5 Temmuz 2020 Pazar

Gereksizse Biriktirme - Didem'in Gözünden


"Gereksizse Söndür" diyorduk bir zaman gereksiz yapılan enerji tüketimini önlemek için. "Gereksizse Kapat" dedik musluklar için daha sonrasında da... Şimdi de "Gereksizse Biriktirme" demeliyiz, bizi zora sokan her türlü eşyayı, hatırayı ve de aslında hep bir köşede duran materyalleri biriktirme alışkanlığımızdan sıyrılmak için... 

Bir kısmını ihtiyaç sahiplerine ulaştırarak kurtulmak gerek, gereksiz eşyalarımızdan. Diğer kısmının da miadını dolduğunu kabul ederek elimizden çıkarmalıyız; biriktirerek gözümüzü yoran ve varlıkları sadece alanlarımızı daralttığı için, her türden eşyadan kurtulmalı... Bu yazımda sizlerle bu konuyu konuşmak istiyorum. Gereksizse Biriktirme, gönlümüzü de gözümüzü de sıkıntıya sokmayalım diye... :) 


Ben bu yazımda eski tarz kullanmadığımız eşyalar için ve de kitaplar için konuşacağım misal. Aklınıza gelen bahsetmeyi unuttuğumu düşündüğünüz bir konu olur ise, siz de yorumlara yazmayı ihmal etmeyin lütfen... 

Kitaplarımı satma kararını aldığımdan beri, diğer tüm gereksiz yere biriktirdiğim eşyalar için de atağa geçmiş durumdayım aslında. Ama yapabildiğim şey çok az... 6-7 kutu biriktirdiğim ıvır zıvır eşyam bulunmakta, her biri "bir gün kullanacağım" diyerek kaldırdığım şekilde bekliyorlar kutularında beni; yaklaşık 6-7 senesi rahat var her birinin...

Misal ne elden çıkartabildiğim, ne de 100 TL verip bataryasını yenileyip tekrardan kullanıma geçirebildiğim bir fotoğraf makinem var; 2015-2016 yılından beri bu halde bekliyor bir kutuda, sizce onu ne yapabilirim? Kutusunda öylece duruyor ve bu durum onu gördükçe kullanamıyor olduğumdan ötürü beni bazen rahatsız ediyor...

Sonra eski tokalarım var, uzun saçlı birileri geldikçe hediye etmek istediğim cinsten ve yıllardır kullanamıyor olduğum halde oldukça temiz duruyorlar. Saçlarımı arkadan çengelli veya büyük kıskaçlı tokalarla artık toplayamayacak kadar uzatmadığım için ve sanıyorum ki uzatmak da istemediğim için, senelerdir atıl durumda olan bir diğer eşyalarımla beraber kutularında duruyor tokalarım. Korona da girdi araya, onları ne atabiliyorum ne de birilerine hediye verebiliyorum; iyice koleksiyoncu oldum çıktım yani! :)

Sonraki bir diğer eşya grubum, sanıyorum koleksiyoncusu olduğumu düşünmeme sebep veren "Teyp Kasetlerim"... Bir daha kullanabilmesi ne kadar mümkün? Sanırım hiç. Bir zaman bir daha kullanamayacağıma inanmadığımdan saklamayı sürdürdüm tabi başta, bir gün mutlaka yine bir kasetçalar alacak ve onları kullanabilecektim. Şimdi ise, kullanamayacağımı kabullenmiş durumdayım. Ah ne acı! En sevdiğim kaset dönemleri bitti, diyorum hala. Çünkü bazen hala o dönemden aldığım zevki hiçbir müzik çalma yöntemi vermiyormuş gibi geliyor bana! :) Mesela, Sertap Erener'in Aşk (Fos) kasedim var; onu dinlediğim zamanlar kurduğum hayalleri hala hatırlıyorum. Sonra Sezen Aksu'nun "Şarkı Söylemek Lazım" isimli albümünde "Dansöz Dünya" adlı şarkısında davulun çaldığı yerlerde coşmalarım! Bunları YouTube platformunda sıklıkla dinlerim hala ama o çekimleri bile bir yere kadar yeterli gelebiliyor gibi...

Her birini kasetçaları olan bir dükkana götürüp, yine dinleyebilir halde bize kopyalamalarını isteyebiliyormuşuz misal. Yapabileceğim tek şey bu olabilir belki ama o zaman da seslerimi kaydettiğim kasetlerimle yüzleşebilecek miyim acaba? sorusu çıkıyor ortaya! Alın kendime bir açmaz daha sundum, sanırım o kasetlerden hala kurtulmak istemiyorum! =) En azından birkaçını arkadaşlarıma mı hediye etsem acaba, biraz da onlar kullanamıyor olmaktan yana dertlensinler! De mi? :D (Çok kötü bir düşünce gibi geldi, acısı hala benimle bu hissiyatın.)



Bu benim masamın altında, gerekli gereksiz çoğunda pek kullanmadığım eşyalarımı biriktirdiğim kutularım... İçini birileri ile açsak, yarısını benim gözümle görmeyip atacaklardır eminim... :)


Bir zaman, 5 atari kasetimi dahi saklıyordum, bu üstte gördüğünüz kutuların içinde tabi yine. Bozulmuş olduğu halde bozulduğunu kabul etmeyip bozuk atari cihazım ile beraber benimle idiler hem de... Nasıl olduysa bir sene bahar temizliklerinde, birkaç ay ara ile önce atari cihazımı sonra da kasetlerini atabildim! İnsan neden bu kadar eşyalara bağlanıyorsa... Ama hala unutamıyorum bile, atari kolları ile oynadığımız süper mario oyununun verdiği hazzı, Tank 1990'da korumaya çalıştığımız kartala karşı duyduğumuz sorumluluğu... Sonra ablamın en sevdiği oyun vardı, uzay gemisi ile "Alfa'dan Beta'ya, oradan Gama'ya geçe geçe bölüm geçmeye çalıştığı". O uzay oyununun başından, her gün en az 2 saat kalkamazdı... Yanına kahvesini ya da gazlı içeceğini alır, epey vakit geçirirdi. O arada oturur onunla sohbet ederdik bir yandan. Bu anılardan vazgeçmek gibi geldi, atması zor oldu bu yüzden. Ama farkettim anılar gitmiyor, yazınca da daha bir kalıcılaşıyormuş! Sanki o materyal benimken, o anıyı daha benimle tutuyordu hayat ama öyle değilmiş. Şimdi hala hatırlayabiliyorum o anıları işte... Biraz biz büyütüyoruz, bunu da böyle farkediyorum! =)

Gereksiz yere biriktirdiğim kıyafetim olmadı hiç sonra. O konuda, "yazın sıkmasın, kışın üşütmesin; çok değil yeteri kadar olsun" diye düşünenlerdenim... Şimdi hiç vazgeçemediğim kıyafetlerim bulunmuyor ama zamanında bundan da geri alamamıştım kendimi. Buna takılmıyorum bile, hiç kullanmıyor olduğum halde vazgeçemiyor olduğum kıyafetlerim olmadı. Ama bir ara "artık eskidiği veya küçüldüğü gerekçesiyle" giyinmeye son vermem gereken kıyafetlerimi, kullanmaya devam etmek için çok uğraştığım zamanlarım oldu... Çok sevdiğim ispanyol paça pontolonum ve ceketim vardı mesela, o takım kıyafetimi kaç sene giydim! En sevdiğim kıyafetlerimdi galiba, daha sonrasında arkadaşıma vermiştim; bir süre de o giydi işte. :) Hala kendime en yakıştırdığım kıyafetlerimden biridir! Bir onlardan, bir de yaklaşık 10 sene kullandığım tişörtlerimden vazgeçmesi bir ara çok zor olmuştu... Misal ablamın 20 seneyi aşkın kullandığı bir hırkası var, onun kadar olamadıysam da; kıyafetlerimden vazgeçmesi, ciddi rahatlık bağımı kurduğumdan öte zordu...


Hatırası olanlara hiç acımıyorum bunlardan öte, kullanmıyor olsam da olmasam da; o hatıraları canlandıran ve başka hatıra canlandıramayacağımı düşündüğüm kişilerle oluşturduğumuz hatıralarım, benim için çok kıymetli. Misal lise arkadaşlarımla sevdiğimiz müzik gruplarını güzel yazı ile bir A4 üzerine yazmıştık, bir dosyam var hala saklıdır onda... Sonra aynı dosyada, resimleri güzel olan yakın arkadaşlarımın bana yaptığı resimleri saklıyorum... Çoğu arkadaşımın bana hediye verirken yazdığı güzel notları saklıyorum, benim için hala anlamı olan birkaç güzel kompozisyonu ve şiir dinletilerimizden hatıra kalan süslü şiir yazılı A4'leri... Sonuçta bu anları ne getirebilirim, ne de o anlara dönüp bir başka böyle hatıra bulabilirim... 


Kitaplar konusuna döneceğim yine; seneler boyunca okuyup biriktirdiğim ve bir daha okumadığım kitapları, artık saklayacağım bir yerim yoksa onları saklamamın gereği de yok diye düşünmeye başladım nihayetinde. Zor oldu ama bunu iyi kavradım... 15 senedir günden güne kitaplara olan tutkum hep arttı. Seçici olmama rağmen, kitapların arasında gezmek bana hep daha fazla haz verir oldu. Dünya Klasiklerine önyargılı olup çok fazla klasik okumasam da, cinayet romanları ve korku romanları beni geriyor diye onlara gram yaklaşamasam da, Tarih romanlarında tarihi olayları acılarına göre ayırt edip seçici davransam da, okumak hala benim için vazgeçilmez olmaya devam ediyor...

Gelelim, kütüphanesi bulunmayan bir evde, iki raflı kitaplıkta kitaplarımı sığdıramadığım için; elimden çıkartmaya devam ettiğim kitaplarıma. Bir daha okumayı düşünmediğim kitaplarımı veya ben okudum başkaları da okusun diye bağış ve hediye olarak elimden çıkarmaya devam ediyorum. Son 5 senedir sanırım... Hal böyle olunca, eve giren kitap da çıkan kitabım da çok oluyor. Eve girip de okuduğum her kitap benim oluyor. Ama bağışlayınca veya okumayacağın kitabı evinde bekletince, o senin olmaktan çıkmıyor aslında. Okuyup beğensem de beğenmesem de, her kitap benim gibi. Okuyup bağ kurduklarım daha bir benim ve daha bir benimle gibi... Alıntılamak istediğim sayfaları not alıp yazıyorum bir kenara veya özet çıkarıyorum, ama her kitabı benim kabul etmekten daha bir vazgeçtim.

Aslında ben hiçbir zaman bir kitap koleksiyoncusu olamadım, ben sadece çok sevdiğim kitaplarımı korumayı sürdürdüm hep. Bu hafta başında diğer bloğum "Yıllar Geçerken"de buradaki yazımda da bahsetmiştim, hala ara sıra okusam da okumasam da benimle yaşamını sürdüren en az 50 kitabım var hala... O yazımda açıklamıştım, yeni bir kitaplık alana kadar; okuyup da bir daha okumayı düşünmediğim kitaplarımın bir kısmını da satma kararı aldım. Bloğumun instagram sayfasında, ilk satışa çıkardığım grupla uygun fiyata ikinci el kitap satışlarım başlamıştır! =)

Gerçekten bir daha okumayacaksam, yeni kitaplar okumaya devam etmek istiyorsam, kütüphaneden kitap alma imkanım yoksa veya okumak istediğim kitapları orada bulamıyorsam; bu da bir seçenek değildir de nedir?! Bu paylaşımımda ilk gruplayarak satışa çıkardığım kitaplarımı görebilir ve arzularsanız satın alabilirsiniz. İkinci instagram hesabım olan "yillargecerkendidem" sayfamın, bu ana ekranından da diğer grupladığım kitap satışlarımı takip edebilirsiniz. :))


Benim bu yazımda "Gereksizse Biriktirme" demek istediğim eşya niteliğindeki ürünler, kendi hayatımdan esinlendiğim kadarıyla bunlar işte... 


Biraz da ötesi var aslında bu konunun. Şöyle ki; yazımı bitirmek istediğim noktadır kendisi. En önemli 3 madde içeriğindekileri hiç biriktirmeyelim derim. Hepimize önerilerim... =)

Gereksizse Biriktirme;
korkularını, kaygılarını, öfkelerini, acılarını, yalnızlığını, sızlayan yanlarını...
Bırak gitsin ve bitsin hepsi, biriktirdiğin her sıkıntı sana hastalık veya başka sorun olarak geri dönmesin.
İnanırım çünkü ben, kötü enerjinin devam ettiği gibi büyüdüğüne ve serpilip daha çok canımızı acıttığına...

Gereksizse Biriktirme;
canını sıkan dost sandığın düşmanlarını, sana fayda sağlayacağını umarak hayatına aldığın ama her gün canını yakmaya devam eden insanlarını... Akraba sandığın akbabalarını, sevgili sandığın kan emiciyi, sana yanlış gelen her türlü davranışını görüp de, asla kendi kötülüğünü kabullenmeyen yaşam sevincini emen insanlarla uğraşmayı... Bil ki hayatlarında oldukça en çok bunların sıkıntısı sarar, yaşadığın her an'ı...

Gereksizse Biriktirme;
zamanını çalan her uğraşı, seni oyalayan düşünceleri, seni yolundan alıkoyan ve seni ilgilendirmeyen işleri, seni mutsuz eden işleri, seni rahatsız eden yiyecekleri, giyecekleri ve sen olmaktan alıkoyduğunu hissettiğin her türlü şeyi...

Didem Köse...


Okuduğunuz için teşekkür ederim... :)

26 Haziran 2020 Cuma

Uğultulu Tepeler, Leydi Di, Rearview - Didem'in Gözünden


"Bir Kitap, Bir Belgesel, Bir Şarkı" ile geldim yine bir "Didem'in Gözünden" yazısıyla daha... :)

Bugün konularım; Uğultulu Tepeler, The Story Of Diana ve Rearview şarkısı... İyi okumalar Dilerim... =)


Uğultulu Tepeler - Emily Jane Bronte


19 gündür okuyor haldeymişim, dün nihayet kendi okuduğum "Dünya Klasikleri" arasına birini daha okunmuş halde ekleyebildim... :) 

Bilir misiniz, ben Dünya Klasiklerine oldukça önyargılı durumdayım; tecrübeyle sabitlendi diyelim, okuyup da çoğundan haz alamadığımdan olsa gerek... O eski dönemlerin gerek konu anlatımları günümüze bence iyi yansıtılamıyor veya yansımıyor, gerekse de hikayeler şimdi yaşadıklarımızla bir tutulmuyor. Niye bir tutuyorsun ki demeyin, olmuyor işte. Klasikler bana günümüz kitaplarını okuduğum kadar zevk vermiyor... Birçoğu için "ya bu klasikleri kim klasik yapıyor?" diye sorguluyorum kendimce, sonra da "Çok biliyordun madem, eleştirmen olsaydın ya kızım!" diyorum ve sonra kendime daha çok sinir oluyorum. (Bana kızım kelimesinin kullanılmasını hiç sevmem de, sinir olmam da o yüzden!) =)


Neyse, Uğultulu Tepeler kitabına yorumuma
 bu girizgahtan sonra geçecek olursak;

Hikayesi oldukça sürükleyici bir klasikti... Daha öncesinde Emily Jane Bronte'yi ve bu tek kitabını elbette ben de duymuştum ama Sevgili Dostum Meryem okuyup bana önerene kadar, okumaya elim hiç uzanmamıştı! :) (Üstteki sebeplerim dolayısıyla tabii ki de)

Hikaye oldukça sürükleyici, okurken "ama şimdi ne olacak ki?" diyorsunuz. Yarısına dek okuyup alışana kadar da, karakterlerin daha fazla ne kadar karamsar olabileceklerini hiç tahmin edemiyorsunuz. En azından benim için öyleydi... 

Uğultulu Tepeler adlı bir yerde yaşayan ailenin babası, uzak bir şehre gittiğinde dönerken çocuklarına ne istediklerini sormuş zamanında ve elinde bir çocukla dönmüş; Uğultulu Tepeler'in hikayesi böyle başlıyor ama kitabın başında da oraya giden bir kiracının ev sahiplerinin hikayesini merak etmesiyle okumaya başlıyoruz bu hikayeyi biz... İnsanı merak ettirdiği kadar da, böyle bir yerde yaşasam "hayattan soğurdum" izlenimi bırakıyor. Diyebilirim ki, yazar çok başarılıymış bu konuda; o kadar ki, okurken kişilerin gerçekten yaşadığına iknayım dünden beri ben... 


Hikayeyi anlatmak gibi bir düşüncem yok, ben bana bu kitabın hissettirdiklerini anlatmak istiyorum. 

Hani bu yazımdan önce yazmıştım, "Hayatı Bizler Mi Zorlaştırıyoruz?" diye; bu kitap ona tamamıyla örnek bir hikaye içeriyor... Birbirini sevdiğine emin olduğunuz ama asla bunu dile getirmeyen iki karakterimiz var kitapta, biri söylese diğeri çözülecek; tüm işaretler var. Ama ikisi de susuyor, birbirini tersliyor. Dostumla konuşurken, "aşklar eskiden daha zormuş demek" diye yorum yapıyoruz ama "her dönemde hayatı bu açıdan da zorlaştıran yine bizleriz." yorumunu da ekleyebiliriz bence! :)

Acıyı seven insanları okudukça, bunu hayatın gereği gördüklerinden ötürü devam ettirdikleri sıkıntılar; her ne kadar acı çekerlerse çeksinler, bunu da o kadar az görenler, "Tamamen doğru yoldayım." gibi hissettirdi... Çok şükür bu kadar karamsar bir hayat yaşamıyorum.

Karamsarlık, aşkın mutsuzlukla bağdaştırılması ve bu düşünceyi gerçek kabul ettirme uğraşını kitabın sonuna kadar sürdürmesi; yazarın beni en rahatsız ettiren anlatım biçimi idi. Biz her aşık olduğumuzdan iyi cevap almaya, ötesinde yaşamamaya ant içmiş gibi davranıyoruz ya hayatta. Sevdiğimiz kişiyi hayatından bıktıracak kadar kıskançlıkla boğmalıymışız sanki. Bu açıdan gerçek insanları da yansıtıyor bu açıdan kitap, bu bile rahatsız etmiş olabilir beni... Sanki bu her ırkın her dönemin, vazgeçilmez kabul ettiği gerçeğiymiş. Oysa gerçek aşk, gerçek sevgi mutlu eder ve mutlu olur bu durumdan. Okuduğum kitaplarda bunu bulamamak, bana garip bir rahatsızlık veriyor sanırım...

Şimdi son yorumum olarak, #EskiDönemler demek istiyorum. Eski dönemlerde yaşam daha da zormuş ve insanlar birbirine hayatı daha da zorlaştırmış. Seviyorsa gidip konuşamamış, ama konuşamadım başkasıyla evlendim veya onunla kavuşamadım, başkasını sevdim. Tamam, ben yine de onu daha fazla üzmeyeyim mevzusu insanlığın büyük çoğunluğunda kodlarına işlenememiş! Hani derler ya, kodlama bir yerden sonra hata verebiliyor; durum tam da bu. Hayatta hatalı insan bol da, bir de bunun farkında olunulsa...

Not; farkettim, bir konuyu hemen bitiremiyorum. Konu neden bir önceki yazımın konusuna döndü ki şimdi? Ah biz insanlar, hayatı zindan ediyoruz galiba birbirimize! Belki de Uğultulu Tepeler kitabındaki karakterler gibi, birçoğumuz bunu yaşamın bir parçası görüp bir de bundan haz duyuyoruz!! Fenayız fena... =)

Eh, insan en sonunda kendini düşünmek zorundadır. Uysal, bonkör insanlar bencil olmaya zorba yaradılışlardan daha fazla hak kazanırlar.  
(Sayfa 109 - Uğultulu Tepeler)


The Story Of Diana (2017) - Netflix Mini Belgesel Dizisi



Annemle izlemesek, biraz daha izlememeyi geciktirebileceğim bu belgeseli; dün gece izledik ve bitirdik. Ama beklediğime bile değmiş... Bir gün öncesinde "The Story Of Diana" mini belgeselinin ilk bölümünü izlerken yarıda bırakmıştık annemle. Dün akşam yatmadan öncesinde, diğer bölümüyle beraber izledik bitirdik annemle... Sanıyorum uzun zamandır bu kadar etkileyici bir belgesel dizisi izlememiştim... :) 

"80'ler döneminde yaşamış ve bizzat "Leydi Di"nin yaşadığına tanık olmuş kişiler şanslılarmış." dedirtti. Ki diziyi bitirene kadar, hayatını okuduğumu sandığım prenses hakkında meğer ben bir şey bilmiyormuşum da dedim... 

Leydi Diana Spencer, birçok kadın ünlüye öncü olmuş ve prenseslerin de zor hayatı olabileceğini yaşam hikayesiyle ispatlamış bir dönem kadınıymış. Prenses kavramının gerçek hayattaki hali Diana ve o kavramın gerçekliğini bir dönem insanlara yaşatan kişi. Kralice Elizabeth'in gelini, Prens Charles'ın eşi, Henry ve William'ın anneleri... Kendisi 20 yaşında prenses olmuş, güzelliğiyle ve duruşuyla kendisini kameralara ve halka sevdirmiş ilk ve tek prenses diyorlar. Görüyorum ki dedikleri kadar da var...

Yaşadığımız Dönemin magazin aracılığıyla tanıdığı ilk ünlü ve ilk canlı masal kahramanı imiş Diana Spencer... Prens Charles'ın Camilla'dan sonraki sevgilisi olmuş önce, sonra da ilk eşi... Öyle bir dönemde, bir masal kahramanı olarak görülmüş ki; önce güzelliği, sonra utangaçlığı, sonra da tüm dünyaya el uzatmaya hazır yüce gönlü buna sebep olmuş... İki erkek çocuğu olmadan öncesinde de olduktan sonrasında da, özel hayatlarının olmasına izin verilmeyecek kadar magazincilerin tacizlerine maruz kalmışlar. Anlatılan ve belgelerle kanıtlanana göre de, çocuklarından biri daha küçükken bir gazeteci tarafından dil çıkartılarak prokove edilmiş. Dilini çıkaran çocuğunun fotoğrafı çekilip, "Leydi terbiyesiz çocuk yetiştiriyor." diyerek bunu da haber konusu edebilmişler... 

Gözler önünde yaşanıp da, "yok bu da olmamıştır" diyeceğim hiçbir şey olmadı dün izleyip bitirdiğimiz dizide. Çok güzel, çok yalın ve de çok etkileyici bir belgesel idi... Bu zamana kadar Diana Spencer'ın sadece bir prenses olduğunu söyleyebilirdim size ama o meğer sesini duyuramayan ve kendisinden çok görünmesi gerektiğini düşündüğü "sorunu olan insanların" sesi de olmuş. Aids hastalarına yaklaşmanın sakıncası olmadığına halkı inandırıp, onlara el uzatarak başlamış önce. Afrika'ya, Hindistan'a Mısır'a gitmiş ve esas sorunu olan insanları bulup bizzat yardımcı olmayı tercih etmiş. Tek istediği çoğu zaman bir anne olarak çocuklarının mahremiyeti imiş, ama bırakın çocuklarına saygıyı, bu merak ve avcı içgüdüsü ile magazincilerin yaklaşımı kendisini ölüme dahi sürüklemiş...

Magazinciler Prens Charles'ın eski sevgilisi Camila ile beraber olduğunu ortaya çıkardıktan sonra bile, en çok yüklenilen kişi Leydi Diana olmuş. Ahlaksız sorular sormaktan da, üzmekten de, bozmaktan da çekinmemişler. Ama gördüğüm kadarıyla Leydi Diana, tüm bu taciz tecavüzlere rağmen, bir kere olsun birini incitmemiş. Yüzü, gülüşü ve vücudu kadar, kalbinin güzelliğini de kimseden saklamamış yani...

Aynı magazincileri, gerektiği şekilde doğru yerlere sorunların iletilebilmesi için üstte de bahsettiğim gibi dünyaya el uzatırken peşi sıra götürmek konusunda da kullanmış işte Diana Spencer... Hastalara, evsizlere, mayın problemine, eğitim problemlerine ve daha nicesine parmak uzatıp; bunlara önem verin, diyebilmiş. (O dönemde, bir kadın kimlik Mayınlı bölgede yürümüş. Bu nasıl büyük cesaret örneği, düşünsenize!) O en yardıma ihtiyaçı olan kişiyi bulur, ona yönelirmiş. Bunu hissettirmiş insanlara. Çok güzel bir çekim alanı olmuş... 



Beni belgeselde etkileyen ve bence herkesi de o dönemden bu yana etkileyen unsur olmalı, aynı magazinciler Leydi Diana'nın erkek arkadaşıyla bir karesini daha yakalamak isterken bir tünelde trafik kazalarına sebep olmuşlar... Her an her dakika izlenilmiş biri, tek bir özel an istiyordu belki de. Evine giderken, en azından tatilinde izin verilsin istiyordu; uygunsuz yakalanıp da, saçma haberler yapılsın istemiyordu. Boşandıktan sonra bile rahat bırakılmak istiyordu belki de. O motosikletli magazincilere yakalanmamak uğruna acaba nasıl ölüme gitti... Vadesi oraya kadar yetti, diyoruz bizler ama belgeseli izleyince suçlamak gerçekten bu kadar kolay ki... 

O dönemden sonra magazinciler de dönüp kraliyet ailesini suçlamışlar. Leydi Diana'nın cenaze töreninin yapıldığı zaman dilimi de çok şaşırtıcı durumlara sahne olmuş. Ben anlatmıyorum, siz izlemek isterseniz belki diyorum...

Ben üstte beğendiğim birkaç sahneyi fotoğraflamaya çalıştım, çünkü iki bölümlük mini belgeseli izlediğimiz zaman zarfında; duruşunu da giyim tarzındaki sade asilliği de, yüzündeki o güzel gülümsemeyi de çok beğendim. Genç gitmiş işte. Kimbilir yaşasa idi şimdi, evlatlarına, gelinlerine ve torunlarına daha da fazla onur duyacakları ne güzel işler başarmaya devam ediyor olacaktı...

Beni belgeselde en etkileyen cümleye geliyorum bu dediklerimden sonra tekrar, Diana Spencer'ın abisinin belgeseldeki sözleri bunlar;

Bir av tanrıçasının adını taşıyan Diana, av olmuştu... 

Velhasıl, hayat çok enteresan. Merhametli, özdeğeri yüksek ve bilinç seviyesi açık binlerce insanın, bu dünyaya hizmet etmesi gerekmekte; ki dünya onların hatırına dönüyor diyebilelim. Diana Spencer bu devrin gözle görünen o öncülerinden biri olmuş... Ruhu şad olsun. Evlatları da onun izinden gitmekte... İzlemenizi önerebileceğim tarzda bir belgesel. Biz annemle severek izledik... Diana'yı biraz daha fazla sevdik...


Back To Black & Rearview


Bu yazının konuları üstteki iki konu olmasa, kesinlikle şarkı olarak bu sıra çok dinlediğim "Smoke Me"yi önerirdim sizlere... :) Ama konumuz Uğultulu Tepeler ve Diana'nın Yaşamı olunca, belgeselden iki müzik bırakmak istedim. 

Ben birini çok iyi biliyorum ve bir cover versiyonunu da çok seviyorum --> Amy Winehouse - Back To Black. Ki ben cover versiyonu ile öğrenmiştim bu şarkının varlığı; Sena Şener & Evrencan Gündüz versiyonu ile...  

Diğer müzik de, dün belgeselin sonunda dinleyip çok sevdiğim bir parça; Andra Day - Rearview

Rearview, İngilizce'de Dikiz demekmiş. Nasıl da Leydi Diana'nın belgeselinin sonuna yakışır bir şarkı ismi olmuş, öyle değil mi? Size de hem garip hem de ürpertici geldi mi bilmem, ama ben ürperdim doğrusu... Allahım tüm sevenlerine sabır versin diyorum, ne diyebilirim ki...


2020'deki ilk "Bir ..., Bir ..., Bir ..." yazımın sonuna geldik. Bu seferlik böyle olsun, epeydir yazmayı unutmuşum; çokça da konuları abartmış olabilirim ama yine hissettiklerimden ötesini yazmadım... =) 

Bence sorun yok yani. Bir dahaki bir bir bir yazımda görüşmek üzere. 

Sevgilerimle... =)