izledim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izledim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2022 Pazartesi

Yeniden İzledim - Istanbullu Gelin

 

23 Ekim 2021 Günüydü, yeniden izlemeye başladım İstanbullu Gelin'i... Bu kararı birden verdim aslında, çünkü varolan dizileri kaldıramıyordu içim. İçlerinde zerre aile sıcaklığı yoktu, içerisinde zerre gerçeği barındıran bir his yoktu gibi hissettiriyordu. Bugün olmuş hala eskisi kadar duygu barındıran diziler yapabildiğimizi düşünmüyorum. Ciddi anlamda bu açıdan köreldiğimizi, teknoloji ilerledikçe insan ilişkilerini "kaoslardan öteye götüremeyen mutsuz senaristlerin" eline kaldığımızı görür olduk. 

Tabii izleyici kitlesi de bunu istiyor diye söylenerek yapıyorlarmış bunu, en azından eleştirenler bunun böyle olduğunu söylüyor. Peki eski dizilerin samimiyetini ve gerçekliğini arayan bizler, neden eski dizileri izlemeye başlar olduk?! Az bir kişi olduğumuzu da düşünmüyorum üstelik... Bir yerde aksini isteyen kişiler de var ise, onlara yönelik de bir içerik hazırlanması gerekmez mi? Klişelerden, utanç verici geliştirmeyen konulara sahip dizilerden ve kadın veya erkeği kötüleyen 7'den 70'e her yaşın izleyebileceği saatlerde yapılan şiddet içerikli dizilerden sizler de yorulmadınız mı? 


Neyse, şimdilik bu kadar. Konumuz "İstanbullu Gelin" adlı dizimizi yeniden izlediğim mevzuu... :) İyi okumalar.



Dizi 3 Mart 2017 günü ilk bölümüyle izleyicisiyle buluşmuş. İlk sezonu heyecanla takip ederken, ertesi sene kaçırdığımız bölümlerde olmuştu o zaman. Hele üçüncü sezon, en keyif aldığım sezon iken birçok sahnesini kaçırdığımı ama birçoğunu da yine Youtube'dan izlediğimi hatırlıyorum...

Bir bütün halde tüm bölümlerini izleyebilmek her koşulda en güzeliydi... :) 

Ekim 2021'de başlayıp, Nisan 2022 sonunda bitirdim. Aralık'tan Ocak sonuna kadar bıraktığım bir dönem oldu bir ara, ama sonra geri döndüğüm gibi her hafta izlemeyi sürdürdüm. Evde başka diziler izlenirken ben telefonumdan veya bilgisayarımdan Puhutv aracılığıyla izlediğim dizim ile örgü örmelerimi çok sevdim...

Yeniden izleyen çoğu kişi Youtube videolarında ilk sezon sonrası dizinin kötüye gittiğini söylüyordu. Ama benim gözümde ikinci izleyişimde senaryo açısından daha mantıklı ve de yerinde bir gidişat içeriyordu resmen. Sözünü etmeye geldim... Esma hanımın, gelini Süreyya ile ilk karşılaşmasındaki büyük kabul edemeyişini bile esas manada anlayamamış ve saçma bile bulmuşluğumu ben bu seneki izleyişimde kavradım zira.. :)


Değinmek istediğim konularım var; bu diziyi diziyi izlemiş kişiler olarak konuşalım olur mu öncelikle? Spoiler yedim, izlememiştim vs denilmesin... İzleyin gelin aynı fikirde miyiz bakalım! =)

Şimdi birinci bölüm, Dilara ve Süreyya'nın arkadaşlığının kaldırdığı şu mevzu var ki; Süreyya ile bir kahvecide tanışmış olan Faruk Boran, Süreyya'nın aklını karıştırmış diye Dilara arkadaşını çok çabuk onun isteği üzerine Uludağ'da bir otele gönderebildi. Şarkı söylesin diye. Bu duruma onun yakışıklılığı, parası ve de Bursa'nın kıymetli ailesinin en büyük oğlu olmasının gerçeği sebep oldu. Fakat düşünsenize, sizin arkadaşınız bunu yapsa kabul edebilir miydiniz? Ciddi anlamda soruyorum. Hayatı yolunda gitmiş, iyi bir adam çıkmış; hadi eyvallah diyelim. Ama adam ya psikopat, ya da tamamıyla başka amaçlar üzerine yapmış olsaydı böyle bir planı...

2017'den beri izlemeye başladığım zaman diliminde, bunu hiç sorgulamadığımı farkettim. 

Sonra arkadaşlıkları bunu kaldırabildi elbet. Faruk ve Dilara'nın plan yaptığı üzere gitti Süreyya Uludağ'da bir otele. Şarkı söyleme işi yoktu ama ikisi de kalıp birbirlerini tanıdı orada. Dilara yukarıda gördüğünüz gibi keyifle dinledi olan bitenleri. Cidden ben mi eski romantikliğimi yitirdim, yoksa cidden güven unsuru değil midir bu sizce de... Bu konunun beni rahatsız eden kısmına geleyim; Dilara hep Süreyya'nın bencil düşüncelerinden şikayetçi olurken, bu mevzuu hep söz konusu oldu. Süreyya bir kez olsun "Bizi sen bir araya getirdin!" demez iken, Dilara her kavgada Faruk'un da Süreyya'nın da hatalarında "Sizi ben bir araya getirdim, keşke yardım etmeseydim." dedi. =) Bu gözümden kaçamadı...





Şimdi üstte bahsettiğim konu eleştiri değil, değinmek istediğim bir konu idi. Dilara ile Süreyya'nın arkadaşlıklarının sağlam olduğu en sonda anlaşıldı, çünkü birbirinden isteklerini sona doğru anlayabildiler. O konu çok başka ve arkadaşlıklar kendi içerisinde birçok şeyi kaldırabılıyor oluyor. Geçiyorum orayı. =))

Şu Google aramasından aldığım üstteki ekran görüntüsüne bakın bir önce, resmen şampiyonlar ligi dedikleri cinsten oyuncu kadrosu çok kaliteli olan bir dizi. Açıp içeriğinde oynayan kişilere bir bakın, şimdilerde de çok başarılı kişiler. Birden fazla yerde görmüşsünüzdür, öncesinde ve de sonrasında olmak üzere... Hiçbir karakterin (en sevmediğim "Özgür" adlı karakterin bile) oyuncu seçimi yanlış değil. Sanırım İstanbullu Gelin'de en çok da bu noktayı seviyorum ve de sevmeye devam edeceğim... 

3 Mart 2017 günü başlayan dizi, 31 Mayıs 2019 günü de son bölümünün yayınlanması ile bitmiş. Esasında 31 Mayıs günü yazsam bu yazıyı güzel olurmuş değil mi! :) 


Bu ikinci izleyişimde, ilk sezondan beri farkettiğim en derin farkındalık "ben Faruk ve Süreyya aşkını içimde çok büyütenlerdenmişim meğer!" Benim zamanında izleyip de büyülendiğim aşkta, birbirini anlayan değil de birçok kez iki tarafın da hatalı olduğu noktalara gözünü kulağını kapatan iki deli varmış. :) Birbirlerini anlayacakken yıpratmış, basit kıskançlıkları ve sakladığı ciddi problemleri sebebiyle "seviyor ne olsa!" diyerek esir etmiş iki serseriyi izlemişim ve o zaman tek başıma da izlemiyor oluşumdan ötürü, tüm romantik yanıma tutunmuşum ve kabullenmişim... :) 

İzleyen birçok kişi benim bu üstte anlattığımı sonradan farketmiş biliyor musunuz? Misal Süreyya çok sevmiş ve bırakıp gelmiş ya tüm hayatını, Bursa'ya taşınmış 1 haftada karar verip; fakat Faruk zaman zaman bunda bir saçmalık sezermiş gibi, sahnede tanımamış gibi Süreyya'yı kendine esir etmek istemiş. Sonra Faruk kendisi de birçok duygusunu ve de geçmiş hikayelerini saklarken, Süreyya'dan hiçbir şeyi saklamasın diye "saklamadığı halde bile" kavga sebebi bulmuş kendisine. Beni en çileden çıkaran sahne ilk sezon sonundaki o sahne oldu yine, meğer ben hala aşamamışım bu sahneyi; çok net kabullendim! =)

Size hala aşamadığımı farkettiğim bir sahneyi anlatacağım öncelikle burada; Süreyya hamile kalmış, birkaç hafta öncesinde Amerika'dan Bursa'ya Faruk'un eski sevgilisi Begüm dönüyor. Sonra Süreyya'nın doktoru oluyor, o zamanın Bursa'sında tabi. Süreyya okul açıyor, oğlu Emir o müzik okulunun ilk öğrencisi oluyor. Begüm Faruk'a oğlunu getirdiğini anlatmasa da bir şekilde duyuruyor, Süreyya'nın hamileliği tehlikede diye yüzleşme öncesi sonrası sebepleri nedenleri hep saklanıyor. Sonra Süreyya bebeğini kaybediyor. Fakat işin garip kısmı, Begüm geldiğinde Süreyya'nın hamileliği tehlikede değilken, herkesin gözü önünde okulun açılışına gelen Begüm ama aileden kimse bundan yine Süreyya'ya bahsetmiyor...

Velhasıl, çok kızsak da bizim fettan eltimiz İpek 1. Sezonun son bölümünde bebeğini kaybetmenin bunalımındaki Süreyya'ya bunu duyurmak istiyor iken "kendine iyi davrandığı gerekçesi ile" vazgeçiyor. Ki odasına attığı çöp kutusuna bir şekilde yırtılmış fotoğrafın bir ucu ilişen Süreyya eşeliyor ve yatağında yapboz parçasını birleştirip, Emir'in Faruk'un çocuğu olduğunu ve tüm ailenin Begüm ile Emir'i kendisinden sakladığını aklında yaşanan tüm sahnelerle farkına vararak yaşıyor. O bebeğini kaybetmiş, sevdiği adamın bir oğlu olduğunun ama kendisinden "sanki Begümü hala seviyormuşcasına saklanan" ve kendini daha eksik ve çaresiz hissetme potansiyelinde olan kişiyi gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? 

1. Sezonun son bölümünün son sahnesi; buradan izleyince beni anlayacaksınız... (Ben az önce yine burnum sızlayarak izledim, Aslı Enver o sahneyi yaşamış ve de yaşatmış resmen!) Yalan var, arkadan iş çevirme var, "ben senin hayatın riskte diye" derken aslında işine öyle geldiğinden sebep bir geçiştirme var. Belki gitmeseydi pişmanlığı bile var diye düşünebilmiştir, bu da var... Var da var; dahası da bence var. Ben hala Süreyya'ya söylenmesi gerektiğini düşünenlerdenim, ya siz? :))


Geldik İkinci Sezona; :)


Aslında şu an keşke bir tek yazıyla değil, sezon sezon anlatsaymışım diye düşünüyorum. :) İlk sezon sadece Begüm Faruk ve Süreyya konusu yoktu. Adem'in, Boran ailesinin gayri meşru 5. oğlu olarak, annesinin dolduruşuyla ölmüş babasının intikamını tüm Boran'lardan alma mevzuu da vardı. O kendinden emin aile olarak değil de, yaşayabileceği esas güzel hayatı elinden aldıklarını düşündüğü Boran ailesine büyük bir kinle geliyor Adem... 

Sonra evin en büyük oğluna aşık olarak evin ortanca oğluyla evlenen İpek'imiz var.. Fettan Elti ama Boran ailesinde yaşadıkları onu da pişirdi, tam kıvamında bir yaşamayı bilen kişi etti! :)

Sonra İlk sezonun Murat ile Badesi, İkinci Sezonda Amerika'ya çekip gittiler. Çok acıydı ki, Murat tüm serseriliğine Bade'yi alet etti. Ama sonradan çok sevdi. Bizim Türk dramamızda bu var; kendisini mahfeden erkekleri yine de sevmek, gerekirse tecavüzcüsüne aşık etmek! Çok ciddi söylüyorum, şayet Murat Bade'ye öyle bir şey etse idi izlemeyi bırakırdım diziyi ama o iş öyle değildi. Aksine Bade çok kalp ağrısı çekti ama Murat'ı da toparlayan kişi oldu... (: (Not; senarist bu kadar anlam yüklememiştir be diziye)

Neyse, Karakter demişken aşık olduğum karakter Esma Boran'a gelelim; İkinci Sezonda esas olarak Süreyya ile kapışmalarını izliyoruz. Bir an kabul eder gibi olduğu ilk sezondan sebep, Süreyya'nın çok zor da olsa boşanma yolundan dönüşüne çok fazla içerlenen kişi Esma Boran idi. Ona hayatı dar etmeye çok uğraştı, buna biraz da her defasında yanlış anlaşılmaya sebebiyet veren kişi fettan eltimiz İpek Boran idi... Neyse ki; "hiçbir şekilde hakettiğini düşünmesem de", aldatıldıktan sonra esas sevgisini de kaybedince anladı. Çünkü İpek'in de öğrettiği nokta şuydu; insanlara hayallerinize ulaşmak için basamak muamelesi ile yaklaşırsanız, daha sonrasında en çok canı yanan yine siz olmalısınız. Çünkü o maşayı tutan yine sizin eliniz... (Vay be, bana da bakın!)


Gelelim 3. Sezona;



Adem tüm azmini kullanarak Boran'ları da, aslında yeteri kadar kıymet vermediği Dilara ile evlilik hayatını da bitirdiği bir sezondan sonra; zor da olsa kayıplarını yaşayarak artık esas değerlerini öğrenmeye başladı bu sezonda. 

Annesinin kendini intihar etmesinin ardından, kendisinden sakladığı "babasının gerçek yüzü" olan kendisini sevmeye ve sahiplenmeye hazır olduğunu yazdığı mektupların gerektirdiğini yaptı. Boranlara zor da olsa samimiyetle yaklaşıp kardeş olarak girdi... Ama bu mevzuya gelene kadar; Fikret'in, Faruk'un, Süreyya'nın, İpek'in ve de Esma Boran'ın çok canını yaktı... Kim inanırdı, yine ona kendi gibi deli dolu Fikret inandı...

İpek ile Adem anne tarafından iki kuzen olarak, 3. sezonun şahlanıp kendini düzelten iki güzel karakteri halinde hayatlarını yeniden kurdu resmen. Dizi bu konuda ne anlatıyordu bence biliyor musunuz; "bakış açını değiştirirsen, hayatın değişir!" Ciddi anlamda bu böyle...

Gelelim dizinin en sevmediğim karakteri olan üçüncü sezonun sekreter Özgür hanımına... Bu konuda ok net şu algıya gıcık oldum, "evli de olsa seni sevebilir, şansını dene!" Bunu diyen arkadaşı vardı Özgür'ün... Bu konuya gıcık olmamın en net noktası "Bile bile buna yönelten kişinin zerre iyilik istediği yok. Bilhassa ateşe attığı kişiyi de arkadaş bellemiyor olmalı." Sizce de öyle değil mi? "Evli olduğu halde sana yanaşan erkekten uzak dur! Ciddi de olsa yarın öbür gün sana da aynısını yapabilir!" diyeceği yerde bunu diyen arkadaşından ne kadar samimiyet görebilirsin...

Özgür karakterini; duyduğu gördüğü ve bildiği her şeye rağmen, kendine iyi davranan bir erkeğe kendini güçsüz ve de sadece kendi beğendiği erkek tarafından sevilmeye uygun gören takıntılı bir kişi haline getirdiği için sevemedim. İş sebebiyle gittikleri şehir dışında, eşine atacağı mesajı kendine atmış olması sebebiyle "özür dilemek üzere" kapısına gelen patronunun dudağına yapışmasını da etik bulmuyorum. (Ohh anlattım rahatladım valla!) =)

Şimdi diyeceksiniz, ikisinin de üzerinde bornoz var; sözde toplantı sonrası masaj yaptırdılar ve odalarına döndükten sonra da eşiyle mesajlaşıyor idi Faruk beyimiz. Orada da üstünü giyip gitmesi icap ederdi. Bir de öncesinde de Özgür hanıma sınır çizmesini bilip, daha net kardeş bellediğini belirtmeliydi. İyilikten maraz doğdu resmen. Sürprize gelen Süreyyamız da bunu gördü işte maalesef ki... 



"Ayy Ne Anlattın Didem, Dolmuşsun Resmen!" diyen tüm okuyucularıma söylüyorum; şu yazıyı yayınladıktan sonra tekrar okuduğumda çok söylemek istediğim eksik bulacağıma eminim! =) (Bu bloğuma bir döndüm, pir döndüm diyelim biz)


Dilara'mızdan bahsetmek istiyorum; yeri geldiğinde tüm Boranları affeden eşi Adem, onu döven ve de türlü psikolojik şiddetler gösteren boşanmak üzere olduğu eski eşi Adem tarafından çok zor affedildi! Üstelik Adem, kendisini çok sevdiğini bildiği halde ve öfkesinden kininden sıyırmaya çalışan kişi olduğunu bildiği halde Dilara'yı tek bir koruma içgüdüsüyle "bebeğini aldırdığını söyledi" diye uzun süre affedemedi! Diyorum ya, en yerinde yalan söyleyen kişi idi. Çünkü Adem tamamiyle öfkesinin esiri idi. :) 

Üst kolajda, tüm Boran'ların bir arada İpek ile Fikret'in yeniden ve bu sefer aşkla barışmasının kutlandığı kutlamada "köşede müziği dinlerken o tabloyu seyreden Dilara var." Bu sahne bazen anlamlandıramadığımız hayatımızda çok saçma bulduğumuz kavgaların görseli resmen! Sizce de öyle değil mi? O Boranları her şeyiyle kabul etmiş, mutlulukla şakalaşan Adem'i izlerken; hala Adem ile barışabileceğini düşünüyordu. Hepimiz biraz Dilara'yız; en büyük fedakarlıkları gösterirken en çok yara alan ve en zor affedilen, bazen affedilmeyi geç yüzüne bakılmayan o en çok düzgün ilişkiyi hakeden kişi. Fakat ilişkiler kendinden vererek değil, alma verme dengesini koruyarak oluyor. Bunu da Adem kendine göre birini, kişiyi kullanmadan sevebileceği ve sevilebileceği birini bulunca ve de Dilara da gerçekten aşık olup kendine aşık olan biriyle evlenince anlıyoruz... =)


Esas Konumuza Gelelim;


Biz İstanbullu Gelin'i çok net olarak "kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğu yanında hiçe sayan", anne babasını sözü mutluluğu ve kararını "kendi kararını almaktan yoksunmuş" gibi kabul edip; "hep kendi sevdiğim kişiyle evlense idim nasıl olurdu?" diye pişmanlık yaşayan Esma Boran sebepli izliyoruz...

O sevdiği adama kavuşunca, kendi kurduğu kurallı dünyayı yıktığı andan sonra da; o yıkılmaların altından ailenin tüm erkeklerinin birer birer sağlamlaşarak, Esma Boran'ın yine de sevgi üzerine kurduğu üzere ailecek toparlanabilmelerini de izliyoruz... =) Öyle güzel bir hikaye ki, düşünün son bölümünün yayınlanmasından 3 sene geçmiş ve ben gelip size burada bana hissettirdiklerini yazabiliyorum...

Esma Boran'ın gençliğinden beri sevmekten vazgeçemediği Garip Boran'ın ölüm sahnesinden sonraki bölümler dahi güzel ve de yerinde idi. Zaten son iki bölüm kala vefatını izledik... Esma Boran'ın cenazesinin kaldırılışı da üst kolajda bir kısım olarak. Size şu ikilinin vedalarını içeren, atlatamadığım bir diğer sahneyi de bırakayım buraya madem; buradan izleyebilirsiniz, İstanbullu Gelin 84. Bölüm. Garip ölmüş ve genç hali bedeninden çıkıp Esma'nın gölgesinde yürüyor, sonra da konaktan çekip gidiyor. Sahne çok güzel çekilmiş, izleyin göreceksiniz... :)

Dilara'nın Adem'den olma oğlunu, Adem'in anne olamayacağını öğrendiği yeni eşiyle tüm anılarını paylaşmayı kabul etmesi sahnesi, yine 84. Bölümdü mesela. İzleyip de duygusallaşan anlar beni. Samimiyeti, güzel duyguları; affetmeyi, yeri geldiğini hissettiğinde kin gütmeden kabul edebilmeyi, sevgiyi, bir aradalığı anlatan çok değerli bir dizi... 

Benim için İkinci Bahar, Yabancı Damat, Aramızda Kalsın, Yedi Numara, Sana Bir Sır Vereceğim, Aşk Yeniden gibi dizilerle andığım özel dizilerden biridir "İstanbullu Gelin"...

İyi ki yeniden izledim, iyi ki benim için yeniden bir yazıya söz konusu da oldu da buralara bu vesileyle bence yeniden döneceğim! :) 

Bu vesile olsun, ben daha çok yazmaya devam edeyim buralara inşallah. Zira uzun uzun yazıp, gündem olmasa da geçmiş dediğimiz mevzuları konuşmayı bile çok özlemişim... Sıradaki dizim Yabancı Damat olabilir yeniden diyordum, belki bu sıraya erişmeyi hızlandırırım bu vesileyle. :)

Okuduğunuz için teşekkürlerimle; izlediyseniz veya siz de yeniden izlemiş halde bu diziyle ilgili bir şeyler düşünüyorsanız, yorumlarda görüşebilir miyiz? Konuşacak inanıyorum ki çok konumuz var! =)

Sevgilerimle...

26 Haziran 2020 Cuma

Uğultulu Tepeler, Leydi Di, Rearview - Didem'in Gözünden


"Bir Kitap, Bir Belgesel, Bir Şarkı" ile geldim yine bir "Didem'in Gözünden" yazısıyla daha... :)

Bugün konularım; Uğultulu Tepeler, The Story Of Diana ve Rearview şarkısı... İyi okumalar Dilerim... =)


Uğultulu Tepeler - Emily Jane Bronte


19 gündür okuyor haldeymişim, dün nihayet kendi okuduğum "Dünya Klasikleri" arasına birini daha okunmuş halde ekleyebildim... :) 

Bilir misiniz, ben Dünya Klasiklerine oldukça önyargılı durumdayım; tecrübeyle sabitlendi diyelim, okuyup da çoğundan haz alamadığımdan olsa gerek... O eski dönemlerin gerek konu anlatımları günümüze bence iyi yansıtılamıyor veya yansımıyor, gerekse de hikayeler şimdi yaşadıklarımızla bir tutulmuyor. Niye bir tutuyorsun ki demeyin, olmuyor işte. Klasikler bana günümüz kitaplarını okuduğum kadar zevk vermiyor... Birçoğu için "ya bu klasikleri kim klasik yapıyor?" diye sorguluyorum kendimce, sonra da "Çok biliyordun madem, eleştirmen olsaydın ya kızım!" diyorum ve sonra kendime daha çok sinir oluyorum. (Bana kızım kelimesinin kullanılmasını hiç sevmem de, sinir olmam da o yüzden!) =)


Neyse, Uğultulu Tepeler kitabına yorumuma
 bu girizgahtan sonra geçecek olursak;

Hikayesi oldukça sürükleyici bir klasikti... Daha öncesinde Emily Jane Bronte'yi ve bu tek kitabını elbette ben de duymuştum ama Sevgili Dostum Meryem okuyup bana önerene kadar, okumaya elim hiç uzanmamıştı! :) (Üstteki sebeplerim dolayısıyla tabii ki de)

Hikaye oldukça sürükleyici, okurken "ama şimdi ne olacak ki?" diyorsunuz. Yarısına dek okuyup alışana kadar da, karakterlerin daha fazla ne kadar karamsar olabileceklerini hiç tahmin edemiyorsunuz. En azından benim için öyleydi... 

Uğultulu Tepeler adlı bir yerde yaşayan ailenin babası, uzak bir şehre gittiğinde dönerken çocuklarına ne istediklerini sormuş zamanında ve elinde bir çocukla dönmüş; Uğultulu Tepeler'in hikayesi böyle başlıyor ama kitabın başında da oraya giden bir kiracının ev sahiplerinin hikayesini merak etmesiyle okumaya başlıyoruz bu hikayeyi biz... İnsanı merak ettirdiği kadar da, böyle bir yerde yaşasam "hayattan soğurdum" izlenimi bırakıyor. Diyebilirim ki, yazar çok başarılıymış bu konuda; o kadar ki, okurken kişilerin gerçekten yaşadığına iknayım dünden beri ben... 


Hikayeyi anlatmak gibi bir düşüncem yok, ben bana bu kitabın hissettirdiklerini anlatmak istiyorum. 

Hani bu yazımdan önce yazmıştım, "Hayatı Bizler Mi Zorlaştırıyoruz?" diye; bu kitap ona tamamıyla örnek bir hikaye içeriyor... Birbirini sevdiğine emin olduğunuz ama asla bunu dile getirmeyen iki karakterimiz var kitapta, biri söylese diğeri çözülecek; tüm işaretler var. Ama ikisi de susuyor, birbirini tersliyor. Dostumla konuşurken, "aşklar eskiden daha zormuş demek" diye yorum yapıyoruz ama "her dönemde hayatı bu açıdan da zorlaştıran yine bizleriz." yorumunu da ekleyebiliriz bence! :)

Acıyı seven insanları okudukça, bunu hayatın gereği gördüklerinden ötürü devam ettirdikleri sıkıntılar; her ne kadar acı çekerlerse çeksinler, bunu da o kadar az görenler, "Tamamen doğru yoldayım." gibi hissettirdi... Çok şükür bu kadar karamsar bir hayat yaşamıyorum.

Karamsarlık, aşkın mutsuzlukla bağdaştırılması ve bu düşünceyi gerçek kabul ettirme uğraşını kitabın sonuna kadar sürdürmesi; yazarın beni en rahatsız ettiren anlatım biçimi idi. Biz her aşık olduğumuzdan iyi cevap almaya, ötesinde yaşamamaya ant içmiş gibi davranıyoruz ya hayatta. Sevdiğimiz kişiyi hayatından bıktıracak kadar kıskançlıkla boğmalıymışız sanki. Bu açıdan gerçek insanları da yansıtıyor bu açıdan kitap, bu bile rahatsız etmiş olabilir beni... Sanki bu her ırkın her dönemin, vazgeçilmez kabul ettiği gerçeğiymiş. Oysa gerçek aşk, gerçek sevgi mutlu eder ve mutlu olur bu durumdan. Okuduğum kitaplarda bunu bulamamak, bana garip bir rahatsızlık veriyor sanırım...

Şimdi son yorumum olarak, #EskiDönemler demek istiyorum. Eski dönemlerde yaşam daha da zormuş ve insanlar birbirine hayatı daha da zorlaştırmış. Seviyorsa gidip konuşamamış, ama konuşamadım başkasıyla evlendim veya onunla kavuşamadım, başkasını sevdim. Tamam, ben yine de onu daha fazla üzmeyeyim mevzusu insanlığın büyük çoğunluğunda kodlarına işlenememiş! Hani derler ya, kodlama bir yerden sonra hata verebiliyor; durum tam da bu. Hayatta hatalı insan bol da, bir de bunun farkında olunulsa...

Not; farkettim, bir konuyu hemen bitiremiyorum. Konu neden bir önceki yazımın konusuna döndü ki şimdi? Ah biz insanlar, hayatı zindan ediyoruz galiba birbirimize! Belki de Uğultulu Tepeler kitabındaki karakterler gibi, birçoğumuz bunu yaşamın bir parçası görüp bir de bundan haz duyuyoruz!! Fenayız fena... =)

Eh, insan en sonunda kendini düşünmek zorundadır. Uysal, bonkör insanlar bencil olmaya zorba yaradılışlardan daha fazla hak kazanırlar.  
(Sayfa 109 - Uğultulu Tepeler)


The Story Of Diana (2017) - Netflix Mini Belgesel Dizisi



Annemle izlemesek, biraz daha izlememeyi geciktirebileceğim bu belgeseli; dün gece izledik ve bitirdik. Ama beklediğime bile değmiş... Bir gün öncesinde "The Story Of Diana" mini belgeselinin ilk bölümünü izlerken yarıda bırakmıştık annemle. Dün akşam yatmadan öncesinde, diğer bölümüyle beraber izledik bitirdik annemle... Sanıyorum uzun zamandır bu kadar etkileyici bir belgesel dizisi izlememiştim... :) 

"80'ler döneminde yaşamış ve bizzat "Leydi Di"nin yaşadığına tanık olmuş kişiler şanslılarmış." dedirtti. Ki diziyi bitirene kadar, hayatını okuduğumu sandığım prenses hakkında meğer ben bir şey bilmiyormuşum da dedim... 

Leydi Diana Spencer, birçok kadın ünlüye öncü olmuş ve prenseslerin de zor hayatı olabileceğini yaşam hikayesiyle ispatlamış bir dönem kadınıymış. Prenses kavramının gerçek hayattaki hali Diana ve o kavramın gerçekliğini bir dönem insanlara yaşatan kişi. Kralice Elizabeth'in gelini, Prens Charles'ın eşi, Henry ve William'ın anneleri... Kendisi 20 yaşında prenses olmuş, güzelliğiyle ve duruşuyla kendisini kameralara ve halka sevdirmiş ilk ve tek prenses diyorlar. Görüyorum ki dedikleri kadar da var...

Yaşadığımız Dönemin magazin aracılığıyla tanıdığı ilk ünlü ve ilk canlı masal kahramanı imiş Diana Spencer... Prens Charles'ın Camilla'dan sonraki sevgilisi olmuş önce, sonra da ilk eşi... Öyle bir dönemde, bir masal kahramanı olarak görülmüş ki; önce güzelliği, sonra utangaçlığı, sonra da tüm dünyaya el uzatmaya hazır yüce gönlü buna sebep olmuş... İki erkek çocuğu olmadan öncesinde de olduktan sonrasında da, özel hayatlarının olmasına izin verilmeyecek kadar magazincilerin tacizlerine maruz kalmışlar. Anlatılan ve belgelerle kanıtlanana göre de, çocuklarından biri daha küçükken bir gazeteci tarafından dil çıkartılarak prokove edilmiş. Dilini çıkaran çocuğunun fotoğrafı çekilip, "Leydi terbiyesiz çocuk yetiştiriyor." diyerek bunu da haber konusu edebilmişler... 

Gözler önünde yaşanıp da, "yok bu da olmamıştır" diyeceğim hiçbir şey olmadı dün izleyip bitirdiğimiz dizide. Çok güzel, çok yalın ve de çok etkileyici bir belgesel idi... Bu zamana kadar Diana Spencer'ın sadece bir prenses olduğunu söyleyebilirdim size ama o meğer sesini duyuramayan ve kendisinden çok görünmesi gerektiğini düşündüğü "sorunu olan insanların" sesi de olmuş. Aids hastalarına yaklaşmanın sakıncası olmadığına halkı inandırıp, onlara el uzatarak başlamış önce. Afrika'ya, Hindistan'a Mısır'a gitmiş ve esas sorunu olan insanları bulup bizzat yardımcı olmayı tercih etmiş. Tek istediği çoğu zaman bir anne olarak çocuklarının mahremiyeti imiş, ama bırakın çocuklarına saygıyı, bu merak ve avcı içgüdüsü ile magazincilerin yaklaşımı kendisini ölüme dahi sürüklemiş...

Magazinciler Prens Charles'ın eski sevgilisi Camila ile beraber olduğunu ortaya çıkardıktan sonra bile, en çok yüklenilen kişi Leydi Diana olmuş. Ahlaksız sorular sormaktan da, üzmekten de, bozmaktan da çekinmemişler. Ama gördüğüm kadarıyla Leydi Diana, tüm bu taciz tecavüzlere rağmen, bir kere olsun birini incitmemiş. Yüzü, gülüşü ve vücudu kadar, kalbinin güzelliğini de kimseden saklamamış yani...

Aynı magazincileri, gerektiği şekilde doğru yerlere sorunların iletilebilmesi için üstte de bahsettiğim gibi dünyaya el uzatırken peşi sıra götürmek konusunda da kullanmış işte Diana Spencer... Hastalara, evsizlere, mayın problemine, eğitim problemlerine ve daha nicesine parmak uzatıp; bunlara önem verin, diyebilmiş. (O dönemde, bir kadın kimlik Mayınlı bölgede yürümüş. Bu nasıl büyük cesaret örneği, düşünsenize!) O en yardıma ihtiyaçı olan kişiyi bulur, ona yönelirmiş. Bunu hissettirmiş insanlara. Çok güzel bir çekim alanı olmuş... 



Beni belgeselde etkileyen ve bence herkesi de o dönemden bu yana etkileyen unsur olmalı, aynı magazinciler Leydi Diana'nın erkek arkadaşıyla bir karesini daha yakalamak isterken bir tünelde trafik kazalarına sebep olmuşlar... Her an her dakika izlenilmiş biri, tek bir özel an istiyordu belki de. Evine giderken, en azından tatilinde izin verilsin istiyordu; uygunsuz yakalanıp da, saçma haberler yapılsın istemiyordu. Boşandıktan sonra bile rahat bırakılmak istiyordu belki de. O motosikletli magazincilere yakalanmamak uğruna acaba nasıl ölüme gitti... Vadesi oraya kadar yetti, diyoruz bizler ama belgeseli izleyince suçlamak gerçekten bu kadar kolay ki... 

O dönemden sonra magazinciler de dönüp kraliyet ailesini suçlamışlar. Leydi Diana'nın cenaze töreninin yapıldığı zaman dilimi de çok şaşırtıcı durumlara sahne olmuş. Ben anlatmıyorum, siz izlemek isterseniz belki diyorum...

Ben üstte beğendiğim birkaç sahneyi fotoğraflamaya çalıştım, çünkü iki bölümlük mini belgeseli izlediğimiz zaman zarfında; duruşunu da giyim tarzındaki sade asilliği de, yüzündeki o güzel gülümsemeyi de çok beğendim. Genç gitmiş işte. Kimbilir yaşasa idi şimdi, evlatlarına, gelinlerine ve torunlarına daha da fazla onur duyacakları ne güzel işler başarmaya devam ediyor olacaktı...

Beni belgeselde en etkileyen cümleye geliyorum bu dediklerimden sonra tekrar, Diana Spencer'ın abisinin belgeseldeki sözleri bunlar;

Bir av tanrıçasının adını taşıyan Diana, av olmuştu... 

Velhasıl, hayat çok enteresan. Merhametli, özdeğeri yüksek ve bilinç seviyesi açık binlerce insanın, bu dünyaya hizmet etmesi gerekmekte; ki dünya onların hatırına dönüyor diyebilelim. Diana Spencer bu devrin gözle görünen o öncülerinden biri olmuş... Ruhu şad olsun. Evlatları da onun izinden gitmekte... İzlemenizi önerebileceğim tarzda bir belgesel. Biz annemle severek izledik... Diana'yı biraz daha fazla sevdik...


Back To Black & Rearview


Bu yazının konuları üstteki iki konu olmasa, kesinlikle şarkı olarak bu sıra çok dinlediğim "Smoke Me"yi önerirdim sizlere... :) Ama konumuz Uğultulu Tepeler ve Diana'nın Yaşamı olunca, belgeselden iki müzik bırakmak istedim. 

Ben birini çok iyi biliyorum ve bir cover versiyonunu da çok seviyorum --> Amy Winehouse - Back To Black. Ki ben cover versiyonu ile öğrenmiştim bu şarkının varlığı; Sena Şener & Evrencan Gündüz versiyonu ile...  

Diğer müzik de, dün belgeselin sonunda dinleyip çok sevdiğim bir parça; Andra Day - Rearview

Rearview, İngilizce'de Dikiz demekmiş. Nasıl da Leydi Diana'nın belgeselinin sonuna yakışır bir şarkı ismi olmuş, öyle değil mi? Size de hem garip hem de ürpertici geldi mi bilmem, ama ben ürperdim doğrusu... Allahım tüm sevenlerine sabır versin diyorum, ne diyebilirim ki...


2020'deki ilk "Bir ..., Bir ..., Bir ..." yazımın sonuna geldik. Bu seferlik böyle olsun, epeydir yazmayı unutmuşum; çokça da konuları abartmış olabilirim ama yine hissettiklerimden ötesini yazmadım... =) 

Bence sorun yok yani. Bir dahaki bir bir bir yazımda görüşmek üzere. 

Sevgilerimle... =)