemez haline düşmüş. Bu süreçte hayatını kaybedenler için Allahtan rahmet diliyorum bu vesileyle de. Allahım her türlü zorunlu durumların içerisine düşen bizlere ve yakınlarımıza, sabır ve dayanma gücü versin inşallah…

Yakın çevresinde hayatı zorlaştıranlarla yaşayanlar için, daha da zor hayat. Sevmediği halde sevdiğine sahip olmaya çalışanlar; istemediği bölümü okutmaya çalışan ailelere sahip çocuklar; görüşmek istemediği kimseyle görüştüren aileler; evlenmek istemediği halde evliliğe zorlananlar; kısacası, birinin canı öyle istiyor diye başkalarını zora sokanlar var… Hayatımızı bizler zorlaştırıyoruz dedim ya, bazı zaman bu durumlara ses çıkartmadığımızda da zorlaştıran onlarken bizler de onlara sebep veriyoruz…

Hayat, mutluluğumuza giden yollardan geçeceğimiz yer değil mi? Kendi içsel bulmamız gerekir hani… Bu dünyaya onun için geldiğimize inandığımız üzere, bize biçilen hayatı yaşamayı sağlayacağımız yerde; yerine getirebileceğimiz görevleri yok sayıp, çok soruna odaklanıyoruz. Kendimden ve çevremden yola çıkarak, bu duruma bozuluyorum doğrusu…

Herkesi tenzih ederek şöyle devam etmek istiyorum;

Tutturmuşuz bir “en iyisi”, “en güzeli”, “en başarılısı”, “en …” (nasıl doldurursanız) olmayı. En’imize ulaşmadan öncesini düşünmüyoruz oysa, yapabileceğimizi yapmıyoruz. En iyisi olmazsa olmazmış gibi hareket ediyoruz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

En acemi olanın en güzeli olduğunu unutmaya çok meyilliyiz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…
Çevremizde her kim varsa, benim gibi düşünmüyor veya istemiyor diye çok takılıyoruz ve çok hırpalanıyoruz… Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

Pandemi dönemi oldu, çok şükür karnımızı doyurabilen bizlere; dışarı çıkamadık, gezemedik veya gitmek istediğimiz o tatile veya o şehre, o sevdiğimizin yanına gidemedik. Oysa sağlıklı mıyız, dışarı çıkmayarak ve topluma en şekilde karışarak kendimizi koruyabilir miyiz? Yapmıyoruz, olanı olduğu gibi kabul etmeyi sağlayamıyoruz, şikayet ederken bugüne sığdırabileceğimiz nice durumları unutuyoruz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

İnternette çok kişi var, motive halde tutmaya çalışıyor kendisini veya çevresini; ona bile laf mı ediyoruz, hayatı yine bizler zorlaştırıyoruz…

Anlamıyoruz, anlamlandıramıyoruz, hep bir kıyas içerisinde yaşıyoruz; bir sene öncesini veyahut 10 sene öncesini düşünüyoruz ve kahırlanıyoruz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

Hayatı zorlaştırmadan, emek verip hayallerimize ulaşmak adına daha fazla çabalayabilecekken (elbet, ben de dahil) hayatı daha fazla kendimiz için zorlaştırıyoruz… Kendi düzenime, yapmak istediklerime, yapmam gerektiğini düşündüklerime; kendi düzenim çerçevesinde döndüm işte. Kendimi ve çevremde gördüğüm “biz”i eleştirmek ve çözüm sunmak için yazmak istedim bu yazıyı…

Didem’in Gözünden Didem’e iletmek istediğim şey şu ki; en iyisi olmak zorunda değilsin, sen istediğin gibi olmaya devam edersen de hep en güzelisin… =) (Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla ;) )

Beni okuduğunuz için teşekkürlerimle, yorumlarda görüşelim isterim. Eklemek istediklerinize, saygı çerçevesinde olduğu sürece hak vermediğiniz noktalara ve de anlatmak istediğiniz hikayelerinize açığım. Bekliyorum, sevgilerimle… (=


20 Ekim 2019 Pazar

Ekim Yağmurları, La Mome - Bir Kitap, Bir Film


Biraz aradan sonra yine merhaba. Didem'in Gözünden bir kitap ve bir filmin notları ile geldim bu sefer, yaklaşık bir ay sonra... :)

Hiçbir şekilde kasti verilmiş bir ara değildiyse de yine; net şekilde bir kitap bitirememiş, şu günlere kadar pek film izlememiş olmamı ve de diğer alanlarda kendi gözlemlerimi yine kendime saklamak istemiş olmamı yokluğuma sebep gösterebiliriz de aynı zamanda. Neyse, geç olsun da güç olmasın diye umdum da geldim yani sonunda. İyi okumalar dilerim yeniden.. (:


Ekim Yağmurları - Serdar Özkan

Kitapların bazen insanları çağırdıkları olurmuş, buna ben de çok uzun zaman öncesinde inanmazdım ama şimdilerde biliyorum ki bu bir gerçek... İlk defa 2015'de okuduğum bu kitapla böyle bir bağ kurmuş olduğumuza inanıyorum ki, epey garip bir şekilde bu ay başından beri beni çağırıyordu; hissettim...


Ekim ayının ilk haftası, yine durdukları yerde eskiyeceklerine iki rafta bulunan kitaplarımı ayıklama düşüncelerine girdiğimde; Ekim Yağmurları, kitaplığımdan ayırmak istemediğim kitaplarım arasında idi yine... Üst rafta, soldan üçüncü sırada idi, bir süre bakıştık kendisiyle de... :)

Neyse, hangilerini kitaplığımdan çıkartacağımı, hangilerini orada tutmaya devam edeceğimi düşünürken, aklımda tek bir kitap diri kaldı ve kendini daha çok unutturmadı; öyle hissettim işte.. O kitap beni kendine çağırdı, başta gitmedim ama neden çağırdığını da üç gündür biliyorum artık!

Kitabı üç gün öncesinde elime aldım ve dün bitirdim... Huzursuzluğum yok oldu önce, dün gece birkaç haftanın ardından huzursuz olmadan bir gece geçirdim ve daha rahat uyudum yine. Unutmaya yüz tuttuğum şeyleri hatırlattı kitap bana sonra; korkularımı, endişelerimi ve tatminsiz hallerimi umursamamam gerektirdiğini hatırlattı... 

Sayfa 8-9; "Mutsuzluğun yüzde doksan dokuzunun, beklentilerimizin gerçekleşmemesi olduğunu düşünürüm hep." (Bu benim 2-3 haftadır yine düşünüp kendimi yediğim bir mevzuu idi.)

Çok şeyi çözümlemek istediğim ama çözümleyemediğim bir süreçten geçiyormuş gibi hissettiğim zaman diliminde, bu kitabın beni çağırmış olması yeterince manidar değil mi? diye düşündüm sonra. Ne diyordu kitapta;

O yüzden artık her şeyi çözmek istemiyorum ben. Hayat benden güçlü, onu çözemem, çözsem de, onun üstesinden gelemem. Ama onun gücüne, yüceliğine, güzelliğine bakıp tat alabilirim belki. Onu anlayamam, ama hissedebilirim. Anlayamadığın bir sevgiliye dokunmak gibi… (Sayfa 24)


Ben bir türlü ortaokuldan beri fabl seven okuyabilen biri olamadım, hep öğretmenlerimle bu tarz kalın hikaye kitapları konusunda tartışıp dururduk o zamanlar. Ama bu kitap başka geldi bana! Güllerin Tanrı'yı arayışı ve içlerindeki değerleri sorgulayışlarında, kendi sorguladıklarımı buldurdular. En çok da bu okuduğumda... Hepimiz mutluluğu arıyoruz hiç şüphesiz, oldurmak istediklerimizin temelinde hep bir mutluluk arayışımız var. Kitap da diyor ki, Tanrı'nın vasıflarında kötülüğe dair bir şey yok. İkiliği oluşturan biz insan oğluyuz, kaybettiğimiz bir vasıfla beraber onu "mutsuzluk" diye adlandırıyoruz. İlk zıt durumda içimizde Tanrı'nın ışığını taşıdığımızı unutuyoruz, her birimiz onun parçasıyız ama biz zıtlıklarımızla ondan ayrılıp bir "ben" elde ediyoruz. Kötülüğü hissettiğinde, geri kalbine dön; Tanrı'nın evine. Güller bunu öneriyor işte... :)


Kitabı daha fazla anlatmayacağım elbette, sadece üstteki iki alıntıyla veda edeceğim bu konuya. Ama ötesi var kitapta; ilginizi çekti ise, okumanızı tavsiye ediyorum elbette... (: 

Ben olduramadıklarımıza kafa yorar, durup durulamadığını hissettiğim ve doyuramadığım benliğimle uğraşır iken "korkularıma, endişelerime ve zıtlıklarıma" çok fazla odaklanmışım! Korku, endişe, sinir ve tahammülsüzlük "Egomuzun işi" diyorlar... Ben sadece gerçekten toparlamak ve toparlanmak istedim ve bu sefer her zamankinden çok olacağına dair beklentiye girdim.. Artık sabredemediğimi, koşullar değişirse daha iyi olabileceğimizi düşündüm; ben değil, bizdim. Ama beklentimle unuttuğum başka şeyler olduğunu göremedim sonrasında...

İçimdeki değeri, içimden yeniden sabırla diriltemeyeceğimi düşünmüştüm. Gerçekleştirmek ve oldurmak istediklerim bir daha gelmezse diye düşündüm sanırım. Gerçek ve kalıcı olanın içimizde olduğunu, mutluluğu her defasında yeniden bulabileceğimi bir kez daha unutuyordum az kaldı yani...

Ama şimdi, zamanını beklemem ve keyif almayı sürdürmem gerektiği konusunda daha netim! Hayat benden daha güçlü diye değil, ben de güçsüz değilim diye... Koşullar, beklentiler ve umutlar, her birinde Allaha yönelmeyi ihmal etmediğimi düşünüyorum kendimce. Ama unuttuğum, olduramadığım halde sürdürmeye uğraştığım güç savaşımda beni bitirmeye uğraşabilecek negatifler olabilirmiş; kalbimden güç almayı hep sürdürmeliymişim... Öyleymiş yani, tam zamanında beni çağıran kitabım ile anladım bunu. Hayatıma bir kez daha teşekkür ederim. :)


“Değerli bir şeyi bulmak, elde etmek için dört tane önemli silah vardır. İstemek, inanmak, sabır ve vazgeçmemek… Bu dördünü yaparsak, her şey olur. En imkansız şeyler bile olur. Ama bizim istediğimiz zamanda değil, Tanrı’nın istediği zamanda. Ama mutlaka olur.” (Sayfa 166)


La Mome (2007) - Kaldırım Serçesi


Bu hafta başında izledim, La Mome adlı filmi... Salı günüydü, sabah Edith Piaf dinlemek isteyerek uyandım önce. Kahvaltı sofrasında en çok hangi şarkısını dinlemek istediğimi düşündüm durdum, "L'hymne à l'amour"da karar kıldım sonra. Öğlen vakti de kararımı verdim, epeydir izlemeyi ertelediğim Edith Piaf'ın hayatını anlatan filmini o gün izleyecektim. Bu görevimi de akşam vaktine bıraktım...

Filmin ne ödüllü olduğunu biliyordum, ne de uzun zamandan sonra bir oyuncunun oyunculuğundan bu kadar etkilenebileceğimi bekliyordum izlemeden önce. Filmin başrol oyuncusu Marion Cotillard, o anlatılan videolardan görülen mimiklerinden ve anlatılan tavırlarına kadar tamamiyle "Edith Piaf'tı". Bir otobiyografi filmini izlerken, bizzat anlatılan kişinin kendi tüm hallerini oynamış gibi hissetmekten rahatsızlık duyardım normalde; ama bu sefer, ilk defa bizzat kendisi gibi düşünüp rahatsız olmadığımı gördüm. Bu büyük başarı ki, oldukça fazla bir ödül almış film, oyuncu kadrosuyla ve daha birçok alanda zaten...

Hayat hikayesini birçok kez okuduğum birinin filmini izlemek beni bu kadar etkilemezdi ama bu film de o gün beni çağırdı belki. Şarkılarının birçoğunun hikayesini dinlemek bir yana, başına gelmiş olan zorluklarla başa çıkış biçimlerini izlemek de bir başka mutluluk verdi... Açıkça söylemem gerekir ki, filmde veya hayat içinde kabul edemediğim bir durum ihanetse de; Edith Piaf'ın hayat hikayesinde bu konuda sınanmış olmasına içerledim de. Sonucunda hayatında tek gerçek anlamda sevdiği adamı bir uçak kazasında kaybetmiş olmasına daha da üzüldüm...

Edith Piaf, hastalıklarla ve ailesinden yana şanssızlıklarıyla dolu bir hayat geçirmiş; ben tek şanssızlığı sevdiği adamlar diye biliyordum oysa. Şartları ve koşulları değişik olmuş olsa nasıl olurdu acaba hayatı? diye de düşündürdü. Eski ses sanatçılarından sesini gerçek anlamda çok sevdiğim kişilerden biri çünkü... Frida Kahlo'nun hayat hikayesini anlatan film de var sırada, ama onu da izlemeyi şimdilik reddediyorum; bir diğer hayat hikayesini okuyup da filmini izlemeyi reddettiğim kişi de kendisi...  :) Edith Piaf'tan Frida'ya geçmem şundandır ki, yaşadıkları sıkıntılar tam değilse de şanssızlıkları benzer geliyor bana...


La Mome filminde başta hata olarak gördüğüm karışık düzende bir anlatım hakimdiyse de, izledikçe fazlasıyla normal bulmaya başladığım bir yan oldu bu da... Çalkantılı bir hayatı anlatırken daha düzenli bir anlatım belki çok normal olurdu. Belki de bu film bir tek bu karmaşık anlatımla böyle güzel olabilirmiş diyorum. Sonra bir diğer nokta da, bir oyuncunun o şarkıları kendisinin söylediğine inandırabilmesi ki, bir ses sanatçısının hayat hikayesini anlatırken aksini bulmak üzücü olurdu... Tek eksi yan olarak gördüğüm de, bu kadar ayrıntıya rağmen yine de merakımı cezbeden eksik birkaç olay örgüsü var. Ama başka eksik yan bulamıyorum bile! 

Bu konuya da son verirken, tabii ki filmden en sevdiğim sahneden bahsetmeliyim; filmin sonlarına doğru röportaj sahnesi (aşağıdaki video), herkes kadar benim de en sevdiğim yer olmuş. 

Filmi bitirdikten sonra yorumlara baktım; başrol oyuncusunun oyunculuğu az kaldı filmin ötesine geçecekmiş diyen de var, anlatımı karışık bulan da. Ama herkesin ortak noktası, başarılı ve akılda kalacak olan en iyi biyografik filmlerden olduğu... Genç yaşlı herkese öğüt veren o röportaj, benim için en can alıcı noktası idi ki; sevdiğiniz ses sanatçısının canlanıp gelmiş, size öğüt veriyormuş gibi hissetmeniz her filmde rastlayabileceğiniz bir durum da değildir...

Film boyu gerçekten, "ben başaracağım" diye çabalayan ve kendini yaşatılanlar uğruna kimseye "eyvallah" etmeyen bir kadın mıymış acaba diye sorguladım durdum bir de. Filmin böyle bir hissiyatı aktarabilmiş ve sorgulatıyor olması ne hoş değil mi? :)


Bir kitap bir film yazımı bitirirken; o röportaj sahnesinin Youtube'daki halini paylaşmak istedim. Bir kullanıcı paylaşmış, İngilizce altyazılı ama az biraz aşina olamazsanız bile o oyunculuğu izlemenizi isterim... 

Bu sıra çok fazla beni bir şeylerin çağırdığına ve bu gibi durumların garip hallerine aşina olmuş haldeyim işte. Başta biraz korkutuyordu ama düzen biraz da böyle gidecek belli ki diyorum şimdi. Sağlık olsun, aklımız kalbimiz yerinde dursun; inşallah yine daha çok böyle yazılar yazabileyim diliyorum... 

Verdiğim arayı en kısa zamanda burada da telafi edebilmeyi umarak, sevgilerimle ve yine görüşmek üzere... :)

15 Haziran 2019 Cumartesi

Başıbozuk Sevdalar, 25 Litre, Kimseyi Değiştiremezsin - DG


Yine bir aradan sonra "Bir Kitap, Bir Film, Bir Şiir" ile "Didem'in Gözünden" ile karşınızdayım.

  • Haziran'da okuduğum ilk kitap, izlediğim ilk film ve dinlediğim ilk şiir ile geldim. Haziran 2019, yaz mevsiminin tüm güzelliği ile geçsin dilerim... :)


Başıbozuk Sevdalar (Canan Tan) - Bir Kitap


Ramazan bayramının öncesindeki haftabaşında başlayıp, ramazan bayramı arifesinde bitirdiğim kitaptı Başıbozuk Sevdalar... 1 haftada okudum bitirdim, elimde birazcık süründü de diyebiliriz. Ama elime aldığım anlarda bir çırpıda bitirdiğim kitap oldu tabii yine de... Yazı dilini hala seviyorum Canan Tan'ın, ama eski kitaplarına daha çok bağlandığımı söylemeden edemeyeceğim... :)

Canan Tan'ın kitaplarını çok seviyorum ama ilk zaman okuduğum 4 kitabı yerine ve de yanına hala başka kitaplarını koyamıyorum. Benim okuduğum ilk dört kitabı; Piraye, Eroinle Dans, Yüreğim seni çok sevdi ve En son yürekler ölür idi. Sonrasında okuduğum kitapları ise sırasıyla; İz, Kelepçe ve Başıbozuk Sevdalar oldu... İz ve Kelepçe bir nebze daha iyiydi diyebilirim ama Başıbozuk Sevdalar beni hayliyle üzdü ve hayalkırıklığına uğrattı...

Bahsettiğim ilk dört kitapta, bir gerçekçilik ve samimilik vardı. Ama Başıbozuk Sevdalar'da hikayeye inanamayış hakim geldi bana. Bundan sonrası kitap hakkında bilgi içerebilir, okumak isteyen varsa kitabı, yazımın bundan sonrasını okumak istemeyebilir diye düşünüyorum! (Kitabı okumak isteyenleri, bir sonraki resime kadar aşağıya davet ediyorum. :) )

Şiir adında bir kızımız var, anne ve babası açısından küçüklüğünde çok sıkıntı çekmiş ve kendi ayakları üzerinde durmaya önem veren bir kız. Ama yaşamında ve kararlarında da garip davranan bir kız. Herkes hata yapabilir, bu noktada bir şey yok. Ama yalan ve de önem gösterildiği değerlerinin yıkıldığını gördüğü halde, iki kez hüsrana uğramış olan bir kızın; üçüncüde işaretleri görememesi beni hayrete düşürdü. Samimi gelmedi, her defasında bizimki "başıbozuk sevdaydı" denmesi, aynı şeyleri yapıp başka sonuçlar bekleme durumunun ta kendisi idi... 

Demiyorum ki hata yapmak üst üste normal değildir. Hatayı aynı yönden 3 kere de yaparsın 5 kere de. Gerçeklerine ve değerlerine bağlı olduğunu söyleyen kızın, çok fazla yumuşak huylu çıkmış olması bana garip geldi önce. Ama benim en şaşırdığım ve hayal kırıklığına uğradığım nokta, kitabın en sonu oldu aslında... Bile bile karşındaki kişiyi psikolojik yıkıma uğradığı noktadan yaralamaya kalkarsan, o da seni elbet aynı şekilde anlamayacaktır. Şiir kendini en son anlayabilecek kişiye anlatmaya kalktı kitabın sonunda, ve az kaldı bu kararı hayatına maloluyordu Şiir'in... Recep adlı şahısa, sevdiği kızın yaptığı gibi kendi bebeğini aldırdığını anlatması ve onun kendisini anlamasını beklemesi çok garipti bence. Öldürülmesine ramak kala, kendisini yaralayan ikinci adam (Recep'in kuzeni) kurtardı neyse ki Şiir'i...

Sonra kitabın sonunda da Şiir kızımız, nihayet aklı başında sevdalara kanat açma kararı aldığını ve gerçeklerine daha fazla uyacağını söyledi kitabın sonunda. Oysa bunu her tanıştığı kişide ısrarla söylerken, kıskançlıklara ve de kısıtlamalara hakim kaldı da, özgürlüğünden de vazgeçti bir ara yarı yarıya... 

Başıbozuk Sevdalar'da önceki kitaplar gibi, güçlü ve de ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kız görmedik; hırpalanmış ve toparlanmayı dışarıdaki kişilerden bekleyen bir kızı okuduk bence. Sonucunda toparlandı mı toparlandı, ama Şiir çok güçlü bir kızdı gibi bir yorum bana çok ters geldi işte bu anlattığım sebeplerle... Hak veriyorum, anne ve babadan görmek istediği şevkatin yoksunluğuyla büyümüş bir kızın, bu gariplikleri yaşamış olması belki de çok normal. Kitap kötüydü diyemiyorum bu açıdan, güzeldi ama sonu gerçekten beklemeyi bile düşünmediğim tarzda idi diyorum. 

Bu yorumu da şu sebeple yapıyorum aslında, bu tarz hikayeleri dizilerde çok görüyoruz; Türk dizileri bunun ötesine geçemiyor, güçsüzlükten örnek alabilecekmişiz gibi, hep hataların ve kötülerin üstüne üstüne gitmemiz gerekirmiş gibi işleniyor. Güçsüzlüklere hak vermeyi ve aksini yapmamayı öneriyor gibi. Esas yeniliklere kucak açmamız gerekirken, aynı hataları hep yineleyip farklı sonuçlar beklememiz gibi... Ben Canan Tan'ın Piraye adlı kitabında da, Yüreğim Seni Çok Sevdi adlı kitabında da bunun tam tersini görmüştüm. Bu yüzdendir, bu sadece güçsüzlük diye adlandıramayacağım hikaye bana şu sıra çok "klişeleşmiş Türk dizi senaryolarımız" gibi geldi... 

Bundan sonra bir de Pembe ve Yusuf'u okumak istiyorum, ama bana kalırsa "Başıbozuk Sevdalar" okuyucu yorumlarındaki gibi değil diyorum. Çok güçlü bir kızın hayatta kalma savaşını anlatmıyor; gücünü başkalarından elde edebileceğine inanan ve her defasında bir erkeğin hayatında varolmasıyla varolabileceğine inanan ama sonunda bunun doğru olmadığını başına gelen birçok kötü olayla anlayan bir kızı anlatıyor. Kitabı okuyanlar bilir, ilk tanıştığı aşkı Ezel'de bile birçok işarete rağmen deli dumrul aşkı yüzünden körü körüne inandı diyebiliriz. Ezel'in gideceğini, sırf dünyaya yapabileceğini göstermek için yanında durduğunu görmüş olmalısınız siz de. İnat uğruna takılan alyanslar, çok sık hal tavır değişmeleri ve sonunda "hep seni seveceğim" deyip çekip gitmesi... 

Canan Tan'ı hala çok seviyorum, beni hayal kırıklığına uğratan bu sona rağmen konuları çok güzel ele aldığını da söylüyorum. Ama bu kitabını bahsettiğim konular gereği tam beğenemedim ben... Güçlü kız profili bu değil, güçlü görünmeye çalışan kız profili bu. Şiir beni yordu nedense, bunu hissettirebildiği için teşekkür ederim Canan Tan'a. Şiir gerçekten kendiyle olan savaşını tamamiyle bize yansıtan bir karakterdi yine de... :)


25 Litre Belgesel Filmi (2019) - Bir Film


Bayram bitti döndük evimize, geçtiğimiz pazar idi (08.06.2019) 25 Litre Belgeseli'ni izledim Fox Tv'de. İlk yayınlandığında izleyememiş ve çok üzülmüştüm... Üst fotoğrafta bunu anlatabilmek için dün fotoğrafladığım, sürahimiz ve bir bardak su var. :) Garip gelebilir ama düşünün istiyorum, o fotoğraftaki suyu yokluğunda neyle ve nasıl satın alabilir, elde edebilirsiniz? 

25 Litre Belgeseli işte bunu anlatıyor; doğumumuzdan ölümümüze baş sorumlu bizleriz, doğayı ve bize sunduğu nimetleri var olabilmeleri için dikkatli kullanmaya ve korumaya mecburuz... Ama biz insanlar aksini yapıyoruz; su kaynaklarımıza hor davranıyoruz, doğa bize mecburmuş gibi umursamıyoruz ve üretmeye hiç tüketmeye hep gözüyle bakıyoruz! Hadi üretime katkıyı bırak, tükettiklerimize veya geriye dönüşüme bir katkımız olsun değil mi; buna dikkat edenlerimiz ne yazık ki az görünüyor, çünkü su kaynaklarımız giderek tüketilir bir hal alıyor...

Gökhan Özoğuz sunuyor bu belgeseli ve o da kendinin su kullanımına ne kadar önem verdiğini düşünürken, 25 Litre ile gün nasıl geçer deniyor ve kendisi ne kadar su kullanıyor diye de ölçtürüyor bir araştırma şirketinde. Sonra alanında en iyilerle görüşüyor, İlber Ortaylı ve Özge Özpirinççi de buna dahil. Özge Özpirinççi de bu konularda destekçi imiş mesela, biliyor muyduk? Hayır... :) Gökhan Özoğuz'un sunumu ve de konunun tam içinde yer alışı ayrı güzeldi bana göre.

Ben kendime dikkat ediyorum gözüyle bakıyorum ama hala yeterli olmadığını ben de kendim için daha iyi biliyorum. Filmi izlediğimden beri, elimi yüzümü yıkar ve dişimi fırçalarken daha da fazla önem özen gösteriyorum. Olması gereken hep daha fazla önem göstermemiz çünkü, biliyorum ve bilmemiz gerektiğini düşünüyorum ki... 

Sizlere bu belgeseli izlemenizi önermeye geldim kısaca, ben zaten su kullanımıma dikkat ediyorum demeden önce. Günün birinde Capetown ülkesi gibi 25 Litre ile sınırlandırılacak olursa günlük su kullanımımız, peki ya sıfır günü denen şey gerçek olursa! Allahım gerçek etmesin dilerim. Öte yandan da daha böyle çok ağaç keser, su kullanımlarımıza dikkat etmez ve varolan su kaynaklarımızı da kirletmeye yok etmeye devam edersek; korkarım ki gerçek olacak olan bir durum bu...

Cape Town‘da su tüketimini azaltmaya yönelik tedbirler yetersiz kalınca yöneticiler, yapılan hesaplamalara göre suyun tükeneceği gün olarak 22 Nisan‘ı ‘’Sıfır Günü‘’ (Day Zero) ilan ettiler. 1 Şubat gününden itibaren de su tüketimini hane başına maksimum 50 Litre ile sınırlandırdılar. Yakın gelecekteki hedef #25Litre …


25 Litre Belgeseli'nde beni en çok etkileyen nokta sebebiyle, üstteki fotoğrafı çektim bu arada... Düşünün her yerde su öyle tükenmiş ki, sıfır günü yaşanıyor ve kişi başına düşen 25 litre suyunuz dahi verilmiyor. Ortaya çıkan birkaç adam size su verebileceklerini söylüyor. Götürdükleri yer bir ofis ve siz çıkarıp onlara altın ve para teklif ediyorsunuz! Bir çekmece dolusu altın gösteriyor adam size, "Onlardan bende çok var abi-abla" diyor. Yani para bile suyun yanında değersiz kalıyor! Ne yapabilirsiniz o saatten sonra? 


Kimseyi Değiştiremezsin Hayatta (Charles Bukowski) - Bir Şiir



Kimseyi değiştiremezsin hayatta. 
Ve kimse için de değişmemelisin. 
Diye başlıyor bu şiir, zamanın en güzel öğüdüyle yani... :)

Bu şiire Youtube'da denk geldim bu ay. Hiç dinlemediğim veya bilmediğim bir şiir değildi de, bu sefer kendisine çeken Barış Özcan'ın seslendirmiş olmasıydı. "Terhane" adlı youtube kanalının "Şairler" bölümünün 2. sezon 4. bölümünün konuğuymuş Barış Özcan... Böyle bir youtube kanalından haberim yoktu yani öncesinde ama bundan sonra takip edebilirim diye düşünüyorum şimdi...

Şiire tekrar dönecek olursak yeniden, en sevdiğim şiirlerden biridir diyebilirim. Her sözünü ayrı dikkatle dinlememiz gereken cinsten... En sevdiğim yerine gelince, diyor ki Charles Bukowski;


Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini. 
Hayat rahat ve anlayışlı insanlarla 

Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel... 


Ve unutma; aynı dili konuşanlar değil 

 aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir...


Hayatın sırrı aslında bu cümlelerde saklı bence, yaşamımızda bizi sıkan üzen geren, fazlasıyla inciten
ve davranışlarına hiç özen göstermeyenler hayatımızdan çıkma zamanı gelmişse çıkmalıdır. Oysa biz, seviyoruz diyerek bizi yakan yıkan karşı cinslerimize senelerce tahammül ediyoruz ve kendimizden veriyoruz. Kimse için değişmemeli ve kimseyi de değiştirmemeliyiz unutuyoruz.

Yakın zamanda bir gönül ilişkim olmadı böyle ama gözlemlediğim üzere elbet devam edebilmekte; gerek çevremizde, gerekse dizilerimizde... Hayat acı değil aslında, ona acısını fazla katan bizleriz diyorum tekrardan... :)

Bu şiir benden size gelsin, sevgilerimle... :)