7 Kasım 2019 Perşembe

Herkes Bir Şey Söyler - Didem'in Gözünden


Epey zaman oldu yine, gözümle görüp söz söylemeden duramadığımı hissettiğim bir durum olmayalı... Esasında oldu da bu dediğim, biraz kendime saklamak ve susmak da istedim. Ama bu durum için susmak istemiyorum.

"Herkes Bir Şey Söyler" diyorum bu sıra, gözlemlediğim üzere de birçoğumuz bu "herkes"e daha fazla takılır olmuşuz şu sıra! Atasözlerimizde güzel örnekleri var bu konunun, önce onlardan başlayalım isterim;


Milletin ağzı torba değil ki büzesin. 

Herkes aklını pazara çıkarmış (mezada vermiş), yine kendi aklını almış (beğenmiş).

Kimse kendi ayıbını bilmez görmez.

Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz; Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

İki dinle bir söyle.

...

Dahası da var elbette, sizin en bildiklerinizi de yorumlara yazmanızı beklerim...



Düşünsenize, teknolojinin getirdiği bir gereklilikmiş gibi "herkes herkesin hayatında kendini söz sahibi" hisseder hale geldi. En basitinden, bir yerde fotoğraf paylaşacak olsan; "hımm, geçen gün şurada imişsin Gülşeeen" diyor, haber vermedin veyahut nasıl gittin diye hesap sormaya başlıyorlar! Gülşen nereden çıktı ise içimde bir Gülşen'leri savunasım varmış demek ki! Gülşen'leri desteğe davet ediyorum! =) (Not; konunun Gülşen diye biriyle zerre alakası yok tabi!) =)

Demek istediğim şu; teknoloji bizi en yakınlarımız sandıklarımızın karşısında bile bir yerde savunmasız bıraktı, kısıtlar oldu! Bir yerlere giderken ve de herhangi bir şey yaparken, "aman şuradaki fotoğrafımı paylaşmayayım, şu görür de bir şey der!" neticesinde kısıtlamaya başladık kendimizi. Unuttuk herkesin mutlaka bir söz edebileceğini ve bir de esasında söz söylemeye hiç hakları olmadığını...

Şahsen bende böyle bir durum şu yaşımda yoksa da, geçen aylarda çok sık kulağıma çalınan söz öbekleri oldu; "Aman onu yapma şu görmesin, aman onu paylaşma bu bir şey demesin!" cümleleri. => Hayır efendim, ne münasebet! dememiz gerek oysa. Bahsedilen kişiler her yere gidebiliyor gezebiliyor ve fotoğraf paylaşımı yapabiliyor iken, ben de onlara karışamam ki. Ama onlar da bize karışamaz, biz de bu durumlardan rahatsız olmamalıyız artık...

İnterneti kendi amaçları doğrultusunda kullanmak ben kadar başkalarına da iyi geliyor, biliyorum. Benim paylaşımlarımın altında beni rahatlatan duygularımı ifade edebilmemi sağlayabilen yazılarım var. Bana geri dönüşleriyle sohbet edebildiğim ve birbirimizi bilgilendirip destekleyebildiğimiz tanıdıklarım var... Ben interneti yaşama, yaşadıklarıma ve duygularıma dair rahatlama aracı olarak kullanır oldum zamanla. Beni ve benim gibileri görmeyenlere bir görüş sunduğumu düşünüyorum. Yeterince susmuşlara cesaret verebilmeye de pek tabii her birimiz güç verir olduk artık... Ben sosyal medya hesaplarımı, "Görün bakın, ben de geziyorum; hem de nereleri nereleri!" mantığıyla kullanmıyorum ama öyle de kullanabilirim pek tabi; her birimiz başka amaçlarda kullanabilir ve birilerini ciddi anlamda rahatsız etmedikçe de sıkıntı olmamalıdır.



Çok atarlı bir giriş oldu bence, sakinleşiyorum ve anlatıp içimi döküyorum... :)

Ben ortaokul okuduğum yaşlarımdan beri farkettim ki bunu, "Herkes Bir Şey Söylüyor". Ama çok ama az, ağzı olan konuşuyor! Verdiğiniz kararlara, aldığınız tavırlara veyahut kendinizce ertelediğiniz işlere bal gibi karışıyorlar ve buna da haklarıymış gibi davranıyorlar. Ortaokulda iken buna tahammül etmem, birileri bir şey demesin diye her tavrıma dikkat etmem, kendimi hissettiğim gibi yaşamamam gerektiğine inandırmıştım. Hatırladığım, en çok en büyüklerimden çekindiğimdi Onlar izin vermeden konuşamadığımız bir dönem vardı, eksik notumuzu ve hatalı bir davranışımızı dillendirmesinler diye nasıl tedirgin olurduk. Ben çok tedirgin olurdum yani! O yaşlardan beri, söylemek istedikleri dilinde biri olduğum için; bazı yerlere giderken annem, "sana söz verilmedikçe konuşma" diye uyarırdı beni. Niyeti beni konuşturmamak değil, ben konuştuğum için birileri laf edemesin engellemekti; bunu da birkaç seferden sonra anlamıştım! Ama çocuksun, kaç ortama giriyorsun ki; hatayla sesini çıkarıver iyi bir muhabbet sırasında, hemen yerdin azarı. Ardından da konuşulurdun, onunla bununla kıyaslanır dururdun...

O yaşlardan beri en gıcık olduğum konulardan oldu, kıyaslanma mevzusu. Aynı kategoride olamayacağın kişilerle kıyaslanıyor olmak değildi mevzu, en sevdiğim kişilerin bile benden üstünlüğünü konu edip beni aşağı konumda tutmak ve baskılamaya çalışılmaktı. Ben bir sebze iken, neden bir meyve ile kıyaslanayım ki? Veya bir başkası sebze iken niye ben gibi bir meyve ile kıyaslansın... Okullarda da akrabalar arasında da, iyi olduğumuz yetenekler göz ardı edilip sadece genele yayılmaya uğraşılanlardık. Hala bu yapılıyor görüyorum ki, büyüyünce anlıyoruz konunun sadece bizlere ve bizim dönemimize özgü olmadığını. Fakat her yaşta ayrı bir şekilde kıyaslanmanın gereksiz olduğu konusunda kararım değişmedi ne yazık ki...


Sonra Liseye geldim geleli de şunun farkına vardım, bu hayatı ben yaşıyorum... Apayrı bir dönemdi lise, ikilemde kaldığımız anlarda arkadaşlardan yardım destek aldığımız o senelerden bahsediyorum. Nasıl cesaret bilmem, aynı şekilde de onlar bizden tavsiye alırdı... Çoğu kez bir konuda kendi alacağımızdan apayrı bir karar alır ve sonucunda da mutlaka pişman olurduk. Birkaç sene geçene dek farkedemedim, birileri hep fikir verecekmiş ve sen onun neticesinde kendi kararını verecekmişsin meğer! Bu hayatı ben yaşıyorum düşüncesine varabildiğimde, hayatımın kararlarının sadece beni ilgilendirdiğini sonradan farketmiştim... Gece başımı yastığıma koyduğumda, ben ve vicdanımın sesinden başka kimse konuşmuyor. Başkalarının fikirleriyle hareket edip içimde kalan birçok şeyin acısını çekmeye başlar gibi olduğum anlarda, "Orada neden öyle yaptım ki?" diye sorguluyor; "Çünkü bu böyle yapmanı önerdi." cevabını alıyordum çoğu zaman. Bu da tabi canımı sıkıyordu... Kendi kararlarını uygulayamamak öyle büyük bir tutsaklık ki, içindeki keşkeler resmen boğazından yukarıya çıkamıyor. Çıktığı an küçük dilini yaralıyor da çıkıyor sanki!


"Unutma, herkes bir şey söyler; kendi kararlarını almayı ihmal etme, pişmanlıkların senin yaptıklarından ötürü olsun." demişti bir arkadaşım. Allah rahmet eylesin, ömrüm boyunca en çok onun bu öğüdünü unutamayacağım!


O zaman bu zamandan beri, başkalarının sözleriyle ve bir şeyler diyebilecekleriyle ilgili kararlar alıyor muyum peki? - Olabildiğince hayır! Olabildiğince diyorum, çünkü bu yaşıma geldim hala bazı büyüklerimizin çevresine karşı çekincelerinin var olduğunu gördüğümde şaşırıyorum. "Aman Didem!" diyorlar bana, paylaşılmasın istedikleri bazı fotoğraflar olduğunda; "Bizi burada görmesinler, şimdi derler ki bak oralara gezmeye gitti de bize haber vermedi!"

Bir dakika! Hani siz bize, "kendine güven ve doğru bildiğine emin isen başkaları ne der umursama!"yı öğretmiştiniz bu zamana kadar? Hani kendiniz niye uygulayamıyorsunuz? İnsan soruyor ve sorguluyor vallahi...


2010-2012 seneleri geliyor aklıma sonra, annemin benimle üniversite okumam için Balıkesir/Sındırgı'ya yanımda gelmesini konuştular, babamın bizi bir başımıza oraya bırakıp nasıl gelebildiğini... "Ne gerek vardı da oralara gidiyordu annem benimle? , Bir sonraki seneye sınava girseydim de, ilimizdeki ilçemizdeki üniversitelerden birine gitseydim?" Bakınız bunu söyleyen kişilerin evlatları, uzak yerler tutmuş dahi olsa "bir sene büyük kayıp, tekrar girmesin sınava, yerleşmişken uzakta da olsa okusun işte!" dedikleri evlatları olan kişiler. Onların evlatları için göğüs gerdikleri, benim annemin evladı olan ben için gereksiz görünmüştü! Nasıl ağır bir düşünce ve nasıl üzücü bir durum, düşünsenize... Biliyorum ki, her birinin bilinçaltında engel durumum sebebiyle benim için gerekli olmadığı fikri yerleşik halde idi!

İşte bu durumlarda da, "Herkes Bir Şey Söyler, aman Didem takma!" demem lazımdı ama ben tutamadım kendimi, doğrusu bu duruma çok fazla üzüldüm... Neden bizim için ince düşünemiyor insanlar, "O onun evladı, evladı için bir şeyler yapmak onun zoruna gitmiyor da biz mi laf edeceğiz! diyemiyor?" diye düşündüm... O zamanda laf edildi, bu zamanda da başka konularda laf ediliyor aslında. Ama benim kalbimde sızısı kalan, o zamandan olmuş demek ki. Yani herkes söyleyeceğini söylemeye devam ediyor yine de...

Şimdi düşünüyor ve görebiliyorum gerçeğimi; kafaya takmamın sebebi, en büyük hayalimi gerçekleştirirken bile anlaşılamıyor oluşum idi. Çünkü üniversite okumak benim en büyük hayallerimden biri idi, en önemlilerinden... Bunu bilen insanların laf söz etmesi beni çok kırdı ve çok incitti, o yaştaki Didem'i de anlıyorum yine işte. Bu yaşıma geldim ve hala anlaşılamıyor olmak incitiyor beni... Ama "Herkes Bir Şey Söyler"i kabullendim zamanla, bu yönden bir savunma mekanizmam da var artık yani! :)

Enerji emen insanların söylediklerine hala tahammül edemiyor olsak da kabullenmek gerekiyor kısaca. Varlığa da yokluğa da edecekleri sözler olacak, internet üzerinden de gerçek hayatta da karışmadıkları noktalar değişmeyi tercih etmedikleri sürece var olmaya devam edecek...



Bana sana bize söyleyebileceğim tek şey, 
"herkes bir şey söyler, yoluna devam et." olacak... 

Bir blog sayfası açtım, sene 2012. Üstüne desteklemesi için de bir instagram sayfası açtım, kendimi anlatmak ve bu konuda rahatlamak istiyorum diye bilerek; sene 2013... O gün bugündür içinde bulunduğum durumları ve hissiyatlarımı anlatmak, kendimi kendime anlatmak da olmaya başladı. Sonra bir de gerçek hayatın içinde gerçekleştiremediğim sosyalliğimi tamamlar oldu. Yani şu zamanlarda yapabildiğim en gerçek olgulardan biri bu, kendimi ve gözlemlediklerimi anlatmaya devam edebilmek...

Ama hala "birileri bir şey söyler" diye, paylaşmamamı ve yazmamamı istemedikleri konular oluyor çevremin benden. "Neden paylaştın, neden yazdın" diyorlar bana, ben de onlara artık yeniden ve daha fazla "Neden paylaşmayacağım?" diyebiliyorum neyse ki. Cevaplarının ardından savunmalarım daha fazla yine şu an. Söylemeye çekiniyordum belki daha önce, üzmemek ve gözardı edebilmek adına "Ama sizin çekindikleriniz böyle, onlar ben ne yaparsam ya da yapmazsam da konuşmaya devam edecekler" diyorum neyse ki. Bunu kabullenince bir güzel rahatlıyor ki insan... :)

Son bir konu daha var aklımda, sosyal medyadaki akbabalar... Benim çok akbabam yok ama nadir de olsa bazen bana da yıldırıcı yorumlar yapanlar oluyor. Hani şu ne yazar ne paylaşırsanız mutlaka bir kötü yanını görenlerden bahsediyorum. Açığınızı arayanlardan yani... Onlar da kendilerini böyle gerçekleştirebildiklerine inanan, sizin açığınızı bulduğunda rahat eden kesim bana kalırsa. Yoksa bir insanı fotoğrafından gördüğünüz kadarıyla, fiziksel eksikliği veya fazlalığını görüp söylemek kime fayda sağlar? İnternet ortamında gördüğü bildiği kadarıyla, onu yargılamak ve "sen de böylesin zaten, nefret ediyorum senden!" diye bildirmenin o kişiye faydası ne olabilir ki?

Bu konuyu konuşmuş muyduk hatırlamıyorum, ama bu da apayrı bir konu bence. Kısacası "kişi kendinden bilir işi, kişi ne ekerse onu biçer ve herkes kendi kalbinin ekmeğini yer" sözlerini ekleyerek noktalayalım bu yazımı... Kalbimiz sakin ve kendine odaklı, dillerimizin de kemiği olsun dileyerek; bir dahaki yazımda görüşene dek sevgimle kalın. Herkesin söylediği kendine olsun, bu hepimize en yerinde duamdır. Herkes kendinden yola çıkıp odaklansa hayata, herkesten önce kendimizi eleştirebilsek bu hayatta, dünya daha hoş ve mutluluk kokan bir yer olabilir kanımca... :)

Sevgilerimle... (: 
D.K.

20 Ekim 2019 Pazar

Ekim Yağmurları, La Mome - Bir Kitap, Bir Film


Biraz aradan sonra yine merhaba. Didem'in Gözünden bir kitap ve bir filmin notları ile geldim bu sefer, yaklaşık bir ay sonra... :)

Hiçbir şekilde kasti verilmiş bir ara değildiyse de yine; net şekilde bir kitap bitirememiş, şu günlere kadar pek film izlememiş olmamı ve de diğer alanlarda kendi gözlemlerimi yine kendime saklamak istemiş olmamı yokluğuma sebep gösterebiliriz de aynı zamanda. Neyse, geç olsun da güç olmasın diye umdum da geldim yani sonunda. İyi okumalar dilerim yeniden.. (:


Ekim Yağmurları - Serdar Özkan

Kitapların bazen insanları çağırdıkları olurmuş, buna ben de çok uzun zaman öncesinde inanmazdım ama şimdilerde biliyorum ki bu bir gerçek... İlk defa 2015'de okuduğum bu kitapla böyle bir bağ kurmuş olduğumuza inanıyorum ki, epey garip bir şekilde bu ay başından beri beni çağırıyordu; hissettim...


Ekim ayının ilk haftası, yine durdukları yerde eskiyeceklerine iki rafta bulunan kitaplarımı ayıklama düşüncelerine girdiğimde; Ekim Yağmurları, kitaplığımdan ayırmak istemediğim kitaplarım arasında idi yine... Üst rafta, soldan üçüncü sırada idi, bir süre bakıştık kendisiyle de... :)

Neyse, hangilerini kitaplığımdan çıkartacağımı, hangilerini orada tutmaya devam edeceğimi düşünürken, aklımda tek bir kitap diri kaldı ve kendini daha çok unutturmadı; öyle hissettim işte.. O kitap beni kendine çağırdı, başta gitmedim ama neden çağırdığını da üç gündür biliyorum artık!

Kitabı üç gün öncesinde elime aldım ve dün bitirdim... Huzursuzluğum yok oldu önce, dün gece birkaç haftanın ardından huzursuz olmadan bir gece geçirdim ve daha rahat uyudum yine. Unutmaya yüz tuttuğum şeyleri hatırlattı kitap bana sonra; korkularımı, endişelerimi ve tatminsiz hallerimi umursamamam gerektirdiğini hatırlattı... 

Sayfa 8-9; "Mutsuzluğun yüzde doksan dokuzunun, beklentilerimizin gerçekleşmemesi olduğunu düşünürüm hep." (Bu benim 2-3 haftadır yine düşünüp kendimi yediğim bir mevzuu idi.)

Çok şeyi çözümlemek istediğim ama çözümleyemediğim bir süreçten geçiyormuş gibi hissettiğim zaman diliminde, bu kitabın beni çağırmış olması yeterince manidar değil mi? diye düşündüm sonra. Ne diyordu kitapta;

O yüzden artık her şeyi çözmek istemiyorum ben. Hayat benden güçlü, onu çözemem, çözsem de, onun üstesinden gelemem. Ama onun gücüne, yüceliğine, güzelliğine bakıp tat alabilirim belki. Onu anlayamam, ama hissedebilirim. Anlayamadığın bir sevgiliye dokunmak gibi… (Sayfa 24)


Ben bir türlü ortaokuldan beri fabl seven okuyabilen biri olamadım, hep öğretmenlerimle bu tarz kalın hikaye kitapları konusunda tartışıp dururduk o zamanlar. Ama bu kitap başka geldi bana! Güllerin Tanrı'yı arayışı ve içlerindeki değerleri sorgulayışlarında, kendi sorguladıklarımı buldurdular. En çok da bu okuduğumda... Hepimiz mutluluğu arıyoruz hiç şüphesiz, oldurmak istediklerimizin temelinde hep bir mutluluk arayışımız var. Kitap da diyor ki, Tanrı'nın vasıflarında kötülüğe dair bir şey yok. İkiliği oluşturan biz insan oğluyuz, kaybettiğimiz bir vasıfla beraber onu "mutsuzluk" diye adlandırıyoruz. İlk zıt durumda içimizde Tanrı'nın ışığını taşıdığımızı unutuyoruz, her birimiz onun parçasıyız ama biz zıtlıklarımızla ondan ayrılıp bir "ben" elde ediyoruz. Kötülüğü hissettiğinde, geri kalbine dön; Tanrı'nın evine. Güller bunu öneriyor işte... :)


Kitabı daha fazla anlatmayacağım elbette, sadece üstteki iki alıntıyla veda edeceğim bu konuya. Ama ötesi var kitapta; ilginizi çekti ise, okumanızı tavsiye ediyorum elbette... (: 

Ben olduramadıklarımıza kafa yorar, durup durulamadığını hissettiğim ve doyuramadığım benliğimle uğraşır iken "korkularıma, endişelerime ve zıtlıklarıma" çok fazla odaklanmışım! Korku, endişe, sinir ve tahammülsüzlük "Egomuzun işi" diyorlar... Ben sadece gerçekten toparlamak ve toparlanmak istedim ve bu sefer her zamankinden çok olacağına dair beklentiye girdim.. Artık sabredemediğimi, koşullar değişirse daha iyi olabileceğimizi düşündüm; ben değil, bizdim. Ama beklentimle unuttuğum başka şeyler olduğunu göremedim sonrasında...

İçimdeki değeri, içimden yeniden sabırla diriltemeyeceğimi düşünmüştüm. Gerçekleştirmek ve oldurmak istediklerim bir daha gelmezse diye düşündüm sanırım. Gerçek ve kalıcı olanın içimizde olduğunu, mutluluğu her defasında yeniden bulabileceğimi bir kez daha unutuyordum az kaldı yani...

Ama şimdi, zamanını beklemem ve keyif almayı sürdürmem gerektiği konusunda daha netim! Hayat benden daha güçlü diye değil, ben de güçsüz değilim diye... Koşullar, beklentiler ve umutlar, her birinde Allaha yönelmeyi ihmal etmediğimi düşünüyorum kendimce. Ama unuttuğum, olduramadığım halde sürdürmeye uğraştığım güç savaşımda beni bitirmeye uğraşabilecek negatifler olabilirmiş; kalbimden güç almayı hep sürdürmeliymişim... Öyleymiş yani, tam zamanında beni çağıran kitabım ile anladım bunu. Hayatıma bir kez daha teşekkür ederim. :)


“Değerli bir şeyi bulmak, elde etmek için dört tane önemli silah vardır. İstemek, inanmak, sabır ve vazgeçmemek… Bu dördünü yaparsak, her şey olur. En imkansız şeyler bile olur. Ama bizim istediğimiz zamanda değil, Tanrı’nın istediği zamanda. Ama mutlaka olur.” (Sayfa 166)


La Mome (2007) - Kaldırım Serçesi


Bu hafta başında izledim, La Mome adlı filmi... Salı günüydü, sabah Edith Piaf dinlemek isteyerek uyandım önce. Kahvaltı sofrasında en çok hangi şarkısını dinlemek istediğimi düşündüm durdum, "L'hymne à l'amour"da karar kıldım sonra. Öğlen vakti de kararımı verdim, epeydir izlemeyi ertelediğim Edith Piaf'ın hayatını anlatan filmini o gün izleyecektim. Bu görevimi de akşam vaktine bıraktım...

Filmin ne ödüllü olduğunu biliyordum, ne de uzun zamandan sonra bir oyuncunun oyunculuğundan bu kadar etkilenebileceğimi bekliyordum izlemeden önce. Filmin başrol oyuncusu Marion Cotillard, o anlatılan videolardan görülen mimiklerinden ve anlatılan tavırlarına kadar tamamiyle "Edith Piaf'tı". Bir otobiyografi filmini izlerken, bizzat anlatılan kişinin kendi tüm hallerini oynamış gibi hissetmekten rahatsızlık duyardım normalde; ama bu sefer, ilk defa bizzat kendisi gibi düşünüp rahatsız olmadığımı gördüm. Bu büyük başarı ki, oldukça fazla bir ödül almış film, oyuncu kadrosuyla ve daha birçok alanda zaten...

Hayat hikayesini birçok kez okuduğum birinin filmini izlemek beni bu kadar etkilemezdi ama bu film de o gün beni çağırdı belki. Şarkılarının birçoğunun hikayesini dinlemek bir yana, başına gelmiş olan zorluklarla başa çıkış biçimlerini izlemek de bir başka mutluluk verdi... Açıkça söylemem gerekir ki, filmde veya hayat içinde kabul edemediğim bir durum ihanetse de; Edith Piaf'ın hayat hikayesinde bu konuda sınanmış olmasına içerledim de. Sonucunda hayatında tek gerçek anlamda sevdiği adamı bir uçak kazasında kaybetmiş olmasına daha da üzüldüm...

Edith Piaf, hastalıklarla ve ailesinden yana şanssızlıklarıyla dolu bir hayat geçirmiş; ben tek şanssızlığı sevdiği adamlar diye biliyordum oysa. Şartları ve koşulları değişik olmuş olsa nasıl olurdu acaba hayatı? diye de düşündürdü. Eski ses sanatçılarından sesini gerçek anlamda çok sevdiğim kişilerden biri çünkü... Frida Kahlo'nun hayat hikayesini anlatan film de var sırada, ama onu da izlemeyi şimdilik reddediyorum; bir diğer hayat hikayesini okuyup da filmini izlemeyi reddettiğim kişi de kendisi...  :) Edith Piaf'tan Frida'ya geçmem şundandır ki, yaşadıkları sıkıntılar tam değilse de şanssızlıkları benzer geliyor bana...


La Mome filminde başta hata olarak gördüğüm karışık düzende bir anlatım hakimdiyse de, izledikçe fazlasıyla normal bulmaya başladığım bir yan oldu bu da... Çalkantılı bir hayatı anlatırken daha düzenli bir anlatım belki çok normal olurdu. Belki de bu film bir tek bu karmaşık anlatımla böyle güzel olabilirmiş diyorum. Sonra bir diğer nokta da, bir oyuncunun o şarkıları kendisinin söylediğine inandırabilmesi ki, bir ses sanatçısının hayat hikayesini anlatırken aksini bulmak üzücü olurdu... Tek eksi yan olarak gördüğüm de, bu kadar ayrıntıya rağmen yine de merakımı cezbeden eksik birkaç olay örgüsü var. Ama başka eksik yan bulamıyorum bile! 

Bu konuya da son verirken, tabii ki filmden en sevdiğim sahneden bahsetmeliyim; filmin sonlarına doğru röportaj sahnesi (aşağıdaki video), herkes kadar benim de en sevdiğim yer olmuş. 

Filmi bitirdikten sonra yorumlara baktım; başrol oyuncusunun oyunculuğu az kaldı filmin ötesine geçecekmiş diyen de var, anlatımı karışık bulan da. Ama herkesin ortak noktası, başarılı ve akılda kalacak olan en iyi biyografik filmlerden olduğu... Genç yaşlı herkese öğüt veren o röportaj, benim için en can alıcı noktası idi ki; sevdiğiniz ses sanatçısının canlanıp gelmiş, size öğüt veriyormuş gibi hissetmeniz her filmde rastlayabileceğiniz bir durum da değildir...

Film boyu gerçekten, "ben başaracağım" diye çabalayan ve kendini yaşatılanlar uğruna kimseye "eyvallah" etmeyen bir kadın mıymış acaba diye sorguladım durdum bir de. Filmin böyle bir hissiyatı aktarabilmiş ve sorgulatıyor olması ne hoş değil mi? :)


Bir kitap bir film yazımı bitirirken; o röportaj sahnesinin Youtube'daki halini paylaşmak istedim. Bir kullanıcı paylaşmış, İngilizce altyazılı ama az biraz aşina olamazsanız bile o oyunculuğu izlemenizi isterim... 

Bu sıra çok fazla beni bir şeylerin çağırdığına ve bu gibi durumların garip hallerine aşina olmuş haldeyim işte. Başta biraz korkutuyordu ama düzen biraz da böyle gidecek belli ki diyorum şimdi. Sağlık olsun, aklımız kalbimiz yerinde dursun; inşallah yine daha çok böyle yazılar yazabileyim diliyorum... 

Verdiğim arayı en kısa zamanda burada da telafi edebilmeyi umarak, sevgilerimle ve yine görüşmek üzere... :)