Didemin Gözünden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Didemin Gözünden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2021 Çarşamba

Neler Oluyor Bize? - Mart 2021 - #didemingozunden


Epeydir sitemkar halde gördüklerimi ve üzüldüklerimi yazamaz olmuştum de mi; sevdiğim olayları yazdığım kadar, bu bloğumda "Didem'in Gözünden" sitemkar olaylarımı yazıyordum ben. :) Bugün biraz uzun bir arada sonra, "Neler Oluyor Bize?" demek istiyorum. Çünkü sıklıkla bunu soruyorum ve her ne kadar çoğumuz bahsedeceğim durumları "teknolojiye ve her şeyi gereksiz kolaylaştırdığına" yoruyor bile olsa, aslında yine de suç bizde. Her şeye çok çabuk adapte olup, esas değerlerimizi ve manayı unutuyoruz. Buna çok çabuk alışıyoruz...


Çayınızı kahvenizi aldıysanız, söyleyeceğime öncelikle şu yandan kulak verin; hayatınızda insanları sadece kendi bakış açınızla yargılıyor musunuz? Yapıyorsanız eğer, yapmayın lütfen! Günümüz dünyasının en büyük yanılgılarından biri bu, herkesi eleştirmeye ve herkesi kötülemeye büyük hakkımız var; ortada bir durum yokken bile!

İnsanları zorlamak, insanların iradelerini ve sınırlarını görmezden gelmek günümüzde çok moda olan gelişmelerden olmuş... İstemiyor oluşunuz, kibarca reddediyor oluşunuz bir oluşumu veya bir devamlılığı katiyen kabalık olarak görülebiliyor. Oysa bu sizin kararınız, kendi bireysel mutluluğunuz için en gerekli tercihiniz belki de; ama görülmüyor. Düşünün bir, çevrenizde bunu size kaç kişi yapıyor? Eminim bir dünya örneğini bulabiliriz...

Günümüzde ilişkileri kendini en önemli gören kişinin üstünlüğüne göre yapmanızı isteyenler türedi. Siz kendiniz adına neyi reddetmiş, neyden vazgeçmiş olursanız olun; onun adına bu geniş zaman içerisinde kötü bir durum ise, asla kabul edilmiyor davranışınız. Siz ona zarar vermemişsiniz esasında, siz onun kötülüğüne hiçbir şey de yapmamışsınız! Sadece aranızdaki bağı koparmışsınız, enerjiniz tutmamış ve onunla devam etmek istememişsiniz. Ama dedim ya, geniş zamanda onun işine gelmeyecek bir durum. Ona göre ona bunu yapamazsınız...

Eskiden anlaşamadığınız veyahut görüşmek istemediğiniz kişilerle bağ koparmak daha kolaymış, "ver mektuplarını al mektuplarını"! Dışarıda görseniz, konuşmak istemediğiniz ve tartışmak istemediğiniz kişiyle aranıza sınır koymanız daha kolay; yolunuzu değiştirirsiniz, kapınızı kaparsınız ve o uzaklığı gören kişi durmak zorundadır. Bu durum teknolojide böyle değil...

Şimdilerde önce numarasını sonra sosyal medya hesaplarını siliyorsunuz ama bir türlü size bazı kişilerin ulaşmasını engelleyemiyorsunuz. Benim için benim kararımı ve irademi zorlayan kişilerle arama koymak istediğim sınırlar var, ama teknoloji ile olsun ama gerçek hayatta olsun! Teknoloji sağolsun bunun bir yöntemini bulup sınırları aşabiliyor isteyen kişi! Rica ediyorum bunu kişisel algılamayın ama biri size sınır koyduysa o sınırı aşıp, sonra da "neden sınırlama koydun bana?" diye sormayın. O sınırlama koyulmuş, o kişi karar vermiş ve telefonlarınıza çıkmıyor. İnsanlar size illa ki geri dönüş yapmak zorunda değil. Bunu gördüğünüz halde hala ulaşmaya çalışıyorsanız, aranızda bir bağ kalmadığı halde üstelik; sorunu lütfen kendinizde arayın. Bazı şeyler biter, bunu unutmayın! Her insan sizinle kavga etmez, her insan hayatını böyle idame ettirmez. Bazıları da susarak gider. Güzel yoldan bağları koparır ve böyle durumda kavga çıkartarak durumu zorlaştırmak sizin haddiniz de değildir!

Diyorum ya, "Neler Oluyor Bize?" diye; gerçekten neler oluyor bize, biz ne zaman bu kadar sınırlarımızı bilmez haddimizi aşar olduk?! Benimle görüşmeyen birine ben bir daha ulaşmak istemem ki, vardır bir bildiği derim; bu ısrar kıyamet çok zorlayıcı inanın ki! İnsanı hem kötü hem de asabi yapıyormuş bir de... Çok üzücü ki, teknoloji artık bazılarını önemli ve bazılarının da kendi hayatı adına verdiği kararları önemsiz sayılır kılabiliyor... Sessiz kalırsanız vay halinize, her bağı kavga gürültüyle bitirmezseniz hiç kimse sınırını haddini bilemez oldu; çok yazık!



Büyük ilkel benlik savaşları veriliyor yani günümüzde. İlkel benliği açalım biraz, ruhun en derin gerçekler dünyası ile değil bedenle haz ilkesine dayalı ilişkisi bulunan parçası (Tanım, Google'dan alıntıdır). İlkel benliğine esir olmuş kişiler, kendi çenesinden güçsüz kişileri buldukları zaman avucuna alıp kendisi gibi yapmak istiyorlar. Yani insanları kırar mıyım, ya bu durum bizi incitir mi düşünmeden "ilkel benlikleriyle hareket ediyorlar". Onlar piramitlerini büyütmeyi bir şekilde bu yönle de başarıyorlar, çünkü bu haz ilişkisine hayır diyebilecek olan gerçek manayı görebilen kişiler maalesef ki azınlıkta artık! 

Ben ve benim gibi bir kesim, hala insanları kırmamayı daha fazla umursuyoruz şükür ki. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum hala... Ahlak diye bir olgu var; o sadece tek bir olguda değil, hayatın her alanında lazım işte! Ben artık uzun zamandır, kimseyle kavga etmemeye çalışıyorum. Bu bana zarar veriyor çünkü, çok net biliyorum. Kimseyi eleştirmekle de kötülemekle de uğraşmıyorum, bu benim enerjimden ve zamanımdan çalıyor... Bazılarımız hala bunları yaparken, kendimiz adına yaşarken ve birilerini üzmemek adına susarken; sesini çıkarabilen, teknolojinin de verdiği güçle bunu yapabilmeyi kendine hak gören kişiler ne yazık ki yakıyor yıkıyor dağıtıyor... Onlara da sesleniyorum; vallahi bir deneyin, size sınır konduysa o sınırı geçmeye çalışmayın! Kendinize kötülük ediyorsunuz, farkında bile değilsiniz... 

İnternet bize yeni dünya düzeninde bir güç veriyor ya işte, gerçek hayatta bunu yapabilmek çok güç ama güya internet üzerinden yapabilmek kolay; Sizi rahatsız eden, sizi üzen ve sizi yıpratan tavırlarda bulunan kişileri engelleyebiliyorsunuz! Dediğim gibi, karşınızda engellemenize karşı duracak ve bu kararınızı hiçe sayacak biri yoksa çok güzel bir hak aslında... Kendisini eleştirenleri engelleyen büyük hesapları görüyorum İnstagram'da mesela; birkaç zaman sonra çok bariz olarak yeniden ulaşıyorlar, tehdit eden mi dersiniz hakaret eden mi! Engellenen kişilerin garip şekilde kabul göremediği halleri bırakma halleri de hiç görülmüyor neredeyse... Üzücü ama "Neler Oluyor Bize?" dediğim bu gibi konular o kadar acı ve inanılması güç bir durum işte...


Son olarak diyeceklerim şu ki; 

Yapmayın, insanları zorlamayın, kırmayın ve incitmeyin! Dünyayı başkalarının kararlarını ve fikirlerini değiştirmek üzere yaşamayın. Birilerini ezip büzüp incitip, ondan sonra da sen bana neden bunu yapıyorsun demeyin! Haddiniz, hududunuz ve bir sınırınız olsun... Çünkü bu sınırı koruyamazsanız sonrası kaos oluyor. Bu kaosu yaşamaktan sizler hoşlanabiliyor olabilirsiniz ama bunu sevmeyen ve kaldıramayanların hayatları yitip gidiyor o kaoslar adına, ama enerjisini çalarak bitiriyorsunuz ama sınırlarını yıkarak...

Umarım beni biraz olsun birileri anlamıştır... Umarım bir kişi bir kişiyi, diğeri diğerini örgütleyerek bu gibi davranışlardan uzak durur birçoğu...

"Neler Oluyor Bize?" demeye devam edeceğim inşallah ben yine. Bu yazımda bu konu ağırlık bastı, çünkü içim bu konuyla ilgili dolup taştı son zamanlarda. Ben bu zehri ve sitemi akıtmalıydım iyice. Bu yazım da buna destek oldu çok şükür işte... 

Siz de yorumlarda bana "Neler Oluyor Bize?" dediğiniz günümüz garipliklerini yazın olur mu? Yorumlaşalım ve dertleşelim biraz... (: 

Sevgilerimle ve okuduğunuz için teşekkürlerimle... 

16 Haziran 2020 Salı

Hayatı Bizler Mi Zorlaştırıyoruz? - Didem'in Gözünden


2020’ye çok zor geçiyor gözüyle bakıyoruz ama bir o kadar da elde geçiyor aslında. Hayat hepimize birden, yaptığın planları yık ve yeniden başla” dedi aslında. Bilmiyorum sizler için ne hissettirdi ama ben düzenleme yapmaya alıştığım şu hayatımda, düzenlediğim kadar bozulan hayatımın bir üçüncü kez bu kadar bozulduğuna şahit oldum…

Planlarım vardı misal, onları en oldurabileceğimi düşündüğüm süreci yaşamaya başlıyorum sanmıştım; Kasım 2019-Şubat 2020 aralığında… Sonra pandemi dönemi başladı, birden o kadar hızlı girdi ki hayatımıza. Yıllar yılı beklediğim girişten bir eve taşınma sonrasında, bir daha fazlasıyla eve tıkıldım. En olmadık dönemde, bir de fizik tedavilerimden alıkonuldum. Her yer kapandı, gördünüz ya her şey durdu ve ertelendi… Çalışmak istiyordum güya, gezmek istiyordum yeni oturduğumuz evin çevresini bile olsa. Veyahut bir resmi tatilde, arkadaşlarımla buluşmayı hayal ediyordum. Çalışamasam bile, arkadaşlarımın yanına, akrabalarımın yanına çıkıp gidebilmeyi hayal ediyordum. Olabildiğince azalmış kısıtlılığımla da olsa…

Sonra süreç değişti, evde kaldığımız süreç içerisinde kimi zaman “Hayatı bizler mi zorlaştırıyoruz?” diye sorgulamaya başladım. İlk süreçte dizi-film bile izleyemez bir hal aldım bende. Sonra baktım, geceleri sürekli video izliyor ve uyuyamıyorum. Dünyaya dünyalar güzeli bir yeğenim daha katıldı; adı Defne Deniz. Diğer bloğum “yillargecerken.blogspot.com”u da takip edenler bilir, pandemi sürecinde bize büyük uğraş oldu aslında. İyi ki geldi, öyle güzel de zamanı seçmiş ki; “kalabalık sevmiyor kereta!” =)

Evet, diyordum ki; okuyamaz olduğum, yazamaz olduğum o dönemde, “Dur bakalım, bir sakinle de hele –erteleye erteleye bitiremediğin şu süreçleri tamamla önce. Oku, yaz, ders çalışmıyorsun hani e-kpss’ye gireceksin ya. Bir iyice bilen bakalım.” Dediler bana… İnanırım, doğru bulurum; iyice dibe batmadan çıkamaz insan, dediklerine. Belki her birimizin en dibi görmesi gerekiyordu. Dünya verdiği kadar almak istedi, kendimiz için ve çevremiz için üretici ve bir o kadar da bağışlayıcı olmamızı istedi…

İşte bu bahsettiğim süreçte, karşıma kendime getirebilecek yöntemler keşfetmeye başladım. Bunlardan biri “Neuroformat” idi, ki yazısını geçtiğimiz hafta diğer bloğumda yazdım. O yazımı okumak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz!

Okumaya dönmesi kolay, yazmalarıma dönmesi zor oldu. Hele ki ihmal ettiğim çok önemli bir hayalim vardı ki, ona dönmeyi ise yeni yeni başarıyorum. Başından sonuna ihmal etmediğim tek şey egzersiz düzenimdi çok şükür ki… Nereye bağlayacağım, nasıl hayatı bizler zorlaştırıyoruz kendimize biliyor musunuz; basit şekilde yaşamayarak…



Olmuyorsa takılıp kalıyoruz, her şeye ama her şeye. En basitinden bir şeyi beceremedik, bizim istediğimiz gibi olmadı; “nasıl olmaz!” diyerek takılıyor, gerisini de onun için boşa sayıyoruz. Yaşam bize bunu öğütlüyor olmamalı! Bir şeyler yolunda gitmiyorsa, belki de öyle devam etmememiz gerekiyordur. Plan yapıp o planları gerçekleştiremiyorsam, gücüm yok gibi hissediyorsam; belki de duraklamaya ihtiyacım vardır! Ama ben daima, neden öyle hissettiğime takılıp duruyorum. Bir gün mola verebilecekken, sıkıldığım yana kapılarak o süreyi uzattıkça uzatıyorum. Cidden böyle olduğuna kanaat getirdim. Misal, dün bu yazıyı çok yazmak istiyordum; tamamlamalıyım ya, hissi beni çok yordu (sabahtan öğlen sonuna kadar). Öğlen sonu aklım başıma geldi, bugün bu yazıyı yazmaya gücüm yok. Tamam, izleyeceğim filmlerden birini izlerim ve kitabımı okumaya devam ederim dedim. Dediğimi de yaptım... Sonunca, bugüne çok daha fazla motive kalktım. Olduramadığım esnada, olduramadığım noktaya takılmamayı başardığım için oldu; birkaç deneme sonucunda ben böyle olduğuna kanaat getirdim…

Bu durum içsel hesaplar için değil sadece de, birçok şey için geçerli sonra… Şu süreç başladı başlayalı, hangi birimiz korkusuna kapılıp da “bir güncük bile olsa” –ah demedi. Hiç demeyen yoktur, elbette insanız olacaktır da böyle korkular yakınmalar… Ama çoğunluğumuz hayatı durakladı bitti olarak adlandırdık, birçok şekilde odaklanamadık “olması gereken yeni normale”. Hayatın her alanının her anının değişebileceğine, yeni durumlara bir şekilde alışmamız gerektiğine ne zaman kapılacağız acaba?

Pandemi dönemindeyiz, her birimiz için maske takma zorunluluğu var ve toplumsal alanlardan uzak durmamızın uygun görüldüğü bir düzen sağlamamız isteniyor. Tek bir kıta yok ki bu virüse kapılmaktan nasibini almamış, tüm dünya yaşıyor bunu… Gerçekten ihtiyaçları dışında, “öyle uygun gördüğü için”, “canı öyle istediği için” hareket eden kesim bir emeği harcamıyor mu sizce de? “Yeni Normalleşme” kuralları başladığından beri, virüs bitti gözüyle bakanlar; hayatı zorlaştırmak üzere yaşayanlardan başlıları şu süreçte benim için. Toplum sağlığını korumaya alacak her türlü girişime, bana bir şey olmaz gözüyle yaklaşıyorlar; “Biz”i umursamıyorlar… Hayatı sizler zorlaştırıyorsunuz… Ben diyerek yaşayanlar, toplumla iç içe yaşadığını kabullenemeyenler; bir devlet içerisinde, onun kurallarıyla yaşadığını kabul edemeyenler…

Hayatı birlikte yaşadığımız insanlar için zorlaştıran insanlar, çok yakınımızda veya uzağımızda olması farketmeyen kişiler. Bir şekilde birbirine yakın dizilmiş domino taşlarıyız, bazısı kabul etmese de. Birine vurulduğunda devrilme hızına bağlı olarak devamı geliyor, hepimiz yıkılıyoruz işte…

Misal, üstte gördüğünüz fotoğrafım; 14 haftanın sonunda yeniden fizik tedavimi almış olduğum fotoğrafım… Bugün ne kadar mutlu olduğumu, ama aslında 14 haftada ne gibi kayıplara doğru ilerlediğimi görmek isterseniz; şu instagram paylaşımımdaki, fizik tedavim ile ilgili detaylarımı okuyabilirsiniz. Eğer vaka sayısı 2000’i aşarsa yeniden yasaklar gelebilirmiş misal, bu paylaşımımdan sonra “tahmin edersiniz ki” en son istediğim şey…

Bakın bu bile, hayatın zor olduğundan fazla “Hayatı bizlerin zorlaştırdığına” yönelik bir örnek. Topluma karıştıkça, eski normale döndükçe; “yeni normalleşmeye” dönemiyoruz. Sizden bu yazımla da rica etmiş olayım; ben bugün fizik tedavi aldığım için öylesine rahatlamaya başladım ki, bunun yeniden son bulmasını istemiyorum. Rica ediyorum tedbirlere uyun, bizi evlere hapsetmeyin ve “tedavisiz” bırakmayın!

Tedavi alamadığı için Türkiye çapında kaç kişi vefat etti bilmiyorum ama sadece benim fizyoterapistimin iki hastası vefat etmiş, bir hastası yürüyebilir halinden yürüyemez haline düşmüş. Bu süreçte hayatını kaybedenler için Allahtan rahmet diliyorum bu vesileyle de. Allahım her türlü zorunlu durumların içerisine düşen bizlere ve yakınlarımıza, sabır ve dayanma gücü versin inşallah…

Yakın çevresinde hayatı zorlaştıranlarla yaşayanlar için, daha da zor hayat. Sevmediği halde sevdiğine sahip olmaya çalışanlar; istemediği bölümü okutmaya çalışan ailelere sahip çocuklar; görüşmek istemediği kimseyle görüştüren aileler; evlenmek istemediği halde evliliğe zorlananlar; kısacası, birinin canı öyle istiyor diye başkalarını zora sokanlar var… Hayatımızı bizler zorlaştırıyoruz dedim ya, bazı zaman bu durumlara ses çıkartmadığımızda da zorlaştıran onlarken bizler de onlara sebep veriyoruz…

Hayat, mutluluğumuza giden yollardan geçeceğimiz yer değil mi? Kendi içsel bulmamız gerekir hani… Bu dünyaya onun için geldiğimize inandığımız üzere, bize biçilen hayatı yaşamayı sağlayacağımız yerde; yerine getirebileceğimiz görevleri yok sayıp, çok soruna odaklanıyoruz. Kendimden ve çevremden yola çıkarak, bu duruma bozuluyorum doğrusu…

Herkesi tenzih ederek şöyle devam etmek istiyorum;

Tutturmuşuz bir “en iyisi”, “en güzeli”, “en başarılısı”, “en …” (nasıl doldurursanız) olmayı. En’imize ulaşmadan öncesini düşünmüyoruz oysa, yapabileceğimizi yapmıyoruz. En iyisi olmazsa olmazmış gibi hareket ediyoruz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

En acemi olanın en güzeli olduğunu unutmaya çok meyilliyiz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…
Çevremizde her kim varsa, benim gibi düşünmüyor veya istemiyor diye çok takılıyoruz ve çok hırpalanıyoruz… Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

Pandemi dönemi oldu, çok şükür karnımızı doyurabilen bizlere; dışarı çıkamadık, gezemedik veya gitmek istediğimiz o tatile veya o şehre, o sevdiğimizin yanına gidemedik. Oysa sağlıklı mıyız, dışarı çıkmayarak ve topluma en şekilde karışarak kendimizi koruyabilir miyiz? Yapmıyoruz, olanı olduğu gibi kabul etmeyi sağlayamıyoruz, şikayet ederken bugüne sığdırabileceğimiz nice durumları unutuyoruz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

İnternette çok kişi var, motive halde tutmaya çalışıyor kendisini veya çevresini; ona bile laf mı ediyoruz, hayatı yine bizler zorlaştırıyoruz…

Anlamıyoruz, anlamlandıramıyoruz, hep bir kıyas içerisinde yaşıyoruz; bir sene öncesini veyahut 10 sene öncesini düşünüyoruz ve kahırlanıyoruz. Hayatı bizler zorlaştırıyoruz…

Hayatı zorlaştırmadan, emek verip hayallerimize ulaşmak adına daha fazla çabalayabilecekken (elbet, ben de dahil) hayatı daha fazla kendimiz için zorlaştırıyoruz… Kendi düzenime, yapmak istediklerime, yapmam gerektiğini düşündüklerime; kendi düzenim çerçevesinde döndüm işte. Kendimi ve çevremde gördüğüm “biz”i eleştirmek ve çözüm sunmak için yazmak istedim bu yazıyı…

Didem’in Gözünden Didem’e iletmek istediğim şey şu ki; en iyisi olmak zorunda değilsin, sen istediğin gibi olmaya devam edersen de hep en güzelisin… =) (Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla ;) )

Beni okuduğunuz için teşekkürlerimle, yorumlarda görüşelim isterim. Eklemek istediklerinize, saygı çerçevesinde olduğu sürece hak vermediğiniz noktalara ve de anlatmak istediğiniz hikayelerinize açığım. Bekliyorum, sevgilerimle… (=


1 Haziran 2020 Pazartesi

Benim Dediğim Doğrucular - #didemingozunden


Ne zamandır bu tarz yazılar yazmıyordum. Bir önceki cümlemi düzeltmem gerekirse, ne zamandır bu bloğuma yazı bile yazamıyorum… Kategorileştirmeyi sevmesem de insanları, gerçek anlamda bu tarz yazıları yazmak beni rahatlatıyor da aynı zamanda. "3K" yani "Kabalık, Kibir, Kin”  başlıklı yazımı hatırlayan var mı bilmiyorum ama o da ciddi anlamda beni rahatlatan bir yazı idi mesela…

Şimdi gelelim bu yazımın konusuna; hangimizin çevresinde, tartışmaya gelse tartışamadığı, çok sevse de en derinden ona kırıldığı “Benim dediğim doğru” fikrini gözünüze gözünüze sokarak kırıldığı insanları yok ki? =) Bence bu cümle bile yeterli oldu tüm yazımın içeriğini anlatmaya ama tabii devam edeceğim yine de…


Netlikle söyleyebilirim ve anlamalıyız ki; bir ortamda iki kişi ve fazlası bulunuyorsa, birden fazla görüş bulunma ihtimali her zaman eksiksiz vardır... Tek fikir, tek inanış, tek doğru ve tek yanlış yoktur çoklu bulunduğumuz hiçbir ortamda. Oysa aksini kabullenemeyenler için hayat daha zor olsa gerek, eskiden fikirlerimi ısrar yöntemi ile anlamalarını beklerken benim için de zor olduğu gibi… Ben de bir bakıma “benim dediğim doğrucu’lar”dan oldum bir süre boyunca. Ama ben daha fazlasıyla, inandığım düşünceleri bir değer yerine koydurmak istedim aslında. Tartışmak için de yanlış insanlar seçtim çoğu zaman, bunu da sonradan anladım esasında… Bildiğimi düşündüğüm ve inandığım şeylerin varlığını anlatırken, ısrarcılığımı kullanıyordum... Herkes inandığı ve bildiği şeylerin savunucusudur, yanlış yapmak uğruna da öyle olmalıdır ya; hem doğrular böyle öğrenilir, hem de hayatın kendisini en güzel böyle yaşar insan. Değil mi? Ama dozu bilmeliymişim işte, ben bunu herkesle tartışmayı doğru sanarken yaşayarak öğrendim misal...


Anlaşmak zorunda değiliz, tek bir fikirde buluşmak zorunda da değiliz; ama bazı insanların bir şeyleri kabul etmeyeceğini öğrenmek zorundayız. Fikirlerimiz uyuşmasa da, anlayışlı olma hallerimiz uyuşmalı mutlaka. Ötesinde hep kırgınlıklar var oluyor yoksa…


Çevremde ne yazık ki gizli veya apaçık ortada olmak üzere çok “Benim Dediğim Doğrucular” bulunmakta. Beraber bulunduğumuz ortamlarda çok kez söylediğim cümlelere “gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” dercesine bakıyorlar, çoğu zaman bunu kendi ağızlarıyla söylemekten de çekinmiyorlar. Hayır, aksi gibi bu insanlar sizin düşüncelerine çok saygı duyduğunuz ve kendisini çok sevdiğiniz kişiler aynı zamanda. Kırıldığınız yer bu sebeple çok haklı konumda… Sevdiğiniz kişilerle çok kez konuşamıyor olmak, bir o kadar anlaşırken bir o kadar anlaşamıyor konumda bulunmak demek aynı zamanda. Hani “birbirlerini çok severler ama bir o kadar da anlaşamazlar aslında” dedikleri cinsten… Tüm sevdiklerimi tenzih ederek söylüyorum; her sözüne her düşüncesine saygıyla yaklaştığım kişiye, “evet, öyle düşünebilirsin ama bence de şöyle!” diye ekleme yapmakta özgür değilim ama o bunun her türlüsünde özgür. Çünkü o “benim dediğim doğrucu”!

İşte bu yazım bu kişileri aslında rencide etmekten yana değil de, ne kadar kırıcı olduklarını hatırlatmak adına. “Kabalığı, kibiri ve de kini” barındıran kişiyi rencide edebilirim her türlü, çünkü o kişilerin varlıkları huzursuzluk veriyor her anlamda. Oysa benim dediğim doğrucu tayfa, istemsiz bir hırsın kurbanı gibi aynı zamanda. Korumak için söylemiyorum; “benim dediğim de bence doğru!” diye savunarak çoğu konuda ısrarcılığının kurbanı olmuş benim, hiç kimseyi kırmak veya incitmek gibi bir niyetim yok da. Ama ısrarcılığım bazılarını incitiyormuş meğer, sonradan öğrendim ben de. Tartışmayı kabul edemeyen insanlara ısrarcı yanımı bir daha göstermemeye başladığım zaman farkettim, susmayı zoraki de olsa böyle durumlar için öğrendim… =)




Şimdi kısaltarak söyleyecek olursak, BDD’ciler, bilerek ya da bilmeyerek çoğu zaman insanları öyle derin incitiyorlar ki. Misal değiştiremediğiniz olgular var, sürekli o olgulardan dem vurup eleştirebiliyorlar sizi. Öyle ki yoruluyorsunuz artık; o onu söylese de söylemese de değiştiremediğinizi biliyor, ama söyleme yoluyla kendini rahatlattığını da itiraf ediyor. Fakat aynı şeyi ciddiyetle başka şekillerde söylediği her defasında, açıklama yapmaya kalkıyorsunuz refleksle. Bu durum böyle olunca, “Ama ben söylerim, sen bana bakma” diyor. Böyle dumur olup kalıyorsunuz sonra! Söyleyene mi söyletene mi bakmalı, sözü burada geçerli olabilir mi bilmiyorum. Umursamamaya uğraşsam da, ben de dayanamıyorum; bazı derin yaralarım var demek ki, değiştiremediğim noktalara dokunmamalı bazıları… =/

Her koşulda, bu gibi insanlar değişir mi gelişir mi? İnsan 7’sinde neyse 70’inde de odur kuralları geçerli midir yoksa? Bilemiyorum da... Ben bazen "ben söyleyeceğim" dedikleri ve hissettireceği noktada, kırıldığım noktalarda patladıklarımı biliyorum. Sonu birkaç günlük küslük oluyor (hem de çift taraflı), üstüne benden de üstün çıkmıyor mu karşı taraf; ne yapacağımı şaşırıyorum. Öte yandan küstüğünüz kırıldığınız ve bunun sonucunda kırdığınızı söyleyen kişi canınız diyebileceğiniz biri olunca; bu döngülerden çıkması da pek zor oluyor… 

Amme hizmeti olsun benimkisi, çevrenizde böyleleri varsa veya siz böyle biriyseniz bu ayrıntıları lütfen unutmayın. Misal, karşınızda çok sevdiğiniz böyle birisi de varsa her seferinde de olsa sıkıntınızı söylemeden geçmeyin. Ben hep yıpranıyorum ama zamanla bu yıpranma payı söyleye söyleye azalmaya başladı doğrusu. Tarifsiz bir şekilde, o küslüklerin getirdiği üzgünlük hala var ama. Hani sevdiğiniz kişiyle küstüğünüzde garip bir öfke kaplasa da içinizi, bu öfkeyi haklı göremezsiniz ya; işte öyle bir şey. =) Bence beni çok iyi anladınız, yorumlarda da bu konuyu rahatlıkla konuşabilecek birçok kişi bulabilirim. Ne dersiniz? :)

Benim gözümden bir “Burası Çok Önemli” diyebileceğim bir konunun daha sonuna geldik. Ben epeydir yazamadım ama bundan sonra devam etmek istiyorum, hem böyle yazılarıma hem de diğer türlü gözlemlerimin bulunduğu yazılarıma yer vermeyi sürdüreceğim inşallah. Ben çok özlemişim yazmayı, umarım sizler de beni okumayı özlemişsinizdir.


Yazıma Harry Potter'ın son bölümünde Dumbledore'un Harry'ye söylediği şu sözlerle son vermek istiyorum (çünkü çok güzel yakışacak bu yazımın sonuna);

"Benim nacizane fikrim, bence kelimeler en uçsuz bucaksız sihir kaynağıdır. Birini yaraladığı gibi, aynı zamanda iyileştirebilir de."

Sevgilerimle, başka yazılarda görüşmek üzere… =)

15 Haziran 2019 Cumartesi

Başıbozuk Sevdalar, 25 Litre, Kimseyi Değiştiremezsin - DG


Yine bir aradan sonra "Bir Kitap, Bir Film, Bir Şiir" ile "Didem'in Gözünden" ile karşınızdayım.

  • Haziran'da okuduğum ilk kitap, izlediğim ilk film ve dinlediğim ilk şiir ile geldim. Haziran 2019, yaz mevsiminin tüm güzelliği ile geçsin dilerim... :)


Başıbozuk Sevdalar (Canan Tan) - Bir Kitap


Ramazan bayramının öncesindeki haftabaşında başlayıp, ramazan bayramı arifesinde bitirdiğim kitaptı Başıbozuk Sevdalar... 1 haftada okudum bitirdim, elimde birazcık süründü de diyebiliriz. Ama elime aldığım anlarda bir çırpıda bitirdiğim kitap oldu tabii yine de... Yazı dilini hala seviyorum Canan Tan'ın, ama eski kitaplarına daha çok bağlandığımı söylemeden edemeyeceğim... :)

Canan Tan'ın kitaplarını çok seviyorum ama ilk zaman okuduğum 4 kitabı yerine ve de yanına hala başka kitaplarını koyamıyorum. Benim okuduğum ilk dört kitabı; Piraye, Eroinle Dans, Yüreğim seni çok sevdi ve En son yürekler ölür idi. Sonrasında okuduğum kitapları ise sırasıyla; İz, Kelepçe ve Başıbozuk Sevdalar oldu... İz ve Kelepçe bir nebze daha iyiydi diyebilirim ama Başıbozuk Sevdalar beni hayliyle üzdü ve hayalkırıklığına uğrattı...

Bahsettiğim ilk dört kitapta, bir gerçekçilik ve samimilik vardı. Ama Başıbozuk Sevdalar'da hikayeye inanamayış hakim geldi bana. Bundan sonrası kitap hakkında bilgi içerebilir, okumak isteyen varsa kitabı, yazımın bundan sonrasını okumak istemeyebilir diye düşünüyorum! (Kitabı okumak isteyenleri, bir sonraki resime kadar aşağıya davet ediyorum. :) )

Şiir adında bir kızımız var, anne ve babası açısından küçüklüğünde çok sıkıntı çekmiş ve kendi ayakları üzerinde durmaya önem veren bir kız. Ama yaşamında ve kararlarında da garip davranan bir kız. Herkes hata yapabilir, bu noktada bir şey yok. Ama yalan ve de önem gösterildiği değerlerinin yıkıldığını gördüğü halde, iki kez hüsrana uğramış olan bir kızın; üçüncüde işaretleri görememesi beni hayrete düşürdü. Samimi gelmedi, her defasında bizimki "başıbozuk sevdaydı" denmesi, aynı şeyleri yapıp başka sonuçlar bekleme durumunun ta kendisi idi... 

Demiyorum ki hata yapmak üst üste normal değildir. Hatayı aynı yönden 3 kere de yaparsın 5 kere de. Gerçeklerine ve değerlerine bağlı olduğunu söyleyen kızın, çok fazla yumuşak huylu çıkmış olması bana garip geldi önce. Ama benim en şaşırdığım ve hayal kırıklığına uğradığım nokta, kitabın en sonu oldu aslında... Bile bile karşındaki kişiyi psikolojik yıkıma uğradığı noktadan yaralamaya kalkarsan, o da seni elbet aynı şekilde anlamayacaktır. Şiir kendini en son anlayabilecek kişiye anlatmaya kalktı kitabın sonunda, ve az kaldı bu kararı hayatına maloluyordu Şiir'in... Recep adlı şahısa, sevdiği kızın yaptığı gibi kendi bebeğini aldırdığını anlatması ve onun kendisini anlamasını beklemesi çok garipti bence. Öldürülmesine ramak kala, kendisini yaralayan ikinci adam (Recep'in kuzeni) kurtardı neyse ki Şiir'i...

Sonra kitabın sonunda da Şiir kızımız, nihayet aklı başında sevdalara kanat açma kararı aldığını ve gerçeklerine daha fazla uyacağını söyledi kitabın sonunda. Oysa bunu her tanıştığı kişide ısrarla söylerken, kıskançlıklara ve de kısıtlamalara hakim kaldı da, özgürlüğünden de vazgeçti bir ara yarı yarıya... 

Başıbozuk Sevdalar'da önceki kitaplar gibi, güçlü ve de ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kız görmedik; hırpalanmış ve toparlanmayı dışarıdaki kişilerden bekleyen bir kızı okuduk bence. Sonucunda toparlandı mı toparlandı, ama Şiir çok güçlü bir kızdı gibi bir yorum bana çok ters geldi işte bu anlattığım sebeplerle... Hak veriyorum, anne ve babadan görmek istediği şevkatin yoksunluğuyla büyümüş bir kızın, bu gariplikleri yaşamış olması belki de çok normal. Kitap kötüydü diyemiyorum bu açıdan, güzeldi ama sonu gerçekten beklemeyi bile düşünmediğim tarzda idi diyorum. 

Bu yorumu da şu sebeple yapıyorum aslında, bu tarz hikayeleri dizilerde çok görüyoruz; Türk dizileri bunun ötesine geçemiyor, güçsüzlükten örnek alabilecekmişiz gibi, hep hataların ve kötülerin üstüne üstüne gitmemiz gerekirmiş gibi işleniyor. Güçsüzlüklere hak vermeyi ve aksini yapmamayı öneriyor gibi. Esas yeniliklere kucak açmamız gerekirken, aynı hataları hep yineleyip farklı sonuçlar beklememiz gibi... Ben Canan Tan'ın Piraye adlı kitabında da, Yüreğim Seni Çok Sevdi adlı kitabında da bunun tam tersini görmüştüm. Bu yüzdendir, bu sadece güçsüzlük diye adlandıramayacağım hikaye bana şu sıra çok "klişeleşmiş Türk dizi senaryolarımız" gibi geldi... 

Bundan sonra bir de Pembe ve Yusuf'u okumak istiyorum, ama bana kalırsa "Başıbozuk Sevdalar" okuyucu yorumlarındaki gibi değil diyorum. Çok güçlü bir kızın hayatta kalma savaşını anlatmıyor; gücünü başkalarından elde edebileceğine inanan ve her defasında bir erkeğin hayatında varolmasıyla varolabileceğine inanan ama sonunda bunun doğru olmadığını başına gelen birçok kötü olayla anlayan bir kızı anlatıyor. Kitabı okuyanlar bilir, ilk tanıştığı aşkı Ezel'de bile birçok işarete rağmen deli dumrul aşkı yüzünden körü körüne inandı diyebiliriz. Ezel'in gideceğini, sırf dünyaya yapabileceğini göstermek için yanında durduğunu görmüş olmalısınız siz de. İnat uğruna takılan alyanslar, çok sık hal tavır değişmeleri ve sonunda "hep seni seveceğim" deyip çekip gitmesi... 

Canan Tan'ı hala çok seviyorum, beni hayal kırıklığına uğratan bu sona rağmen konuları çok güzel ele aldığını da söylüyorum. Ama bu kitabını bahsettiğim konular gereği tam beğenemedim ben... Güçlü kız profili bu değil, güçlü görünmeye çalışan kız profili bu. Şiir beni yordu nedense, bunu hissettirebildiği için teşekkür ederim Canan Tan'a. Şiir gerçekten kendiyle olan savaşını tamamiyle bize yansıtan bir karakterdi yine de... :)


25 Litre Belgesel Filmi (2019) - Bir Film


Bayram bitti döndük evimize, geçtiğimiz pazar idi (08.06.2019) 25 Litre Belgeseli'ni izledim Fox Tv'de. İlk yayınlandığında izleyememiş ve çok üzülmüştüm... Üst fotoğrafta bunu anlatabilmek için dün fotoğrafladığım, sürahimiz ve bir bardak su var. :) Garip gelebilir ama düşünün istiyorum, o fotoğraftaki suyu yokluğunda neyle ve nasıl satın alabilir, elde edebilirsiniz? 

25 Litre Belgeseli işte bunu anlatıyor; doğumumuzdan ölümümüze baş sorumlu bizleriz, doğayı ve bize sunduğu nimetleri var olabilmeleri için dikkatli kullanmaya ve korumaya mecburuz... Ama biz insanlar aksini yapıyoruz; su kaynaklarımıza hor davranıyoruz, doğa bize mecburmuş gibi umursamıyoruz ve üretmeye hiç tüketmeye hep gözüyle bakıyoruz! Hadi üretime katkıyı bırak, tükettiklerimize veya geriye dönüşüme bir katkımız olsun değil mi; buna dikkat edenlerimiz ne yazık ki az görünüyor, çünkü su kaynaklarımız giderek tüketilir bir hal alıyor...

Gökhan Özoğuz sunuyor bu belgeseli ve o da kendinin su kullanımına ne kadar önem verdiğini düşünürken, 25 Litre ile gün nasıl geçer deniyor ve kendisi ne kadar su kullanıyor diye de ölçtürüyor bir araştırma şirketinde. Sonra alanında en iyilerle görüşüyor, İlber Ortaylı ve Özge Özpirinççi de buna dahil. Özge Özpirinççi de bu konularda destekçi imiş mesela, biliyor muyduk? Hayır... :) Gökhan Özoğuz'un sunumu ve de konunun tam içinde yer alışı ayrı güzeldi bana göre.

Ben kendime dikkat ediyorum gözüyle bakıyorum ama hala yeterli olmadığını ben de kendim için daha iyi biliyorum. Filmi izlediğimden beri, elimi yüzümü yıkar ve dişimi fırçalarken daha da fazla önem özen gösteriyorum. Olması gereken hep daha fazla önem göstermemiz çünkü, biliyorum ve bilmemiz gerektiğini düşünüyorum ki... 

Sizlere bu belgeseli izlemenizi önermeye geldim kısaca, ben zaten su kullanımıma dikkat ediyorum demeden önce. Günün birinde Capetown ülkesi gibi 25 Litre ile sınırlandırılacak olursa günlük su kullanımımız, peki ya sıfır günü denen şey gerçek olursa! Allahım gerçek etmesin dilerim. Öte yandan da daha böyle çok ağaç keser, su kullanımlarımıza dikkat etmez ve varolan su kaynaklarımızı da kirletmeye yok etmeye devam edersek; korkarım ki gerçek olacak olan bir durum bu...

Cape Town‘da su tüketimini azaltmaya yönelik tedbirler yetersiz kalınca yöneticiler, yapılan hesaplamalara göre suyun tükeneceği gün olarak 22 Nisan‘ı ‘’Sıfır Günü‘’ (Day Zero) ilan ettiler. 1 Şubat gününden itibaren de su tüketimini hane başına maksimum 50 Litre ile sınırlandırdılar. Yakın gelecekteki hedef #25Litre …


25 Litre Belgeseli'nde beni en çok etkileyen nokta sebebiyle, üstteki fotoğrafı çektim bu arada... Düşünün her yerde su öyle tükenmiş ki, sıfır günü yaşanıyor ve kişi başına düşen 25 litre suyunuz dahi verilmiyor. Ortaya çıkan birkaç adam size su verebileceklerini söylüyor. Götürdükleri yer bir ofis ve siz çıkarıp onlara altın ve para teklif ediyorsunuz! Bir çekmece dolusu altın gösteriyor adam size, "Onlardan bende çok var abi-abla" diyor. Yani para bile suyun yanında değersiz kalıyor! Ne yapabilirsiniz o saatten sonra? 


Kimseyi Değiştiremezsin Hayatta (Charles Bukowski) - Bir Şiir



Kimseyi değiştiremezsin hayatta. 
Ve kimse için de değişmemelisin. 
Diye başlıyor bu şiir, zamanın en güzel öğüdüyle yani... :)

Bu şiire Youtube'da denk geldim bu ay. Hiç dinlemediğim veya bilmediğim bir şiir değildi de, bu sefer kendisine çeken Barış Özcan'ın seslendirmiş olmasıydı. "Terhane" adlı youtube kanalının "Şairler" bölümünün 2. sezon 4. bölümünün konuğuymuş Barış Özcan... Böyle bir youtube kanalından haberim yoktu yani öncesinde ama bundan sonra takip edebilirim diye düşünüyorum şimdi...

Şiire tekrar dönecek olursak yeniden, en sevdiğim şiirlerden biridir diyebilirim. Her sözünü ayrı dikkatle dinlememiz gereken cinsten... En sevdiğim yerine gelince, diyor ki Charles Bukowski;


Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini. 
Hayat rahat ve anlayışlı insanlarla 

Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel... 


Ve unutma; aynı dili konuşanlar değil 

 aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir...


Hayatın sırrı aslında bu cümlelerde saklı bence, yaşamımızda bizi sıkan üzen geren, fazlasıyla inciten
ve davranışlarına hiç özen göstermeyenler hayatımızdan çıkma zamanı gelmişse çıkmalıdır. Oysa biz, seviyoruz diyerek bizi yakan yıkan karşı cinslerimize senelerce tahammül ediyoruz ve kendimizden veriyoruz. Kimse için değişmemeli ve kimseyi de değiştirmemeliyiz unutuyoruz.

Yakın zamanda bir gönül ilişkim olmadı böyle ama gözlemlediğim üzere elbet devam edebilmekte; gerek çevremizde, gerekse dizilerimizde... Hayat acı değil aslında, ona acısını fazla katan bizleriz diyorum tekrardan... :)

Bu şiir benden size gelsin, sevgilerimle... :)

28 Eylül 2018 Cuma

Sabır, Merhamet, Metanet - #didemingozunden


Üç hafta önce, "nasıl sabrederiz?" diye düşündüm ve inanmadığım halde "sabredeceğiz!" diye düşünmüştüm; 


Dedemin ağırlaşan sağlık durumu tablosu için; nasıl yapar ederiz de, sabrederiz böylesine diye düşünmüştüm Antalya'ya gelmeden öncesinde. Dedemin artık iyileşemeyeceğini bilerek, günleri geçirmek çok zor gelmişti. Ama başa gelen çekilirmiş, Allahım dayanabileceğimize kanaat getirmiş dedik ve şükür ki sabrettik.

Varolana sabretmeyi, varolan duruma uyum sağlamaktan da zormuş... En sabredemediğim, içinde bulunmadığım durumları beklerken gösteremediğim sakin hal ve tavırmış meğer; son iki ayda bunu çok iyi anladım ve kendime bazı notlar edindim...

İçinde bulunacağım durumun zorluğuna ve olur mu olmazlarına, daha başlamadan sıkıntılanmamaya çalışacağım!

Sabretmeye kendimi ne kadar alıştırırsam ve "ya yapamazsak!"ı düşüneceğime, ne kadar sabredebileceğime kendimi inandırırsam; daha iyi başa çıkabilirmişim, korkularımla ve kendi oluşturduğum çıkmazlarımla...

Sabır meyvesini kalbimizi sıkıştırarak alabileceğimiz bir şey değilmiş. Sabır, beklediğimiz ve varlığını an'ı geldiğinde umursamayı görev bildiğimiz zaman; müthiş bir kurtarıcımız imiş...


"Bazı İnsanlar Merhametli" diye düşündüm geçtiğimiz hafta;

Yüzeyde bir garip sertlik olan, kiminin içinde öyle bir merhamet var ki! Biz sanıyoruz ki, sert katı ve merhametsizler. Oysa öyle olmadığını, kaybettiği ve kıymetini anlama zamanı geldiğinde anlıyoruz. Yanında isek ne mutlu, ya da içerisinden o güzelliği dışarıya aktartabilirsek ne güzel...

Ama küçüklüğünde acı yaşamış çoğu kişi, merhametini saklıyor gördüğüm kadarıyla. Merhameti öyle derinlere itiyor ki, kimisi varlığını unutuyor; kimisi için de iyi kötü bir etken çıkmasını beklemesi gerekiyor..

Velhasıl; ben merhametini eksik sandığım çoğu sert mizaca sahip insanın, bir sebepten merhametini ve sever yanını unutmayı tercih ettiğini görür oldum. Merhametini gösterirse, yine yara alacak biliyor kendisini; merhametini gösterirse yine esas insan yerine koyulmayacak sanıyor... Nereye bağlayacağım, tabii ki çocukluğa! Çocuklarınıza "çocuk o" demeden davranın, mutluluğunu ve alması gereken sevgiyi umursamadığınız her çocuk; ileride merhametsiz görünmeye ve merhametsiz olmaya hazır bir makineye dönüşüyor çünkü...


Ve bu hafta "Metanetli" olmak ağır geldi;




Dedemi kaybettik 22 Eylül 2018'de, Yıllar Geçerken adlı bloğumda "Dedem..." diye yazısını yazmıştım. Onu özlüyorum şimdi ve her ne kadar kuşak çatışması da yaptıysak sağlığında, şimdi o anları bile arıyorum kendisinin evinde...

Kimi insan değişmiyor, büyüklerimiz özellikle; bazen ağır şekilde çocuk olabiliyor ya da değişmez kabul edilmesi gereken tavırlarda olabiliyorlar. Dedem de böyle biri idi ama kötü bir insan değil, iyi bir insan idi. Huysuzdu, eski kafalı idi belki ama benim ailesine akrabalarına ve tüm sevdiklerine yardımcı olmaya her zaman hazır canım dedemdi...

Annemi ilk defa bu kadar yakın birini kaybetmiş halde gördüm dedemi kaybetmemiz ile... Daha önce anneannemi kaybettiğimizde, günler sonra öğrenmiş ve annemi de o süreçlerin sonrasında görmüştüm. Her türlü fena, ne anne ne de baba kaybının acısı geçmiyormuş; bunu anneannemi kaybettiğimizden sonra annemden biliyorum ama birebir bir kayıp yaşayıp ardına görmek başka imiş...

Annemi 22.09.2018 günü, sabah hastaneden eve geldiklerinde gördüğümde; saat 8 idi. Gözümü açıp uyandığımda saate bakmıştım, dedemden iyi haber beklemiyorduk artık o gece uyurken ama yine de insan garip oluyormuş ölümü beklerken... Herkes hastanede kalmıştı o gece; yengem, kuzenim İncim ve Merom ile ben hariç... O sabah gözümü açtığımda, ilk gördüğüm Merom oldu. Eğer dedem vefat ederse izin alacaktı o sabah, ya daha işe gitme saati gelmediyse diye saate bakmıştım ve saat 8'di! İlk defa bir saate bakıp, bir yakınımın öldüğünü öğrendim. Meryem "Anne" dedi kapıya doğru dönüp; yengemin annesi, ablası ve annem kapıya geldiler. Yattığım yerde gelip beni sırayla öptüler; "Metanetli ol kızım, çok acı çekiyordu biliyorsun!", "Kendi sağlığını da, anneni de düşün yavrum!"...

Ve annem: beni gördüğü gibi suratında, hayatındaki en acı şeyi yemişçesine bir ne hissedeceğini bilemezlikle beraber baktı yüzüme... Sadece elimde yanıma çağırdım ve yatakta uzandığım halimle sarıldı bana. Sarsılarak ağladığında, metanetli olmaya uğraştım. İçim paramparça, dışım metanetli idi. Anladım, bazen hiçbir şekilde metanetli olamadığımızdı...

Beklense de ölüm, kabullenilemiyor maalesef ki! Hiçbir kaçarı yok; bazı anlar metanetin de, kendine hakim olmanın da bir kıymeti yok. Kaybettiğin geri gelmiyor ama ağlamazsan da acı seni yıkıp geçebiliyor... Allahım bir daha kimseye acı çektirmesin dedem gibi. Allahım bir daha beklendik beklenmedik, bizi böyle kayıplarla sınamasın diliyorum! Diliyorum ki, metanete ihtiyaç duymayalım bir daha... Annemi ve tüm sevdiklerimi ağlıyorken görmeyeyim ve yüreğim gideremediğim acılarla çevrelenmesin.

Dedemin ve tüm ölmüşlerimizin ruhu, Cuma gününün yüzü suyu hürmetine huzur bulsun...

21 Şubat 2018 Çarşamba

Bir Engelli Nasıl Görmezden Gelinir... - Didemin Gözünden


Bir engelli toplumda birçok kez görmezden gelinebilir, ben bu durumu ilk defa yaşamadım bu yazımda bahsettiğim olaylar dizisinde. Ama gelin görün ki, artık bir şeylerin son olmasını ve bir engelli olarak ülkemde görülmeyi istiyorum. Zorlandığım yerlerde kolaylıkların önüme lütuf gibi değil, ailemle benim ve de benim gibilerin hakettiğimiz gibi önümüze sürülmesini istiyorum. Zira biz bunu hakediyoruz, ben bunu haketmediğime inanacak bir yaşam yaşamıyorum... Sevgilerimle, iyi okumalar... :)




Biz annem ile yalnız yolculuklarımıza çıkmayalı 2010'dan beri tam 8 sene olmuş, 7 Şubat 2018'deki ilk uçak yolculuğumuza dek bu böyleydi... :) Dedemin tedavi süreci sebebiyle Antalya'ya gelmemiz gerekiyordu ama ablam-eniştem ve babam çalıştıkları sebebiyle bizi araba ile bırakamayacaktı. O sebeple uçak yolculuğu geldi aklımıza; hem kısa olacaktı, hem de yardımcı ekipmanların varlığı ile daha kolay olacaktı otobüs yolculuğundan. Ama hesapta olmayan bir sorun ortaya çıktı, bu sorunlar havalimanına yolculuk yaptığımız otobüs şirketi sebepli sıkıntılar oldu maalesef...

7 Şubat 2018 günü; Bir engelli olarak umursanmadığımı ve de görmezden gelindiğimi hissettim. O sebeple diğer bloğumda yazdığım İlk Uçuş Maceramız adlı yazımın haricinde ele aldım bu konuyu, biraz bilinmesi gerek düşüncesi ve de ayrıntıları ile...

Ailemizin çalışanlarını ve de yeğenim Kağanımı Bursa'da bırakıp, Antalya yolculuğumuza çıktığımız o gün sabahın 5'inde başladı bizim için. İstanbul Sabiha Gökçen havalimanına kadar götürecek olan otobüsümüzün, 06.20'de kalkacağı söylenmiş ve biz Gemlik Terminalinden 06.27'de yolcuları aldıktan sonra yola çıktık... Babam beni bindirecekti ve de havalimanında bir kez otobüsten indirilecektik sözde. Maalesef annemlerin birçok kez sormasına rağmen, "bir sorun olmayacağını havalimanında ineceğimizi" söylenmiş annemlere. Biz de "orada ne olsa 4 kişi yardım edecekmiş, sistemleri ile indirirler de beni otobüsten o zaman..." demiş ve çok güvenmiştik. 


Bu konuda nereden emin olduğumuz konusuna gelir isek;
Havalimanına gitmeden önce, engel durumum ile ilgili havayolu şirketini bilgilendirmem istendi benden. Mail bilgilerini şirketin müşteri hizmetlerinden aldım ve de söyledikleri gibi engel durumumu gösteren raporumun fotoğrafını ve uçak biletimizdeki uçuş numaramızı ekleyerek verdikleri mail adresine attım. Yolculuk günümüzden tam 1 hafta önce attım bu maili...

Hemen ertesi gün bir mail geldi bana, gönderdiğim maile cevaben; Mailde bana yardımcı olmaları için 4 kişi yönlendirecekleri ve bize onların yardımcı olacakları yazıyordu, üstelik yardım edecek 4 kişinin isimlerine kadar yazıyordu! Her şey buraya kadar.çok iyiydi ve sürecin bizler için otobüs yolculuğundan daha kolay işleyeceğinden emindik... 

Yolculuk Gemlik'ten başladı, havalimanına tamı tamına 10 dakikalık mesafe kalana dek, yoldan yolcuları toplaya toplaya yol aldı otobüs... Bir otobüs yazıhanesine doğru durmak üzere yöneldiğimiz sıralarda muavin bir kaset taktı teybe ve teypteki kadın tüm otobüse kibar ve de bunun sanki son anda çıkan bir sorun olduğuna inandırmaya çalışırcasına reklam şeklinde "Sabiha Gökçen havalimanının, kendi otobüsleri haricinde hiçbir otobüsü kabul etmediğini ve bu sebeple otobüs değiştirmemiz gerektiğini ve de anlayışımız için teşekkürlerini" iletti!

1.) İstanbul Sabiha Gökçen havalimanına gitmek üzere aldığımız otobüs biletini satan kişilerin, engelli bir yolcu olan benden annemler bileti satın alırken sıkıca belirttiği üzere haberi vardı!

2.) Israrla benim ve de annemin beni bindirme indirme zorluğunu belirtmesi üzerine güvence verilen otobüs firması, vicdanını nerede unutmuş ki annemle babama ısrarla havalimanına dek otobüsün gideceğini söyleyebiliyorlar!


Benim ülkemin insanı, engellilere yaşam alanlarında kolaylık sağlamakta her defasında maalesef sınıfta kalıyor bıkmadan-usanmadan...

O gün her ne kadar inemeyeceğimizi ve durumu otobüs biletini satan şirketin bize böyle belirtmediğini söylesek de bizim inmemiz gerektiğini söylediler. Annem yardım istedi, cılız bir oğlanı "sırtına binsin indirir." diye bize yardıma gönderdiler. Elbette yerimden bile kaldıramadı, güvenip ona kendimi taşıtmak konusunda ısrar etmedik de... Otobüs değiştirmek üzere annem indirdi sonunda otobüsten. Boylarımız yürürken olduğu kadar uyuşmadığı için, merdivenlerde dizimi vurduk basamaklara. Olay geçeli iki hafta oldu, daha yeni geçti sızıları..

Diğer otobüse bindirmeyi denedi sonra annem, bir sandalye istedik ve dinlendim öncesinde. Ama otobüsün basamaklarından aşağı indirmekten daha zordu, çıkarması; yazıhaneden başka birini çağırdılar. O gelene dek bir başkaları denedi, biraz çekiştirildim ama nihayetinde olmadı... Yazıhaneden gelen benden uzun boylu güçlü bir ağabey sırtına aldı da çıkardı sağolsun, arkadan annem de destek oldu. Zorlukların sonunda en ön sıraya oturtturdular da yine, bunu atlattık şükür dedik ama büyük hayal kırıklıkları ile...


Keşke bununla bitse idi, havalimanında bizi 4 yardımcı karşılasa idi. Öyle ihtiyacım vardı ki o 4 yardımcının görüntüsüne ve de gücüne, bir de umutlarımı daha da desteklemesine... 

Havalimanına dek, hayal kırıklığı başlamış halde devam ettik. Dedim ya sadece 10 dakika diye, daha uzun yolumuz vardır herhalde derken, o otobüs değiştirme sıkıntısını sadece 10 dakikalık mesafe için çektiğimize öylesine üzüldüm ki sonrasında...

İşin garip yanını söylüyorum; ikinci otobüsümüze bindiğimizde, bu yolla havalimanına varmak üzere birkaç defadır binen bir yolcunun yanındakine "bu durumu bir türlü halledemedikleri" yönünde yakarışlarını duyduk ve bu durumun yeni bir şey olmadığını öğrenmek ile hayal kırıklığım katlandı resmen. Bu otobüs değişme durumu bir süredir aynı şekilde tekrarlanarak devam ediyormuş meğer...

"Yani bu şu demek oluyor ki; Biz ilk defa bu yolla bir kolaylığı elde edeceğiz derken, en başta bu işi bilen ve sürdüren kişilerin çalıştığı acentelere güvenmemeliymişiz! Vay bizim halimize!"


Havalimanına geldiğimizde annem yardım istemek üzere havalimanının içine girdi, bense o sırada oturup bekledim otobüste. 4 yardımcı gelecek ya sözde, otobüs şoförü ve de muavini de "neredeler ki acaba" diyor bizlere. 15 dakika kadar bekledik annemi, arkadan gelen arabalar geçiyor yanımızdan. Sonra otobüsü yazıhanesinden arıyorlar falan...

Annem geldi 15 dakika sonra, yanında bir tekerlekli sandalye süren zayıf uzun boylu bir erkekle. Şaşırdım; beklediğim yardımcı olacak biri idi, öncelikle otobüsten indirmek konusunda.Ama annemin suratında da bir şeyler olduğunu belli eden sıkıntı vardı... Meğer havalimanında önce tekerlekli sandalye bulma konusunda sorun yaşamış. Kimden istedi ise "yok" demişler ve annem "Kocaman havalimanında nasıl tekerlekli sandalye olmaz kızım otobüste beni bekliyor." deyince de "Gidin havayolu şirketinizden isteyin!" diye kızmışlar. 

Annem şok olmuş, istediğini güzellikle alamayınca o da oradakilere bağırmış. "İstediğiniz yere şikayet edin, burada böyle." demişler. Annem de "Şikayet edeceğim, böyle bir ihmalkarlık olamaz." demiş. Ama henüz dedemin tedavi sürecinin ciddiyetinden, maalesef buna sıra gelemedi... Sonuç olarak; uçak biletimizi aldığımız şirketi bulmuş, havalimanının diğer ucu imiş. Onlardan ısrar kıyamet sandalye ile yardımcı alabilmiş. Hani bize yardım edeceklerdi, nerede 4 kişi demiş. Tabii cevap yok! Annem onlara da "bize yardımcı olacaklardı, neden kimse yok." diye sorunca, bir de onlar kızmışlar üstelik. Yani kocaman havayolu şirketinde, tekerlekli sandalyenin olması veya yardımcı olmaya istekli olunması da mümkün değilmiş demek ki...

Havalimanının önünde otobüsten nasıl indin derseniz, şoför ile değiştirdiğimiz yeni muavin ağabey sırtladı beni indirdi sağolsun bu sefer. Bir kez daha sıkıntı çekmedik ama o ağabey çekti sonuçta. Allah razı olsun yardım eden herkesten, ama bile bile zulüm çekmemize sebep olandan razı olur mu bilmem. Yattıklarında rahat uyudular mı acaba, onu da merak etmiyorum artık. Allahımın adaletine güveniyorum, ama çektirdikleri son olsun diye de yazıyorum bugün burada; dedemin tedavi süreci sebebiyle, yazmayı canım yeni isteyebildi bu konuları doğrusu...



Allah var, havalimanında bu anlattıklarımdan sonra hiç sıkıntı çekmedim. Uçağın kapısına kadar o zayıf genç erkek götürdü bizi... O geçirdi kontrol kapılarından öncesinde de. Sonra uçak kapısı açıldığında bizi geçirdiler yolcular alınmadan önce ve tekerlekli sandalyeden iki kişi yan kolları olmayan başka bir sedye tipi sandalyeye aldı ve uçağa bindirip koltuğuma aynı şekilde biri kollarımdan diğeri bacaklarımdan tutup oturttular.

Antalya Havalimanına indiğimizde de; aynı şekilde uçaktan beni iki kişi indirdi ve bu sefer özel asansörlü araç ile uçaktan aldı ve çıkışa kadar yardımcı oldular...

Yani demem o ki; havalimanına kadar olan süreçte de organize olunamaz mıydı, organize olunamayan bir yapı hakim ise, biz engellinize "size iyi hizmet veremeyiz, daha kolay bir yöntem siz bulun." denemez miydi? Ya Harbiden bu kadar para uğruna kalplerinizin yerine taş mı taşıyorsunuz acaba?? Bile bile otobüs değiştirtmek nedir ya!!!


O gün, o günden sonrası, diyeceksiniz ki nasıl sindirdin de sustun. Ancak anlatabiliyorum, "Ne oldu ise, şimdilik uçma merakım için bugünü kötüleştirmeyeceğim daha fazla. Aldırmayacağım." dedim havalimanına girdikten sonra. Ama gel gelelim yapılanı hazmedemedim. Annemle ve de yakınlarımızla konuştuk anlattım ama yazamadım. Şu an resmen yapılanları daha derinden yeniden yaşadım. Umudumu bitirmeye çalışsalar da, geliştiremedikleri sistemleri ve de kabullenemedikleri varlığımı göz ardı etmedim ettirmeyeceğim!


Tekrar söylüyorum: biri bizi bu durumun varlığından haberdar etse; ya babam o gün işe gitmez bizi havalimanına bırakır idi, ya da bir yardımcı olabilecek birini ayarlaması istenirdi şirketten değil mi? Gerçi sırf para kazanmak için yapılmış olduğu anlaşılan bu halden anlamazlık, empatiden yoksun olma durumu; ülkemin dört bir yanına, hizmet sektörü dahil birçok sektöre yayılmışken mümkün değilmiş meğer. Yazık!

Okuduğunuz için teşekkürlerimle. Bu yazıyı yakın çevrenizde bulunan engelli arkadaşlarınızla ve de diğerleriyle paylaşıp, bu ve bunun gibi vurdumduymazlıkları duyurur musunuz rica etsem. Birinden biri için, son yaşanan olsa ülkemde; gelişme gelişmedir, derim vallahi. Çünkü, anlattıklarımdan da vahim halde anlayışsızlıkla dolular maalesef...

Sevgilerimle, güzel yerlere gelebilmek için gerçekleri görmezden gelemeyenlerin çoğaldığı günlere inşallah...