2020 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2020 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2021 Cumartesi

The King: Eternal Monarch - İzledim - #didemingozunden

 

Bir dizi izledim, adı The King: Eternal Monarch; artık en sevdiğim kore yapımı dizidir kendisi... <3 =)

(Bu yazımdaki tüm görseller, Google Görsellerden Alıntıdır.)


"-- Sallanıyorsan sallanmaya devam et. Dengeni sağlamak için bir çatlak aç."
(1. Sezon 9 Bölüm)



İki hafta önce başladım, bu diziye ve bu hafta depara kalkıp 3-4 günde tüm diziyi izledim bitirdim. Ama bitirmişken söylüyorum ki, açıp açıp bölümlerini izlemek istediğim; başucu dizilerimiz dediğimiz dizilerden biri olacak artık bu dizi de benim için. Yıllardır, Friends ve One Tree Hill adlı dizilerimin yanına böyle sevebildiğim dizi ekleyememiştim; bundan sonra en sevdiğim üç dizim var benim! =)

Bu zamana kadar izlediğim üçüncü kore yapımı dizi "The King: Eternal Monarch" ve izlediğim en iyisi... Bunu hem oyuncularının seçimi hem de mekanlarının ve kıyafetlerinin seçimi sebebiyle söylüyorum. :) Fantastik bir dizi ararken, tam da böyle bir paralel evrenler hikayesi arıyordum aslında. Bir yanda Kora Krallığı, bir diğer yanda Kore Cumhuriyeti... Bir yanda Kral Lee Gon (Lee Min-ho), bir diğer yanda Teğmen Jung Tae-eul (Kim Go-eun)... :)  

Baş karakterlerimiz Jung Tae-eul ve Lee Gon, Kore Cumhuriyetinde karşılaştıklarında Kralımız Lee Gon, hiçbir kaydı olmadığı Teğmen kızımızın dünyasında yalancı konumuna düşmüştür... Kral olduğunu söyleyen Lee Gon'un emniyet sorgusundan sonra, ne bir parmak izi, ne de kimlik kaydı bulunur. Bir türlü inanmasa da, bir süre Teğmen'in dünyasında kalan Kralımız, Teğmene varlığına alıştırır... =)


"-- Tesadüf gibi görünen çoğu şeyin aslında olacağı vardır ve olacağı olan her şeye kader denir."
(1. Sezon 10. Bölüm)


İki başrol karakterimiz, kaderlerinin izniyle öncelikle Kore Cumhuriyeti'nde karşılaşsalar da daha sonrasında Kora Krallığı'na da götürüyor teğmenimizi; Kralımız Lee Gon... :) Hikayenin alt metnine gelirsek eğer; 8 yaşında amcasının babasına ihaneti ile kaderi değişmiştir kralımızın. Yeğenini öldürmeye çalışırken de, bir kurtarıcı gelir ve hain prens Lee Glum (Yani amcamız); dostluk simgesi olarak kralın arkadaşının hediye ettiği bambu flütü çalmak için uğraşıyordur, amaç tüm gücün ve evrenler arası geçişin kendinde olmasını sağlayan flüte sahip olmak... Yani kavga, yine en büyük güç olmak üzere kötülerden sebep çıkmış bulunuyor! :/ 

Can alıcı sahneler sadece paralel evrenler içerisinde gezinmekle alakalı da değil yani. O kaderin öyle işlemesinde sebepler çok, oradan kaçan ve kaçmasına yardım eden tüm kişilerin arkasında da hain Lee Glum varmış üstelik... :)

Toparlayayım konuyu; öncelikle neden yarım flütle paralel evrenler arasına geçebildiğini düşünen bir kralımız varken, öldü sanılan hain prensin yaşadığını çözer gide gele Kralımız... Kora Krallığında kraliyetin içerisinde hainler çıkıyor, paralel evrendeki Kore Cumhuriyeti karışıyor. Derken zamanla cinayetlerle, anlam verilemeyen ölümler ve paralel evrene geçişler esnasında Kralın haricinde herkes için sürekli duran zamanın asal sayıların katları kadar artması durumu; olaylar büyüyor ve karmaşıyor böylece... (:


Bu takip edilmesi heyecanlı ve bir o kadar da hayal gücünüzü anlamaya çalışırken çalıştıran olay örgüsü içerisinde, Teğmenimiz ve Kralımızın aşkı büyüyor duruyor... :) Öncelikle kralımızın o hainliğin yapıldığı gece kendisini kurtaran kişinin cebinden düşerken aldığı Teğmen Jung Tae-eul'un kimlik kartıyla yıllar boyu onu aramış olduğu gerçeğinin sırrı var; "nasıl olur da daha onlar küçücükken eline bir kimlik kartıyla ömür boyu aradığı kadının kartı geçebiliri" düşünüyoruz, ama ancak izlerken tüm olaylarla beraber o dünyayı çözümleyebiliyoruz... :))



İşte bu değişen olaylar içerisinde, gidip gelinen paralel dünyalarda yaşayan kopya hayatlar var... Prens Lee Glum'un safına geçenler, meğer kopyalarının hayatını çalıyormuş en başından beri... İşlenen cinayetlerin acımasızlığının ve garipliğinin büyük sırrını çözmesi pek zorlu oluyor, çünkü boşta kalan delil yetersizliği mevcut. Bunu görebilense sadece büyük düşünebilen Teğmenimiz maalesef... (:

En sevdiğim karakterlerimiz başrollerimiz iken; zamanla bu sevdiğim karakterlere biri daha eklendi, kralın küçüklükten beri hem iyi arkadaşı hem de en güvendiği sağ kolu Jo Eun-seob (Woo Do-whan)... Sert mizacıyla, olduğunca ciddiyeti ve kralı korumak için her an hazır iş ahlakı ve sevgisi ile; Kora krallığında Jo Eun-seob iken, öte dünyadaki kopyası Eun Sup da Teğmenimizin çalıştığı Şiddet suçları üçüncü birimde askerliğini yapan yumuşak ve dışa dönük neşeli bir tip! :) Üstte gördüğünüz kolajda da, Woo Do-whan adlı oyuncunun oynadığı bu iki karakter var işte... :)


Çok güldüğüm komedisi de oldu, gözlerimi dolduran draması da... Bana hissettirmesi gereken her duyguyu hissettirdi. Çok kızdığım tek karakter vardı, Kora Krallığının Başbakanı Koo. Bir kadın başbakanı takdir etmemiz lazım ama büyük hırsından ötürü, insanın sinirlerini bozan bir mizacı vardı kadının! Bölümler geçtikçe hırsından ötür kadını benim çekip vurasım geldi, ki bu da bir oyuncunun ne kadar iyi oynadığını gösterir elbette! (=


- Aynı dünyada olup daha uzak olan insanlar var. 1x13



Ayrı dünyalarda yaşayıp, aynı dünyalarda iken yaşadıkları aşk; dizi tarihinin en güzel aşklarından biriydi...
Hikayeyi tam olarak anlatamıyorum ama paralel dünyalar arasından geçişlerinden tutun, ona sizi inandırışları ve hiç havada kalmayan hikayelendirmesi; beni gerçekten benden aldı... :)


En sevdiğim sahnesi neydi diye düşünüp duruyorum da, sanırım hem kavuşma sahneleri idi hem de ayrılma sahneleri! Bir sonraki buluşmalarına kadar hasret çekerken karakterler, ilk defa bu kadar derin hissettiğim o duyguyu çok iyi . Bir paralel dünya olsa, sebeplerinden tutun sonuçlarına kadar böyle bir gidişatla hem yerle bir olsa, hem de bir araya gelebilse... Hani derler ya, girişi kadar karışması; sonrasında da sonuçlanması o kadar güzeldi! Vallahi öyleydi... :) Puanım 10 üzerinden 10 bu diziye. İzlediyseniz veya benden sonra izlerseniz, gelin beraber yorumlaşalım bu yazımın altında derim... (:


2020 Netflix yapımı bu Kore dizisiyle ilgili, ne söylesem de başka türlü spoiler vermesem diye çok uğraştım ve bence başardım da! :) Diyeceklerim bu kadar şimdilik ama bölümleri yeniden izledikçe, buraya eklemeler yapabileceğime de inanıyorum... Korece isimler gereği bazı garip karışmalar yaşamış ve birkaç noktayı anlamamış olduğuma bile eminim. The King: Eternal Monarch adlı bu dizime (artık benim dizim!); puanım 10 üzerinden 10 işte, tüm bu anlattıklarımdan sebep... İzlediyseniz veya benden sonra izlerseniz, gelin beraber yorumlaşalım bu yazımın altında derim... (: 


Dizinin müzik seçimleri de çok iyiydi bu arada  ama daima çalınan bir şarkı vardı, o şarkının orkestra versiyonunu buldum Youtube'da; sürekli dinleyip, uyurken ve bazı zaman çalışırken de dinleyebileceğimi düşündüğüm bu versiyonu sizinle de paylaşmak istiyorum. Burada bulabilirsiniz, benim için de dursun; unutursam teesüf ederim kendime ama olur da unutursam dönüp bulabilmem adına... :))


Okuduğunuz için teşekkürlerimle ve sevgilerimle, diziden en beğendiğim alıntıyla son vermek istiyorum bu yazıma;

-- "Kaderin tesadüfü olmaz. Doğası gereği kaçınılmazdır ama anlamını farkettiğinde her şey için çok geçtir."

...The King: Eternal Monarch - 1. Sezon x 14. Bölüm...

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Dikkat Unsuru Ve Çifte Standart - Didem'in Gözünden


Haftaya bomba gibi haberlerle, komplolarla, gerek doğrulayanlar gerekse de yalanlayanlarla ama esas noktalara değinebilen az insan grubuyla ve birçoğunun da "Aman canım sizde"cilikleriyle başladık. Abartısız böyle başladım haftaya, düşük modla, hayretle ve sıkıntıyla...


"Çocuk İstismarı Hep Vardı" Deme! Dikkat Et İşte...



Bir Amerikan mobilya satış sitesinde, gereksiz derecede pahalı ürünlerin içeriğinde çocuk isimlerinin, çocuk beden tablolarının yer aldığı iddiası gündeme geldi. Bu ürünlere verilen alt isimlerin "kayıp çocukların isimleri olduğu" ve ne hikmetse bu ürünlere verilen kodların da arama motorlarında aratıldığında ismi verilen çocukların kayboldukları haberlerine ulaştırdığı iddiası ortaya çıktı. Akşama dek bu haberler ortalığı yıktı geçti ki, aynı benzer durum bizim ülkemizde de bir sitede geçerli denildi. Halılara "çocuk beden tabloları konulmuş", kadın kıyafetlerine çocuk kıyafetleri konulmuş, kodlar varmış vs...

Böyle bir durumu duyduğunuzda, tüm delilleriyle beraber mantıksızlığını öne sürdüklerinde kanınız donar değil mi? Benim de kanım dondu. Araştıramadım, açıp bakamadım o kodları yapıştırmaya fırsatım olmadı; haberleri yayıldıktan sonra fahiş fiyatlı ürünler de acilen kaldırılmış söylenene göre. Doğrusu işime de gelmedi biraz, araştırmak ve bulmakla gerçekliğine inanmak beni çok korkutacaktı. Kafamı takmak istemedim ama modum düştü bu haberlere... Nasıl düşmez ki? Çocuklar üzerinden, savaş mağduru veya kayıp çocuklar üzerinden "algı bile olsa" öne atılan her cümle çok kötüydü...

Neyse, korkuyla okudum ve korkuyla izledim. Akşama doğru tüm haberler doğrularıyla yalanlanarak, sözde böyle bir şey olmadığı söylendi. Ama en korkuncu o süreçte ve sonrasındaki yorumlardı. Düşünün, buna bir inananlar var ve bir de inanmayanlar. İnananlar, çocuklara karşı düzenlenen kötülüklerin "ortaya çıktıysa" son bulması için birilerini harekete geçirmek istiyorlardı. Sözde dünya üzerinde en büyük kötülük çocuklara yapılıyor diyoruz ya, "gerçek ya da değil" ses çıkarmamak nasıl mümkün olabilir? İnanmayanlara gelince, böyle bir saçmalık olamayacağını düşündüklerini söyleyerek "sözde kara mizah" yayıp bu durumla da dalga geçtiler! Savunmaları da şuydu; İnternetin karanlık ortamında zaten bunlar oluyor, hem de daha fazlası... Gördüklerimi anlatıyorum!

Bu duruma, üstte bahsettiğim kodların kayıp çocuk haberlerine ulaştırdığı sebepli inananlar ve anlam veremeyenlerin de dediği; "nedir ne değildir, paylaşın araştırılıp haber verilsin!" idi zaten. İşi bilgiçliğe vuran birçok kesim, dünya üzerinde nicesi oluyor zaten; adamlar böyle yapar mı, diyerek nice insanı salak yerine koydular... Ben de kodlar mevzusuna çok takıldım. İnstagram hesabımda da paylaşıp, "Hiçbir şey olmadıysa bile bu sefer bir şey oluyor, yoksa ne diye o kodlar çocuklarla ilgili haberlere ulaştırsın!" demiştim. Kötülük her türlü yolunu buluyor işte, bir şekilde alınabilecek tepkiyi de ölçmüş olabilir, bir başka şekille de algı operasyonu yaparak bir başka kötülüğü örtmüşlerdir! Olamaz mı, olabilir!

Neticede daha önceden de aynı şekilde adı çıkan o Amerikan sitesinin haberleri yalanlamasının üstüne, düzgün bir açıklama gelmedi. Sanıyorum ki, o kodlar sır olarak kaldı ama neyse ki o kodların birkaçının ulaştırdığı kayıp çocuk haberlerinin eski ve birçoğunun da bulunmuş çocuklar olduğunu öğrenebildik. Sanıyorum ki, böylece kapatıldı konu. Şimdi hiç kimse konuşmuyor...

Ama işin şu noktası var ki, hala duyarlı kişiler de bu önemli noktayı "hep olduğu gibi" konuşmaya devam ediyor; "pedofili ve çocuk istismarcılığı bir hastalık ve bir suçtur, gözetiminiz altında olan çocukları ve yakınlarınızı "bu sosyal medya tuzağında afişe etmekten, uygunsuz fotoğraflarını veya bu sapıklara fırsat oluşturabilecek şekilde kullanmaktan uzak tutmalısınız". Ortaokula geçmemiş, hele hele liseye geçmemiş çocukların "sosyal medya kullanımı" diye bir şey olmamalı. Çünkü küçüklüğünde kanıyor insan, her türlü yanlışa. Küçüklüğünde "gerçek ve sahte" kavramı oturmamış oluyor ve sosyal medya ortamındaki o beğeni butonunun cazibesi çoğu çocuğa zarar veriyor...

Bu konuda beni en çok tedirgin eden, daha önce de dediğim gibi; "ülkemizde ve dünyada bu var zaten, neyini büyütüyorsunuz!" diyebilen kesimdi. Bizim gözümüzden sakındığımız tüm çocuklar adına, koruyuculuk yapabilecek aklı başında yetişkin sayımız görünürde çok azmış. Meğer sosyal medyada uyum sağlayabilmek adına, yanlış olan şeyi savunmak ve cool gözükmek en önemlisiymiş! Benim yazdıklarıma da diğerleri gibi "salak" gözüyle bakıldıysa, "bu komploya inananlarla mı oy kullanıyoruz biz!" diyenler arasına beni de kattılar mı acaba? diye merak ettim ben o gün. Birçoğu gibi, durumun hassasiyetine önem vermek ve küçük bir ihtimal bile olsun gerçekliği varsa ortaya çıkarabilmek önce gelmeli" diye düşünüyorum. Varsın "salak" olalım birilerinin gözünde, tek bir çocuğu olsun kurtarsak tüm dünyayı kurtarmış sayılırız.

Bana göre durum şöyle; Bir insanın kim olabileceğini, çocuklukta yaşadıkları ve yaşayamadıkları sebep olabilir. Sevgisizlik, önemsenmemek, görülmemek ve ona sahip çıkılmadığı için "hiçbir zaman ona sahip çıkılamayacağı düşüncesi" hepimizin hayatında karakterimizi belirleyen sebepler olmuştur... Umutsuzluğa da, kötülüğe de, mutsuzluğa da, kötü diyebileceğimiz her ihtimale; çocukluğumıza yaşayamadığımız veya hiç istemeden yaşadığımız kötü olaylar sürüklemiyor mu sizce de? Bir düşünelim derim.


Survivor Kim?

Dün Survivor'un finali verilmiş. Elbette haberim olmaması mümkün değil, ama bizzat açıp izlemeyi tercih ettiğim bir program değildi bu sene de. Sosyal medya sağolsun, yine de hiç izlemedim diyemiyorum. Ünlüler kimdi, ünsüzler kimdi ve kim ne kavga çıkartıp kimi alt etmeye uğraştı hepsini gördüm bildim ben de; herkes gibi! :)

İçimizden biri olarak büyük bir kesim Cemal Can Canseven'i görmüştük ve sevmiştik ki, o da neyse ki Survivor 2020'nin şampiyonu oldu. Zamanında tüm sezon izlediğim son Survivor sezonunda, "Hilmicem İntepe Survivor olduğunda" ona nasıl sevindiysem Cemal Can'a da öyle sevindim. Sizi bilemiyorum ama ben "dürüst, kibar, birilerinin üstüne basarak ilerlemeye gerek duymayan birinin kazanmasına çok sevindim!

Bize hep öğrettikleri hep yarışmak, her yarışta da ardımızda kimleri ezdiğimize bakmadan yarışı bir dövüşçü gibi vahşice bitirmek öğretiliyor. Cemalcan bu profillerin hiçbirine uymuyordu ama bir o kadar da yarışlarda geride kalmıyordu. Diyeceğim o ki, Cemalcan bu zamanki Survivor olan birçoğundan farklı olarak; gerçekten doğru dürüstlüğünden sebep de Survivor olabildi. Her zaman vahşilik, kabalık, bitmek bilmeyen ve aşırılığa kaçan hırsın kazandıramayacağını; bir o kadar doğru durmanın da halk tarafından görülüp kazandırabileceğini gördük. Twitter'da oy verilme süresinin arttırıldığı iddia edilse de, "bu yüzden oylarda Barış kazanırken Cemalcan birinci olabildi sonrasında" denilse bile; sonuç olarak işin bu yanı var. Oylar uzatılmasına rağmen Barış daha fazla öne çıkabilirdi, ama aksine Cemalcan'ın hem yarışabilen hem de kimseyi kırmamak için uğraşan tavrının görüldüğünü de düşünüyorum işte...

Cemalcan şu sözleri dedi ya, ben orada daha bir üstteki dediklerime inandım bu arada; "Hayallerinizin peşinden gidin, sonucu ne olursa gidin ve hayat çok kısa; birbirinizin kalbini kırmayın!" Ne güzel sözler değil mi? Bu sözlerin ardından duygusallaşıp ağladı diye, "mızmız biri Survivor olamaz, ama oldu" dediler. Onu diyenlere soruyorum; siz hiç mi çok mutlu ve gururlu bir anı yaşayıp, sevinçten ağlamadınız? Ya da siz hiç mi yakın çevrenizde, duygularını saklı değil; iyi veya kötü duygularını hep dosdoğru yaşayan birilerini tanımadınız?! Çok garip; ağlamak her dönem olduğu gibi, yine güçsüzlük ve eziklik göstergesi oldu öyle mi? Varsın öyle olsun, bir gün öyle olmadığını anlarsınız elbet; iyi şekilde anlayın dilerim...

Survivor Kim? diye sormamda ise, üstteki mevzudan ayrı bir konu da var... Bugün dünkü yayınla ilgili görüntüleri gördüm İnstagram'da, mesafe olmadan ve maskesiz İstanbul yayınını seyretmeye gelmiş büyük bir kalabalık varmış. Normalleşme gerçekleşti ve virüsten kurtulduk mu demek bu? diye düşündüm. Bir ben değilmişim ki, "sağlık bakanlığı oradakilere bittiğini falan mı söyledi acaba?" diye sorgulayanları da okudum. Hal böyle olunca herkes şunu soruyor; 4,5 aydır virüs yayılmasın diye çabalayan, evlerinden dışarıya gerçekten mühim olmadıkça çıkmayan bizler Survivor değil miyiz?

Doğrusu ben de katılıyorum; Survivor, her zaman bu ülke sınırları içerisindeki her birimiziz. Açlıkla, işsizlikle, eğitimsizlikle, cehaletle, toplumsal cinsiyetle, adalet arayışında, kurallarla, toplum için, çevremiz için, kendi için bilinçli hareket etmeye uğraşırken, sonuç olarak hep kendini "saf yerine konulmuş hisseden" biz halkız... Survivor sensin, benim ve öteki her kimse... Açlıkla, işsizlikle, hastalıkla boğuşmasına rağmen; toplum sağlığı için kurallara uymayı bu süreçte yine görev edinmiş bizler... Kimimiz o süreçte hastalığımızın gerilemesine rağmen evde kaldık, kimimiz çok sıkılmış bunalmış olmamıza rağmen ve çoğu üç dört çocuğu evde tutamıyor olmasına rağmen. Belki de "psikolojik şekilde bizi yoran tüketen hastalığımıza rağmen kendimizi durdurduk". Çünkü kural buydu, zor olsa da çoğunluk uyduk. Bir kısım hala kurallara uyuyor da. Ama bir kısım hala toplum için duramıyor, tedbir almıyor, önemsemiyor; kuralları kendilerine göre esnetebiliyor. Bizlerse hala buna yapacak bir şey bulamıyoruz. Söyleniyoruz, dikkat çekmeye uğraşıyoruz, "ben niye girmedim kalabalıklara bunca zamandır o zaman" diyoruz; ama ülkemdeki şu çifte standart mevzusuna bir türlü son veremiyoruz... Sırf bu yüzden bile asıl Survivor biziz! Ona göre... =) Cemalcan da Survivor'ımız ama kendimizi de yabana atmayalım e mi bu sene! :))


Benim bu yazım için "Didem'in Gözünden" olarak anlatacaklarım bu kadardı... Kendi gözümden bir bakış açısı sunuyorum yine size. Bir dahaki yazımda görüşene dek, aynı düşünceler veya karşıt düşüncelerde de olsanız, gelin yorumlarda konuşalım derim. :) Desteklerinizi, yorumlarınızı bekliyorum. Orada olduğunuz için de teşekkür ediyorum.

Sevgilerimle, daha güzel haberlerle görüşebilmek dileğimle; kendinize iyi bakın...

1 Haziran 2020 Pazartesi

Benim Dediğim Doğrucular - #didemingozunden


Ne zamandır bu tarz yazılar yazmıyordum. Bir önceki cümlemi düzeltmem gerekirse, ne zamandır bu bloğuma yazı bile yazamıyorum… Kategorileştirmeyi sevmesem de insanları, gerçek anlamda bu tarz yazıları yazmak beni rahatlatıyor da aynı zamanda. "3K" yani "Kabalık, Kibir, Kin”  başlıklı yazımı hatırlayan var mı bilmiyorum ama o da ciddi anlamda beni rahatlatan bir yazı idi mesela…

Şimdi gelelim bu yazımın konusuna; hangimizin çevresinde, tartışmaya gelse tartışamadığı, çok sevse de en derinden ona kırıldığı “Benim dediğim doğru” fikrini gözünüze gözünüze sokarak kırıldığı insanları yok ki? =) Bence bu cümle bile yeterli oldu tüm yazımın içeriğini anlatmaya ama tabii devam edeceğim yine de…


Netlikle söyleyebilirim ve anlamalıyız ki; bir ortamda iki kişi ve fazlası bulunuyorsa, birden fazla görüş bulunma ihtimali her zaman eksiksiz vardır... Tek fikir, tek inanış, tek doğru ve tek yanlış yoktur çoklu bulunduğumuz hiçbir ortamda. Oysa aksini kabullenemeyenler için hayat daha zor olsa gerek, eskiden fikirlerimi ısrar yöntemi ile anlamalarını beklerken benim için de zor olduğu gibi… Ben de bir bakıma “benim dediğim doğrucu’lar”dan oldum bir süre boyunca. Ama ben daha fazlasıyla, inandığım düşünceleri bir değer yerine koydurmak istedim aslında. Tartışmak için de yanlış insanlar seçtim çoğu zaman, bunu da sonradan anladım esasında… Bildiğimi düşündüğüm ve inandığım şeylerin varlığını anlatırken, ısrarcılığımı kullanıyordum... Herkes inandığı ve bildiği şeylerin savunucusudur, yanlış yapmak uğruna da öyle olmalıdır ya; hem doğrular böyle öğrenilir, hem de hayatın kendisini en güzel böyle yaşar insan. Değil mi? Ama dozu bilmeliymişim işte, ben bunu herkesle tartışmayı doğru sanarken yaşayarak öğrendim misal...


Anlaşmak zorunda değiliz, tek bir fikirde buluşmak zorunda da değiliz; ama bazı insanların bir şeyleri kabul etmeyeceğini öğrenmek zorundayız. Fikirlerimiz uyuşmasa da, anlayışlı olma hallerimiz uyuşmalı mutlaka. Ötesinde hep kırgınlıklar var oluyor yoksa…


Çevremde ne yazık ki gizli veya apaçık ortada olmak üzere çok “Benim Dediğim Doğrucular” bulunmakta. Beraber bulunduğumuz ortamlarda çok kez söylediğim cümlelere “gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” dercesine bakıyorlar, çoğu zaman bunu kendi ağızlarıyla söylemekten de çekinmiyorlar. Hayır, aksi gibi bu insanlar sizin düşüncelerine çok saygı duyduğunuz ve kendisini çok sevdiğiniz kişiler aynı zamanda. Kırıldığınız yer bu sebeple çok haklı konumda… Sevdiğiniz kişilerle çok kez konuşamıyor olmak, bir o kadar anlaşırken bir o kadar anlaşamıyor konumda bulunmak demek aynı zamanda. Hani “birbirlerini çok severler ama bir o kadar da anlaşamazlar aslında” dedikleri cinsten… Tüm sevdiklerimi tenzih ederek söylüyorum; her sözüne her düşüncesine saygıyla yaklaştığım kişiye, “evet, öyle düşünebilirsin ama bence de şöyle!” diye ekleme yapmakta özgür değilim ama o bunun her türlüsünde özgür. Çünkü o “benim dediğim doğrucu”!

İşte bu yazım bu kişileri aslında rencide etmekten yana değil de, ne kadar kırıcı olduklarını hatırlatmak adına. “Kabalığı, kibiri ve de kini” barındıran kişiyi rencide edebilirim her türlü, çünkü o kişilerin varlıkları huzursuzluk veriyor her anlamda. Oysa benim dediğim doğrucu tayfa, istemsiz bir hırsın kurbanı gibi aynı zamanda. Korumak için söylemiyorum; “benim dediğim de bence doğru!” diye savunarak çoğu konuda ısrarcılığının kurbanı olmuş benim, hiç kimseyi kırmak veya incitmek gibi bir niyetim yok da. Ama ısrarcılığım bazılarını incitiyormuş meğer, sonradan öğrendim ben de. Tartışmayı kabul edemeyen insanlara ısrarcı yanımı bir daha göstermemeye başladığım zaman farkettim, susmayı zoraki de olsa böyle durumlar için öğrendim… =)




Şimdi kısaltarak söyleyecek olursak, BDD’ciler, bilerek ya da bilmeyerek çoğu zaman insanları öyle derin incitiyorlar ki. Misal değiştiremediğiniz olgular var, sürekli o olgulardan dem vurup eleştirebiliyorlar sizi. Öyle ki yoruluyorsunuz artık; o onu söylese de söylemese de değiştiremediğinizi biliyor, ama söyleme yoluyla kendini rahatlattığını da itiraf ediyor. Fakat aynı şeyi ciddiyetle başka şekillerde söylediği her defasında, açıklama yapmaya kalkıyorsunuz refleksle. Bu durum böyle olunca, “Ama ben söylerim, sen bana bakma” diyor. Böyle dumur olup kalıyorsunuz sonra! Söyleyene mi söyletene mi bakmalı, sözü burada geçerli olabilir mi bilmiyorum. Umursamamaya uğraşsam da, ben de dayanamıyorum; bazı derin yaralarım var demek ki, değiştiremediğim noktalara dokunmamalı bazıları… =/

Her koşulda, bu gibi insanlar değişir mi gelişir mi? İnsan 7’sinde neyse 70’inde de odur kuralları geçerli midir yoksa? Bilemiyorum da... Ben bazen "ben söyleyeceğim" dedikleri ve hissettireceği noktada, kırıldığım noktalarda patladıklarımı biliyorum. Sonu birkaç günlük küslük oluyor (hem de çift taraflı), üstüne benden de üstün çıkmıyor mu karşı taraf; ne yapacağımı şaşırıyorum. Öte yandan küstüğünüz kırıldığınız ve bunun sonucunda kırdığınızı söyleyen kişi canınız diyebileceğiniz biri olunca; bu döngülerden çıkması da pek zor oluyor… 

Amme hizmeti olsun benimkisi, çevrenizde böyleleri varsa veya siz böyle biriyseniz bu ayrıntıları lütfen unutmayın. Misal, karşınızda çok sevdiğiniz böyle birisi de varsa her seferinde de olsa sıkıntınızı söylemeden geçmeyin. Ben hep yıpranıyorum ama zamanla bu yıpranma payı söyleye söyleye azalmaya başladı doğrusu. Tarifsiz bir şekilde, o küslüklerin getirdiği üzgünlük hala var ama. Hani sevdiğiniz kişiyle küstüğünüzde garip bir öfke kaplasa da içinizi, bu öfkeyi haklı göremezsiniz ya; işte öyle bir şey. =) Bence beni çok iyi anladınız, yorumlarda da bu konuyu rahatlıkla konuşabilecek birçok kişi bulabilirim. Ne dersiniz? :)

Benim gözümden bir “Burası Çok Önemli” diyebileceğim bir konunun daha sonuna geldik. Ben epeydir yazamadım ama bundan sonra devam etmek istiyorum, hem böyle yazılarıma hem de diğer türlü gözlemlerimin bulunduğu yazılarıma yer vermeyi sürdüreceğim inşallah. Ben çok özlemişim yazmayı, umarım sizler de beni okumayı özlemişsinizdir.


Yazıma Harry Potter'ın son bölümünde Dumbledore'un Harry'ye söylediği şu sözlerle son vermek istiyorum (çünkü çok güzel yakışacak bu yazımın sonuna);

"Benim nacizane fikrim, bence kelimeler en uçsuz bucaksız sihir kaynağıdır. Birini yaraladığı gibi, aynı zamanda iyileştirebilir de."

Sevgilerimle, başka yazılarda görüşmek üzere… =)

26 Mart 2020 Perşembe

Endişe Çağı - 2020 - (Bu Da Geçecek)


2020'nin ilk "Didem'in Gozunden" adlı yazısını yazıyor olmak, hem de Mart ayının 26'sında bana hiç yakışır bir durum değilse de, bu vakitte buradayım işte... Öncelikle herkese buradan da Merhaba, yazmayı çok ama çok özledim ama benim için çok zordu buraya yazmak. İşte tam da bunu anlatmaya geldim. Endişe Çağı'na sabretmeye uğraşır haldeyim, her birinizin yaptığı gibi. Son süreçte dünyayı etkisi altına alan bir virüs sebebiyle evlerimizde ve de sosyallikten oldukça uzak haldeyiz. Biliyorum, birçoğumuz için çok zor ama hep beraber sağlık olsun diyelim. Birimizin sağlığı tehlikede ise, hepimizin sağlığı tehlikede şimdi. Bu süreç inanıyorum ki şunu çok güzel öğretecek hepimize;


Doğa benim için var, "biz" varsa "ben" de öyle varım! 

Bu sene bu bloğuma ilk defa uğruyor görüneceğim ben bu konularla ama bu konulardan kendimi uzak tutmaya çalışarak diğer bloğum "Yıllar Geçerken"de olabildiğince vardım aslında ... 


2020 bir başladı ama pir başladı ciddi anlamda. "Gelen gideni aratırmış" cümlesini, dünya olarak yaşamaktayız şimdilerde... Kendimi bu konularda konuşmamak için epey bir süre tuttum ama önce Avusturya'daki yangınlar ile dünya üzerinde ardı kesilmeyen depremlerle başladı her şey, sonra da ülkemizde başlayıp bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar, depremler, yangınlar, şehitler ve uçak kazaları ile devamı da geldi... Bir yerden sonra insan tutamıyor düşüncelerini de ve benim gibi yazıya dökmek istediklerini de işte.

2020'de gördüğüm üzere, her türlü kavga daha da büyüdü dünya üzerinde. Bu belki de çoğu kişiye göre çok hassasmışım gibi gelebilir ama benim de kalbime fazla geldi tüm olanlar... Oysa öncesinde 2019'da her birimiz umutla 2020 daha da güzel olacak diye umuyorduk. 2019 çok zorlu geçmişti ya, 2020 sanki onun gibi olmayacakmış gibi garantili geliyordu bizlere... Bu seneye kadar bana sonu çift biten yıllar da güzel geçer ve mutlu bir seneyi garantiler gibiydi. Ama şimdi; 2020 az öteye canım lütfen, diyesim var...


Yaşadığımız her sıkıntı her acı ve bir şey yapamaz hallerimizi, bunların bende yarattığı kırgınlığı ve dünya üzerindeki insanların hırslarının anlamsızlığını buraya kendimce yazmayı ve kendi endişe denizimde kendimi de batırmayı istemediğim için yazmadım işte.

Kimileri basitçe "neler yaşıyoruz, ne zaman bitecek bu süreç" gibisinden soru cümleleri kurabiliyor, görüyor ve duyuyorum. Bense Endişe Çağı diyorum içinde bulunduğumuz zaman dilimine, henüz sonu belli değilse de; bir yeni çağ başlangıcı sanki yaşadıklarımız, her şeyin sonu geldiği gibi bunun da gelecek elbet. Bu zamana dek yazmak dahi istemiyordum kendimce ya, biriktirdiklerimi yazma vaktidir şimdiyse...




Haberleri izliyorum, konuşulanları diliyorum herkes gibi. Sonra dönüp kendimce düşünüyorum! İki ihtimal var, ya yaşayıp bunları da korkularla atlatacağız ya da bizler de bu dönemi atlatamayanlara katılacağız. Her birimiz için gerçek bu kadar basitken, yaşam denen o güzel şeyin içinde sevdiklerimiz için ve kendi yaşamımız için korkuyoruz. Endişe duyduğumuz noktada da, bir süre sonra "bunun arkasında büyük güçler var, bizden güçlüler" diye düşünüp kendimizce bir mantıklı çıkarımlar yapmaya çalışıyoruz. Ama şu an için tek elden gelen tedbirlerimizi alıp evde oturmak... Ve tabii ki tüm bunların hepsi çok normal ama normal bulmayanlarımız ve bu süreci daha yoğun yaşayanlarımız da, umursamadan fazlasıyla dalgaya alanlarımız da var...

Corona Virüs, Kasım ayında Çin'in Wuhan kentinde başladığını duyduğumuz bulaşıcı bir hastalık olarak girdi hayatımıza. 2020 geldiğinde, önce Çin'deki ölümler artmaya başladı, sonra da İtalya ve tüm dünyaya yayılan bir veba halini aldı... Şimdi her birimiz korkar haldeyiz, çünkü aslında çok da basit bir virüs yok ortalıkta. Çok çabuk bulaşabilir ve direkt akciğer yetmezliğine sebebiyet veren ciddi bir hastalık ile karşı karşıyayız hepimiz... (Allah yardımcımız olsun inşallah.)


17 Mart'tan itibaren bizim ülkemizde de vakalar görülmeye başladı, ilk vakamızı resmi olarak bildirdi Sağlık Bakanımız ve o günden itibaren de tedbirleri sıkı şekilde almaktayız şükür ki... Şanslıydık ki, bu sefer bir bakanımız bize şeffaf olma sözü veriyordu. Ama akşam ama gece, bize verdiği bilgiler ve almamız gereken tedbirlerle güvenimizi kazandı ki; her ne kadar her birimiz tam anlamıyla bir çok şeye güvenemiyorsak da ülkemizde, bu dönemde biraz olsun bizi sakinleştirebilen bir bilim adamı var o koltukta şimdi diyerek de rahatlamış durumdayız... Buna da şükür ki!


Evde Kal kampanyaları başladı, sevdiğini koru sosyal mesafeyi koru ve bilimum cümlelerle bu hastalıktan olabildiğince korunabilirmişiz... İçinde bulununca, hiçbir şeye benzemiyor gibi geliyor değil mi? Önceki acılar da hiçbir şeye benzemiyordu ya hani. Ama şimdi dıştan "zengin, fakir, aç, tok, beyaz, siyah" ayırt etmeden bizi tehdit eden görünmez bir virüs var... Böyle düşününce de başka düşünceler başlıyor mu sizde de? Misal sanki tüm yaşananlar bir ders niteliğinde. Tüm dünya bu dersi almak zorunda; birimiz kendine dikkat etmediğinde biz olgusu çöküp gidiyor işte! Yaşadığımız tam da budur şimdi...

İşler durdu, eğitim ertelendi, virüsten korunacağız derken evin ihtiyaçları için bile çıkabilecek az sayıda kişilerimiz var ya şimdi; sosyallik falan kalmadı hiçbirimizde, yakın zamanda ekonomiler de çökerse korkusu sardı hepimizi... Yorucu bir düşünce ama kafayı yormamak gerek derken, sonucunda olacak tek bir şey var; "yaşayacak isek yaşayacak, dayanamaz isek öleceğiz işte" diyorum neticede. Bir nebze olsun beni kendime getiriyor. Ama öte yandan bu dünyaya yaşayabildiğimizce yaşamak için geldik, hani bu bedeni korumak da gerek ya! Her birimiz bu ikileme düştük de mi şimdi? Allahım sabrını versin cümlemize inşallah...

Öte yandan aklımdaki diğer düşünce de şu, bu yaşadığımız süreç hiç ama hiç boşuna değil... Yıllardır doğayı da, insanlık üzerine düzenli yaşamı da katlettik. İnsanların doğaya da birbirlerine de düşmanlığı arttıkça arttı. Doğanın ve dünya üzerindeki insanların bize karşı saldırı atakları, hep bir uyarı niteliğinde geldi. Alan var mı peki bu uyarıları? Bence kesinlikle bu uyarıları yeterince dinleyen de umursayan da yok. Duyup da duyurmaya çalışanları duymazdan gelenlerse deli dehşet derecede zaten...

Daha bir buçuk sene öncesine kalmadan, "ileride susuz kalabiliriz" diye konuşuyorduk ve bunun belgeseli yapılmıştı; hatırlarsınız, Gökhan Özoğuz'un anlatımındaki bu belgeselin adı "25 Litre" idi. O kadar çok beğenerek, öyle çok izledim ki o belgeseli... Şimdiki yaşadıklarımız da bunun bir benzeri. O belgeselin sonrasında daha çok dikkat ettim ki; insanlar doğanın izlerini sildikçe, doğa bir o kadar kendine katmaya devam ediyor. Seller, depremler, hayvan istilaları ve daha nicesi gibi... Bu virüs ve bize getirdikleriyle de, daha sonra bir nevi doğanın kendi dengesini geri sağlama çabasıyla olacak değişimlere sahne olacak. Bence öyle...


Bu noktada anlatamadığımı gördüğüm ve zorlandığım üzere, bir de içten içe baskıladığım korkularım dolayısıyla burayı kısaca keseceğim... Dünya'daki güçlerin etkisi değilse bu yaşananlar, birileri sebep olmadıysa bile; Allahım bize bir şekilde uyarı veriyor. "Doğayı koru, insanı sev ve insanca yaşa!" diye. Çok zor değil ama devlet adamları kendilerini doyurmak üzerine yaşamaya devam ederse ve biz insanlar da kendi iyiliğimizden başka hiçbir şeyi düşünmeden yaşamaya devam edersek, daha neler neler yaşayacağımızı aklımız hayalimiz alamaz. Bir kez daha söylüyor ve hep buna inanıyorum ki; Biz varsak, ben var olabilirim. Bizi düşünmeden hareket etmemizin, bana -sana hiçbir faydası yok; buna emin olalım!


Bir evin içinde nasıl günler yaşıyoruz dersek, işte bu düşünceler içerisinde günler yaşıyoruz... İkinci numara yeğenim doğdu, ablamın bir de kızı oldu bu süreçte; Allahım onu annesine babasına ve bizlere bağışlasın inşallah. Daha bir haftası dolmadı ama günlerimiz onun için de endişe duymakla beraber, lohusalık döneminde ablamın bizden de yoğun olan endişelerine sakinleştirici görevi görebilmek adına ablamı da yalnız bırakmamak ve yalnız hissettirmemek üzerine kurulu bir düzen içerisinde geçiriliyor bizim çerçevemizde...

Bu günlerimizi sevdiklerimizden oluşan kalabalıklarımızla, onların da hayırlı olsun dualarıyla beraber kucaklaşarak geçirmek isterdik ya; bizden başka kimse yaklaşamıyor şimdi bize ve de kuzumuza. Öyle ki ailecek bir araya toplandık da, dışarıyla başka bağlantımız olmasın derken birbirimizden uzak da kalmayalım dedik işte... Normal hayata dönemeyecek olmaktan yana endişeliyim bunun haricinde tabi ama ben bunu dile getirmemeye uğraşıyorum. Kendimi endişelerimle boğmamalıyım çünkü, bu sefer üzüntüm ve endişem aktif halde olur da normal halde yaşayamam diye korkuyorum kendimce...

O kadar çok komplo teorisi var ki, onları duymak bile istemiyorum! Dönüp, dünyada dengeleri değiştiren güçler var ise eninde sonunda adaletini göstereceğine inandığımız ahiret inancımla Allahım var diyorum ve dualarıma sığınıyorum... Bunlar oyun, teori hepsi! deyip geçemiyorum, "Allahım kötülere fırsat vermesin inşallah!" diyorum en azından...


Aklımı korumak için kendimi meşguliyetlerime veriyorum, sevdiklerimi düşünerek psikolojimi korumaya gayret ediyorum. Kafayı daha fazla buna yorsam, ki çok az da yormuyorum aslında ya (haberleri dikkatle izlemeye devam ederek, twitter'dan sürekli takipte olmaya devam ederek); birçoğu gibi bunalıma girebilirim, biliyorum. Ama olmayacağım Allahın izniyle diyorum... Yeğenim Kağanın derslerine odaklanıyorum, evde eğitim bir anlamda ona daha faydalı olabilmek adına an'ı unutmamak demek oldu benim için. Onunla vakit geçirmek için yeni oyunlar ve uğraşlar bulayım derken, onu oyalamak demek kendimi de oyalamak demek oldu aynı zamanda... Kitap okumaya, filmler izlemeye, oturup ders çalışmaya ve isim şehir gibi oyunlar oynamaya ve nice yeni oyunlar öğrenmeye yani oyalanmaya devam eder haldeyiz... Örgülerime ve kitaplarıma daha çok bağlandım ama yazmaya hala içim eskisi gibi akmıyor esasında. Buraya bugün tam anlamıyla acemice yazmaya geldim. Bildiğim en net ama beni aynı zamanda kuşkuya düşüren bir durum var ki "Bu Endişe Çağı da bir gün bitecek!" Bize düşen sadece sabretmek...

En son geçen hafta dışarı çıktık (üstteki kolaj fotoğraftada görüldüğü üzere) saçımı kestirmeye çıktık... Annem babam banka işlerini gördüler, benim istediğim örgü iplerimi aldılar ve ben bu sayede örmem gereken bir şal siparişime daha başladım; derken günler bu ölçüde geçmeye devam etti işte. Geçen hafta 17.03.2020 günü saçımı kestirmek için çıktığımız gün bir süreliğine son olacak ama sağlık olsun değil mi? Kendi riskim açısından ve sevdiklerim için evimde kalmayı doğru buluyorum ben de ve siz de evinizde kalın, ihtiyacınız ve mecburiyetiniz olmadığı koşullarda kalabalıklardan uzak durun lütfen...

Evden çıkamadığıma üzülmüyorum, zerre üzülmüyorum gerçekten. Üzüldüğüm nokta "evden çıkmanın tehlike göründüğü bir dünyada yaşıyor olmanın, çocuklarımızı evden çıkartamanın insansal tehlike boyutunu da geçmiş olduğunun gerçek olduğunu kabullenebilmek..." (Hah, buyrun birçok anlam içeren uzun cümlelerimle döndüm yine ben!) :))

Bu yazımda büyük vaatlerle bulunmuyorum. Bir geri dönüş yazım olsun istedim sadece. Bloğumda incelemeye devam etmek istediğim çok kitap, dizi, film ve bir o kadar da insan davranışları ile gündem haberleri var... Yazmadıkça -gördüğüm üzere- çok körelmişim. Bu yazı benim için bir utanç yazısı olarak dursun burada da, anlatmak istediklerim bundan daha fazlası bilin ki!

Korkuyorum, endişe duyuyorum, daha kötüsü bizi bekliyor diye ödüm kopuyor... Ama ben bunlara dalıp gitmek istemiyorum. Tedbirimi alıp yaşamaya odaklanmak istiyorum. Zira hala bu dünyada isem bir sebebi olduğuna inanıyorum. Bunları ben ailem ve tüm sevdiklerim yaşıyorsak, hepimizin kendince dersler alması gerektiğine dair çıkarım yapıyorum ve buna dair düşünüyorum. Ben bu yazıyı yazmışsam, geri dönüş yazım olsun diye içimden bir his beni böyle uyardı ise; bunun sonrasını da yazmak var, yani inşallah... :)

Eğer siz bu yazımı okuduysanız da, belki kötü düşüncelerinizden arınmaya ihtiyacınız belki de iyi düşüncelerinize ortak olabilecek birinin olduğunu hissetmeye ihtiyacınız var. Ben varım! Biz bunları da atlatacağız. Annemin de dediği gibi, bu kışın da baharına ulaşacağız... :)

Bir sonraki yazımda görüşene dek sağlıcakla kalın, sevgilerimle... (: