20 Ekim 2019 Pazar

Ekim Yağmurları, La Mome - Bir Kitap, Bir Film


Biraz aradan sonra yine merhaba. Didem'in Gözünden bir kitap ve bir filmin notları ile geldim bu sefer, yaklaşık bir ay sonra... :)

Hiçbir şekilde kasti verilmiş bir ara değildiyse de yine; net şekilde bir kitap bitirememiş, şu günlere kadar pek film izlememiş olmamı ve de diğer alanlarda kendi gözlemlerimi yine kendime saklamak istemiş olmamı yokluğuma sebep gösterebiliriz de aynı zamanda. Neyse, geç olsun da güç olmasın diye umdum da geldim yani sonunda. İyi okumalar dilerim yeniden.. (:


Ekim Yağmurları - Serdar Özkan

Kitapların bazen insanları çağırdıkları olurmuş, buna ben de çok uzun zaman öncesinde inanmazdım ama şimdilerde biliyorum ki bu bir gerçek... İlk defa 2015'de okuduğum bu kitapla böyle bir bağ kurmuş olduğumuza inanıyorum ki, epey garip bir şekilde bu ay başından beri beni çağırıyordu; hissettim...


Ekim ayının ilk haftası, yine durdukları yerde eskiyeceklerine iki rafta bulunan kitaplarımı ayıklama düşüncelerine girdiğimde; Ekim Yağmurları, kitaplığımdan ayırmak istemediğim kitaplarım arasında idi yine... Üst rafta, soldan üçüncü sırada idi, bir süre bakıştık kendisiyle de... :)

Neyse, hangilerini kitaplığımdan çıkartacağımı, hangilerini orada tutmaya devam edeceğimi düşünürken, aklımda tek bir kitap diri kaldı ve kendini daha çok unutturmadı; öyle hissettim işte.. O kitap beni kendine çağırdı, başta gitmedim ama neden çağırdığını da üç gündür biliyorum artık!

Kitabı üç gün öncesinde elime aldım ve dün bitirdim... Huzursuzluğum yok oldu önce, dün gece birkaç haftanın ardından huzursuz olmadan bir gece geçirdim ve daha rahat uyudum yine. Unutmaya yüz tuttuğum şeyleri hatırlattı kitap bana sonra; korkularımı, endişelerimi ve tatminsiz hallerimi umursamamam gerektirdiğini hatırlattı... 

Sayfa 8-9; "Mutsuzluğun yüzde doksan dokuzunun, beklentilerimizin gerçekleşmemesi olduğunu düşünürüm hep." (Bu benim 2-3 haftadır yine düşünüp kendimi yediğim bir mevzuu idi.)

Çok şeyi çözümlemek istediğim ama çözümleyemediğim bir süreçten geçiyormuş gibi hissettiğim zaman diliminde, bu kitabın beni çağırmış olması yeterince manidar değil mi? diye düşündüm sonra. Ne diyordu kitapta;

O yüzden artık her şeyi çözmek istemiyorum ben. Hayat benden güçlü, onu çözemem, çözsem de, onun üstesinden gelemem. Ama onun gücüne, yüceliğine, güzelliğine bakıp tat alabilirim belki. Onu anlayamam, ama hissedebilirim. Anlayamadığın bir sevgiliye dokunmak gibi… (Sayfa 24)


Ben bir türlü ortaokuldan beri fabl seven okuyabilen biri olamadım, hep öğretmenlerimle bu tarz kalın hikaye kitapları konusunda tartışıp dururduk o zamanlar. Ama bu kitap başka geldi bana! Güllerin Tanrı'yı arayışı ve içlerindeki değerleri sorgulayışlarında, kendi sorguladıklarımı buldurdular. En çok da bu okuduğumda... Hepimiz mutluluğu arıyoruz hiç şüphesiz, oldurmak istediklerimizin temelinde hep bir mutluluk arayışımız var. Kitap da diyor ki, Tanrı'nın vasıflarında kötülüğe dair bir şey yok. İkiliği oluşturan biz insan oğluyuz, kaybettiğimiz bir vasıfla beraber onu "mutsuzluk" diye adlandırıyoruz. İlk zıt durumda içimizde Tanrı'nın ışığını taşıdığımızı unutuyoruz, her birimiz onun parçasıyız ama biz zıtlıklarımızla ondan ayrılıp bir "ben" elde ediyoruz. Kötülüğü hissettiğinde, geri kalbine dön; Tanrı'nın evine. Güller bunu öneriyor işte... :)


Kitabı daha fazla anlatmayacağım elbette, sadece üstteki iki alıntıyla veda edeceğim bu konuya. Ama ötesi var kitapta; ilginizi çekti ise, okumanızı tavsiye ediyorum elbette... (: 

Ben olduramadıklarımıza kafa yorar, durup durulamadığını hissettiğim ve doyuramadığım benliğimle uğraşır iken "korkularıma, endişelerime ve zıtlıklarıma" çok fazla odaklanmışım! Korku, endişe, sinir ve tahammülsüzlük "Egomuzun işi" diyorlar... Ben sadece gerçekten toparlamak ve toparlanmak istedim ve bu sefer her zamankinden çok olacağına dair beklentiye girdim.. Artık sabredemediğimi, koşullar değişirse daha iyi olabileceğimizi düşündüm; ben değil, bizdim. Ama beklentimle unuttuğum başka şeyler olduğunu göremedim sonrasında...

İçimdeki değeri, içimden yeniden sabırla diriltemeyeceğimi düşünmüştüm. Gerçekleştirmek ve oldurmak istediklerim bir daha gelmezse diye düşündüm sanırım. Gerçek ve kalıcı olanın içimizde olduğunu, mutluluğu her defasında yeniden bulabileceğimi bir kez daha unutuyordum az kaldı yani...

Ama şimdi, zamanını beklemem ve keyif almayı sürdürmem gerektiği konusunda daha netim! Hayat benden daha güçlü diye değil, ben de güçsüz değilim diye... Koşullar, beklentiler ve umutlar, her birinde Allaha yönelmeyi ihmal etmediğimi düşünüyorum kendimce. Ama unuttuğum, olduramadığım halde sürdürmeye uğraştığım güç savaşımda beni bitirmeye uğraşabilecek negatifler olabilirmiş; kalbimden güç almayı hep sürdürmeliymişim... Öyleymiş yani, tam zamanında beni çağıran kitabım ile anladım bunu. Hayatıma bir kez daha teşekkür ederim. :)


“Değerli bir şeyi bulmak, elde etmek için dört tane önemli silah vardır. İstemek, inanmak, sabır ve vazgeçmemek… Bu dördünü yaparsak, her şey olur. En imkansız şeyler bile olur. Ama bizim istediğimiz zamanda değil, Tanrı’nın istediği zamanda. Ama mutlaka olur.” (Sayfa 166)


La Mome (2007) - Kaldırım Serçesi


Bu hafta başında izledim, La Mome adlı filmi... Salı günüydü, sabah Edith Piaf dinlemek isteyerek uyandım önce. Kahvaltı sofrasında en çok hangi şarkısını dinlemek istediğimi düşündüm durdum, "L'hymne à l'amour"da karar kıldım sonra. Öğlen vakti de kararımı verdim, epeydir izlemeyi ertelediğim Edith Piaf'ın hayatını anlatan filmini o gün izleyecektim. Bu görevimi de akşam vaktine bıraktım...

Filmin ne ödüllü olduğunu biliyordum, ne de uzun zamandan sonra bir oyuncunun oyunculuğundan bu kadar etkilenebileceğimi bekliyordum izlemeden önce. Filmin başrol oyuncusu Marion Cotillard, o anlatılan videolardan görülen mimiklerinden ve anlatılan tavırlarına kadar tamamiyle "Edith Piaf'tı". Bir otobiyografi filmini izlerken, bizzat anlatılan kişinin kendi tüm hallerini oynamış gibi hissetmekten rahatsızlık duyardım normalde; ama bu sefer, ilk defa bizzat kendisi gibi düşünüp rahatsız olmadığımı gördüm. Bu büyük başarı ki, oldukça fazla bir ödül almış film, oyuncu kadrosuyla ve daha birçok alanda zaten...

Hayat hikayesini birçok kez okuduğum birinin filmini izlemek beni bu kadar etkilemezdi ama bu film de o gün beni çağırdı belki. Şarkılarının birçoğunun hikayesini dinlemek bir yana, başına gelmiş olan zorluklarla başa çıkış biçimlerini izlemek de bir başka mutluluk verdi... Açıkça söylemem gerekir ki, filmde veya hayat içinde kabul edemediğim bir durum ihanetse de; Edith Piaf'ın hayat hikayesinde bu konuda sınanmış olmasına içerledim de. Sonucunda hayatında tek gerçek anlamda sevdiği adamı bir uçak kazasında kaybetmiş olmasına daha da üzüldüm...

Edith Piaf, hastalıklarla ve ailesinden yana şanssızlıklarıyla dolu bir hayat geçirmiş; ben tek şanssızlığı sevdiği adamlar diye biliyordum oysa. Şartları ve koşulları değişik olmuş olsa nasıl olurdu acaba hayatı? diye de düşündürdü. Eski ses sanatçılarından sesini gerçek anlamda çok sevdiğim kişilerden biri çünkü... Frida Kahlo'nun hayat hikayesini anlatan film de var sırada, ama onu da izlemeyi şimdilik reddediyorum; bir diğer hayat hikayesini okuyup da filmini izlemeyi reddettiğim kişi de kendisi...  :) Edith Piaf'tan Frida'ya geçmem şundandır ki, yaşadıkları sıkıntılar tam değilse de şanssızlıkları benzer geliyor bana...


La Mome filminde başta hata olarak gördüğüm karışık düzende bir anlatım hakimdiyse de, izledikçe fazlasıyla normal bulmaya başladığım bir yan oldu bu da... Çalkantılı bir hayatı anlatırken daha düzenli bir anlatım belki çok normal olurdu. Belki de bu film bir tek bu karmaşık anlatımla böyle güzel olabilirmiş diyorum. Sonra bir diğer nokta da, bir oyuncunun o şarkıları kendisinin söylediğine inandırabilmesi ki, bir ses sanatçısının hayat hikayesini anlatırken aksini bulmak üzücü olurdu... Tek eksi yan olarak gördüğüm de, bu kadar ayrıntıya rağmen yine de merakımı cezbeden eksik birkaç olay örgüsü var. Ama başka eksik yan bulamıyorum bile! 

Bu konuya da son verirken, tabii ki filmden en sevdiğim sahneden bahsetmeliyim; filmin sonlarına doğru röportaj sahnesi (aşağıdaki video), herkes kadar benim de en sevdiğim yer olmuş. 

Filmi bitirdikten sonra yorumlara baktım; başrol oyuncusunun oyunculuğu az kaldı filmin ötesine geçecekmiş diyen de var, anlatımı karışık bulan da. Ama herkesin ortak noktası, başarılı ve akılda kalacak olan en iyi biyografik filmlerden olduğu... Genç yaşlı herkese öğüt veren o röportaj, benim için en can alıcı noktası idi ki; sevdiğiniz ses sanatçısının canlanıp gelmiş, size öğüt veriyormuş gibi hissetmeniz her filmde rastlayabileceğiniz bir durum da değildir...

Film boyu gerçekten, "ben başaracağım" diye çabalayan ve kendini yaşatılanlar uğruna kimseye "eyvallah" etmeyen bir kadın mıymış acaba diye sorguladım durdum bir de. Filmin böyle bir hissiyatı aktarabilmiş ve sorgulatıyor olması ne hoş değil mi? :)


Bir kitap bir film yazımı bitirirken; o röportaj sahnesinin Youtube'daki halini paylaşmak istedim. Bir kullanıcı paylaşmış, İngilizce altyazılı ama az biraz aşina olamazsanız bile o oyunculuğu izlemenizi isterim... 

Bu sıra çok fazla beni bir şeylerin çağırdığına ve bu gibi durumların garip hallerine aşina olmuş haldeyim işte. Başta biraz korkutuyordu ama düzen biraz da böyle gidecek belli ki diyorum şimdi. Sağlık olsun, aklımız kalbimiz yerinde dursun; inşallah yine daha çok böyle yazılar yazabileyim diliyorum... 

Verdiğim arayı en kısa zamanda burada da telafi edebilmeyi umarak, sevgilerimle ve yine görüşmek üzere... :)

21 Eylül 2019 Cumartesi

Demir Kadın, Neslican Tay - #didemingozunden


"O mücadeleyi kaybetmedi kazandı diye bakabilmemize sebep olan, onun tüm aksiliklerle başa çıkabilmek için vazgeçmeden devam etmeyi seçmesi idi. Neslican bakış açısıyla milyonlara umut oldu... Rahat uyu Neslican, seni çok sevdim ve bir ömür gülümsemeni unutmayacağım! #NeslicanTay"

Üstteki twiti dün gece uyumadan önce yazmıştım. Üzüntümü bir nebze olsun azaltabilmiş ve aslında "mücadelesinin daha da güzel" olduğunu kavramıştım iyiden iyiye... Sonra uyumadan önce bu yazımı da yazmaya karar verdim, o güzel gülüşünü unutmayacağım diyorum ama; insanoğlu olarak hayatta kalan her birimiz birçok şeyi unutuyoruz da, mücadelesinin ciddiyetini unutmayalım ve unutmayayım istiyorum ciddi anlamda...


Canım Neslican, ben onu 3-4 sene kadar önce İnstagram'dan tanımıştım. Duru ile aynı zamanlı tanımıştım diye hatırlıyorum. Duru'yu da kendi gözümden yazmıştım zamanında ama annesinin acısını gözler önüne daha fazla sermek haddim değil gibi gelmiştiyse de o sıra... O yazımı da burada bulabilirsiniz... Duru da Neslican da benim hayat boyu unutamayacağım savaşçı kızlar olarak kalbimde olacaklar ama...


Neslican 3 kere kanseri yendi, Akciğer kanserinden onlarca acı çekmesi yetmezken; yılmadan bu dünyada değiştirmemiz gereken bakış açılarımızın olduğunu söylemek gibi bir mücadeleyi de mücadelesine ekledi... Onun gülüşünü gördüm ben, yaşam azmini ve yaşama dair sevgisini ve olgunluğunu. Ama onun paylaştıkları gerçekliklerin altında, bu dünyada hiçbir geçerliliği olmayacak durumlara takılanların yazdığı kötü yorumları da gördüğümüz oldu. O kötü yorumlar örnek olarak şunları içeriyordu; "çok da güzel değilsin." , "Zaten saçların yok işte peruk takmana ne gerek var!" , "Senin acın da bir şey mi!", "Neden zayıfladın sen?", "Kilo alsana biraz" ve daha nicesi... O daha nicesi ile uğraştı biliyorum; onun demir bacağının görünür halde olması bile birilerine battı, şort giyiyor diye de laf söz ettiler. O ne yaptı? Kendine garip bakanları alaya aldı. Garip olmadığını göstermek, gerçekliğini gözler önüne sermekten çekinmesi gereken bir durum olmadığını belirtmek için hep somut savaşlar verdi...

Dünya üzerinde çoğu insan, teknolojinin de arttırdığı bir etkiyle "güzellik algısının" kusursuzluk olduğunu sanıp duruyor. Tek derdimiz buymuş, tek derdimiz bu olmalıymış ve aslında bizim yanımızdan geçmeden hiçbir derdi öğrenemezmişiz gibi davranıyor... Hastalıklar var, engeller var, başımızaa gelmesine gerek duymadan dikkat etmemiz gereken hassas durumlar var! Birine "sen çirkinsin" diyebilmek o kadar normalleşti, birine "sen zaten hastasın, o makyajın ne gereği var!" demek herkesin öyle haddi olmaya başladı ki; insanlıktan korkar ve bir bakıma da yılar olduk zamanla. Herkes herkesin ne olabileceğini görmüşçesine birbirinden kaçar hale geldi... Sanki insanlık garip bir virüsün etkisi altında! O virüsle anlamsız davrananlara karşı bir savaş veriyoruz kimimiz, değişmesi ve gelişmesi gerektiklerine dair...


Neslican, mücadelesine öyle güzel sahip çıktı ki; kim ağır bir kanser geçirirken, "Hayır, sen beni yenemeyeceksin çünkü benim hayallerim var" diyebiliyor bu zamanda. Misal ne kadar zaman dilimi boyunca diyebiliyoruz bunu, hayatımızdaki yolunda gitmeyen diğer durumlara karşı da? Hiç pes etmeyen nicesi gibi Neslican da vazgeçmeyi bir an olsun düşünmedi. Bir kanser hastasının haberini aldıktan sonra onkoloji koridorunda şunları yazmış; "Kardeşim yaşında bir arkadaşımın vefat haberini aldım onkoloji koridorunda. Herkes dayanamadı, gücü yetmedi bilmem ne. Sanki kanserin ne olduğundan, çektiği acıdan haberleri varmış gibi. Mücadelesi çok güzeldi, diyeceksiniz dayanamadı değil! Güzel uyu Taner'im, mücadelen çok güzeldi."


Neslican'ın hayattan göçüp gittiği haberini aldığımda ölümle karşılaştığımın şokuna değil, daha çok hayali olduğuna ve çektiği acıların bedelini bu dünyadan alamayacağına üzüldüm önce. Bir de tanışamadığımıza... Önümüzdeki birkaç yıl içinde diyordum, ben o kızla tanışmak istiyorum. "Sağlığım biraz daha el versin, yanına gitmek istiyorum" diyordum. Öyle çok sevmiştim Neslican'ı işte. Gülüşünü, bakış açısını, benim ve bizim gibi düşünürken kimseyi kırmadan aslolan doğruları açıklayış tarzını... O kanserin varlığına daha fazla kapılmadan üniversite sınavına girdi, bir üniversite öğrencisi idi Neslican biliyor musunuz? Herkese mücadele nedir öğrettiği için, biz kaybettik diyemiyorum. Biz onun gibi olgun birini tanıyarak kazandık diyorum.

Bu dünyada gerçek savaşanları tanımayı hikayelerini öğrenmeyi seviyorum... Çok azımız "Belki kaybedeceğim ama savaşırken kaybedeceğim!" diyebiliyor, Neslican onlardan biriydi. Bu cümleleri bizzat kendisi söyledi. Benim kendi içimde anlamlandırdığım, bu hayat tamam böyle ama yine de seviyorum dediğime o daha da fazlasını ekledi. Benim bazen "acaba" deyip oturup ağladığımda, onun vazgeçmediğini görmekten beslendim. Vazgeçmek aklımın ucunda daha da çok yok artık, "acaba"larımı sildi ve bunu benim gibi "yaşamak istiyor" oluşu ile yaptı. Az biraz adaletsizlik gibi geliyor, onca kötülüğün olduğu bu dünyada mücadele edenlerin daha erken göçüyor oluşu bazen. Ama ölüm var bu dünyada, iyisine kötüsüne zamanlı veya zamansız; biliyoruz şükür ki... Dünden beri "Mücadelen çok güzeldi, azmin takdire şayandı, sen çok seviyordun burayı ve ben de seni çok seviyordum seviyorum Neslican. Güzel gülüşünü ve yaşama sevincini unutmayacağım. Güzel uyu Neslican'ım." diyorum... Bunlar dualarla anmama ve şimdi daha güzel yerlerde olduğuna inanmama sebep oluyor...


Ben istiyorum ki, Neslican herkese örnek olmaya devam etsin. 21 yaşınıza kadar bu hayata ne katıp da bu dünyadan göçebilirdiniz, işte onun mücadelesi öyle güzel öğretiler içeriyordu. Hayat bu, karşımıza hep kötü gidişatlara sebep olacak durumlar çıkacak, vazgeçmeden devam edebilmeyi ve güzel anılmayı başarabilelim dilerim ki. Her şeye rağmen bu hayatı sevmeyi bilelim! 


"Gençken her şey sonsuzmuş gibi gelir. Çok zaman varmış gibi, her zaman sağlıklı olacakmışsınız gibi. Ama gerçek bu değil. O yüzden ertelemeyin ve kıymetini bilmek için kaybetmeyi beklemeyin." Neslican Tay (1998-2019)


Neslican'ın şu sözlerindeki öğütleri dikkate alalım, onu hep güzel analım. Umalım ki yerine rahat ulaşsın, Allahım rahmet eylesin ve sevenlerine sabır versin... O Demir Kadın dedi kendisine, Demir Kadın şimdi yine emin ellerde. Oralarda gülümsemesine devam etsin...