15 Temmuz 2020 Çarşamba

Dikkat Unsuru Ve Çifte Standart - Didem'in Gözünden


Haftaya bomba gibi haberlerle, komplolarla, gerek doğrulayanlar gerekse de yalanlayanlarla ama esas noktalara değinebilen az insan grubuyla ve birçoğunun da "Aman canım sizde"cilikleriyle başladık. Abartısız böyle başladım haftaya, düşük modla, hayretle ve sıkıntıyla...


"Çocuk İstismarı Hep Vardı" Deme! Dikkat Et İşte...



Bir Amerikan mobilya satış sitesinde, gereksiz derecede pahalı ürünlerin içeriğinde çocuk isimlerinin, çocuk beden tablolarının yer aldığı iddiası gündeme geldi. Bu ürünlere verilen alt isimlerin "kayıp çocukların isimleri olduğu" ve ne hikmetse bu ürünlere verilen kodların da arama motorlarında aratıldığında ismi verilen çocukların kayboldukları haberlerine ulaştırdığı iddiası ortaya çıktı. Akşama dek bu haberler ortalığı yıktı geçti ki, aynı benzer durum bizim ülkemizde de bir sitede geçerli denildi. Halılara "çocuk beden tabloları konulmuş", kadın kıyafetlerine çocuk kıyafetleri konulmuş, kodlar varmış vs...

Böyle bir durumu duyduğunuzda, tüm delilleriyle beraber mantıksızlığını öne sürdüklerinde kanınız donar değil mi? Benim de kanım dondu. Araştıramadım, açıp bakamadım o kodları yapıştırmaya fırsatım olmadı; haberleri yayıldıktan sonra fahiş fiyatlı ürünler de acilen kaldırılmış söylenene göre. Doğrusu işime de gelmedi biraz, araştırmak ve bulmakla gerçekliğine inanmak beni çok korkutacaktı. Kafamı takmak istemedim ama modum düştü bu haberlere... Nasıl düşmez ki? Çocuklar üzerinden, savaş mağduru veya kayıp çocuklar üzerinden "algı bile olsa" öne atılan her cümle çok kötüydü...

Neyse, korkuyla okudum ve korkuyla izledim. Akşama doğru tüm haberler doğrularıyla yalanlanarak, sözde böyle bir şey olmadığı söylendi. Ama en korkuncu o süreçte ve sonrasındaki yorumlardı. Düşünün, buna bir inananlar var ve bir de inanmayanlar. İnananlar, çocuklara karşı düzenlenen kötülüklerin "ortaya çıktıysa" son bulması için birilerini harekete geçirmek istiyorlardı. Sözde dünya üzerinde en büyük kötülük çocuklara yapılıyor diyoruz ya, "gerçek ya da değil" ses çıkarmamak nasıl mümkün olabilir? İnanmayanlara gelince, böyle bir saçmalık olamayacağını düşündüklerini söyleyerek "sözde kara mizah" yayıp bu durumla da dalga geçtiler! Savunmaları da şuydu; İnternetin karanlık ortamında zaten bunlar oluyor, hem de daha fazlası... Gördüklerimi anlatıyorum!

Bu duruma, üstte bahsettiğim kodların kayıp çocuk haberlerine ulaştırdığı sebepli inananlar ve anlam veremeyenlerin de dediği; "nedir ne değildir, paylaşın araştırılıp haber verilsin!" idi zaten. İşi bilgiçliğe vuran birçok kesim, dünya üzerinde nicesi oluyor zaten; adamlar böyle yapar mı, diyerek nice insanı salak yerine koydular... Ben de kodlar mevzusuna çok takıldım. İnstagram hesabımda da paylaşıp, "Hiçbir şey olmadıysa bile bu sefer bir şey oluyor, yoksa ne diye o kodlar çocuklarla ilgili haberlere ulaştırsın!" demiştim. Kötülük her türlü yolunu buluyor işte, bir şekilde alınabilecek tepkiyi de ölçmüş olabilir, bir başka şekille de algı operasyonu yaparak bir başka kötülüğü örtmüşlerdir! Olamaz mı, olabilir!

Neticede daha önceden de aynı şekilde adı çıkan o Amerikan sitesinin haberleri yalanlamasının üstüne, düzgün bir açıklama gelmedi. Sanıyorum ki, o kodlar sır olarak kaldı ama neyse ki o kodların birkaçının ulaştırdığı kayıp çocuk haberlerinin eski ve birçoğunun da bulunmuş çocuklar olduğunu öğrenebildik. Sanıyorum ki, böylece kapatıldı konu. Şimdi hiç kimse konuşmuyor...

Ama işin şu noktası var ki, hala duyarlı kişiler de bu önemli noktayı "hep olduğu gibi" konuşmaya devam ediyor; "pedofili ve çocuk istismarcılığı bir hastalık ve bir suçtur, gözetiminiz altında olan çocukları ve yakınlarınızı "bu sosyal medya tuzağında afişe etmekten, uygunsuz fotoğraflarını veya bu sapıklara fırsat oluşturabilecek şekilde kullanmaktan uzak tutmalısınız". Ortaokula geçmemiş, hele hele liseye geçmemiş çocukların "sosyal medya kullanımı" diye bir şey olmamalı. Çünkü küçüklüğünde kanıyor insan, her türlü yanlışa. Küçüklüğünde "gerçek ve sahte" kavramı oturmamış oluyor ve sosyal medya ortamındaki o beğeni butonunun cazibesi çoğu çocuğa zarar veriyor...

Bu konuda beni en çok tedirgin eden, daha önce de dediğim gibi; "ülkemizde ve dünyada bu var zaten, neyini büyütüyorsunuz!" diyebilen kesimdi. Bizim gözümüzden sakındığımız tüm çocuklar adına, koruyuculuk yapabilecek aklı başında yetişkin sayımız görünürde çok azmış. Meğer sosyal medyada uyum sağlayabilmek adına, yanlış olan şeyi savunmak ve cool gözükmek en önemlisiymiş! Benim yazdıklarıma da diğerleri gibi "salak" gözüyle bakıldıysa, "bu komploya inananlarla mı oy kullanıyoruz biz!" diyenler arasına beni de kattılar mı acaba? diye merak ettim ben o gün. Birçoğu gibi, durumun hassasiyetine önem vermek ve küçük bir ihtimal bile olsun gerçekliği varsa ortaya çıkarabilmek önce gelmeli" diye düşünüyorum. Varsın "salak" olalım birilerinin gözünde, tek bir çocuğu olsun kurtarsak tüm dünyayı kurtarmış sayılırız.

Bana göre durum şöyle; Bir insanın kim olabileceğini, çocuklukta yaşadıkları ve yaşayamadıkları sebep olabilir. Sevgisizlik, önemsenmemek, görülmemek ve ona sahip çıkılmadığı için "hiçbir zaman ona sahip çıkılamayacağı düşüncesi" hepimizin hayatında karakterimizi belirleyen sebepler olmuştur... Umutsuzluğa da, kötülüğe de, mutsuzluğa da, kötü diyebileceğimiz her ihtimale; çocukluğumıza yaşayamadığımız veya hiç istemeden yaşadığımız kötü olaylar sürüklemiyor mu sizce de? Bir düşünelim derim.


Survivor Kim?

Dün Survivor'un finali verilmiş. Elbette haberim olmaması mümkün değil, ama bizzat açıp izlemeyi tercih ettiğim bir program değildi bu sene de. Sosyal medya sağolsun, yine de hiç izlemedim diyemiyorum. Ünlüler kimdi, ünsüzler kimdi ve kim ne kavga çıkartıp kimi alt etmeye uğraştı hepsini gördüm bildim ben de; herkes gibi! :)

İçimizden biri olarak büyük bir kesim Cemal Can Canseven'i görmüştük ve sevmiştik ki, o da neyse ki Survivor 2020'nin şampiyonu oldu. Zamanında tüm sezon izlediğim son Survivor sezonunda, "Hilmicem İntepe Survivor olduğunda" ona nasıl sevindiysem Cemal Can'a da öyle sevindim. Sizi bilemiyorum ama ben "dürüst, kibar, birilerinin üstüne basarak ilerlemeye gerek duymayan birinin kazanmasına çok sevindim!

Bize hep öğrettikleri hep yarışmak, her yarışta da ardımızda kimleri ezdiğimize bakmadan yarışı bir dövüşçü gibi vahşice bitirmek öğretiliyor. Cemalcan bu profillerin hiçbirine uymuyordu ama bir o kadar da yarışlarda geride kalmıyordu. Diyeceğim o ki, Cemalcan bu zamanki Survivor olan birçoğundan farklı olarak; gerçekten doğru dürüstlüğünden sebep de Survivor olabildi. Her zaman vahşilik, kabalık, bitmek bilmeyen ve aşırılığa kaçan hırsın kazandıramayacağını; bir o kadar doğru durmanın da halk tarafından görülüp kazandırabileceğini gördük. Twitter'da oy verilme süresinin arttırıldığı iddia edilse de, "bu yüzden oylarda Barış kazanırken Cemalcan birinci olabildi sonrasında" denilse bile; sonuç olarak işin bu yanı var. Oylar uzatılmasına rağmen Barış daha fazla öne çıkabilirdi, ama aksine Cemalcan'ın hem yarışabilen hem de kimseyi kırmamak için uğraşan tavrının görüldüğünü de düşünüyorum işte...

Cemalcan şu sözleri dedi ya, ben orada daha bir üstteki dediklerime inandım bu arada; "Hayallerinizin peşinden gidin, sonucu ne olursa gidin ve hayat çok kısa; birbirinizin kalbini kırmayın!" Ne güzel sözler değil mi? Bu sözlerin ardından duygusallaşıp ağladı diye, "mızmız biri Survivor olamaz, ama oldu" dediler. Onu diyenlere soruyorum; siz hiç mi çok mutlu ve gururlu bir anı yaşayıp, sevinçten ağlamadınız? Ya da siz hiç mi yakın çevrenizde, duygularını saklı değil; iyi veya kötü duygularını hep dosdoğru yaşayan birilerini tanımadınız?! Çok garip; ağlamak her dönem olduğu gibi, yine güçsüzlük ve eziklik göstergesi oldu öyle mi? Varsın öyle olsun, bir gün öyle olmadığını anlarsınız elbet; iyi şekilde anlayın dilerim...

Survivor Kim? diye sormamda ise, üstteki mevzudan ayrı bir konu da var... Bugün dünkü yayınla ilgili görüntüleri gördüm İnstagram'da, mesafe olmadan ve maskesiz İstanbul yayınını seyretmeye gelmiş büyük bir kalabalık varmış. Normalleşme gerçekleşti ve virüsten kurtulduk mu demek bu? diye düşündüm. Bir ben değilmişim ki, "sağlık bakanlığı oradakilere bittiğini falan mı söyledi acaba?" diye sorgulayanları da okudum. Hal böyle olunca herkes şunu soruyor; 4,5 aydır virüs yayılmasın diye çabalayan, evlerinden dışarıya gerçekten mühim olmadıkça çıkmayan bizler Survivor değil miyiz?

Doğrusu ben de katılıyorum; Survivor, her zaman bu ülke sınırları içerisindeki her birimiziz. Açlıkla, işsizlikle, eğitimsizlikle, cehaletle, toplumsal cinsiyetle, adalet arayışında, kurallarla, toplum için, çevremiz için, kendi için bilinçli hareket etmeye uğraşırken, sonuç olarak hep kendini "saf yerine konulmuş hisseden" biz halkız... Survivor sensin, benim ve öteki her kimse... Açlıkla, işsizlikle, hastalıkla boğuşmasına rağmen; toplum sağlığı için kurallara uymayı bu süreçte yine görev edinmiş bizler... Kimimiz o süreçte hastalığımızın gerilemesine rağmen evde kaldık, kimimiz çok sıkılmış bunalmış olmamıza rağmen ve çoğu üç dört çocuğu evde tutamıyor olmasına rağmen. Belki de "psikolojik şekilde bizi yoran tüketen hastalığımıza rağmen kendimizi durdurduk". Çünkü kural buydu, zor olsa da çoğunluk uyduk. Bir kısım hala kurallara uyuyor da. Ama bir kısım hala toplum için duramıyor, tedbir almıyor, önemsemiyor; kuralları kendilerine göre esnetebiliyor. Bizlerse hala buna yapacak bir şey bulamıyoruz. Söyleniyoruz, dikkat çekmeye uğraşıyoruz, "ben niye girmedim kalabalıklara bunca zamandır o zaman" diyoruz; ama ülkemdeki şu çifte standart mevzusuna bir türlü son veremiyoruz... Sırf bu yüzden bile asıl Survivor biziz! Ona göre... =) Cemalcan da Survivor'ımız ama kendimizi de yabana atmayalım e mi bu sene! :))


Benim bu yazım için "Didem'in Gözünden" olarak anlatacaklarım bu kadardı... Kendi gözümden bir bakış açısı sunuyorum yine size. Bir dahaki yazımda görüşene dek, aynı düşünceler veya karşıt düşüncelerde de olsanız, gelin yorumlarda konuşalım derim. :) Desteklerinizi, yorumlarınızı bekliyorum. Orada olduğunuz için de teşekkür ediyorum.

Sevgilerimle, daha güzel haberlerle görüşebilmek dileğimle; kendinize iyi bakın...

5 Temmuz 2020 Pazar

Gereksizse Biriktirme - Didem'in Gözünden


"Gereksizse Söndür" diyorduk bir zaman gereksiz yapılan enerji tüketimini önlemek için. "Gereksizse Kapat" dedik musluklar için daha sonrasında da... Şimdi de "Gereksizse Biriktirme" demeliyiz, bizi zora sokan her türlü eşyayı, hatırayı ve de aslında hep bir köşede duran materyalleri biriktirme alışkanlığımızdan sıyrılmak için... 

Bir kısmını ihtiyaç sahiplerine ulaştırarak kurtulmak gerek, gereksiz eşyalarımızdan. Diğer kısmının da miadını dolduğunu kabul ederek elimizden çıkarmalıyız; biriktirerek gözümüzü yoran ve varlıkları sadece alanlarımızı daralttığı için, her türden eşyadan kurtulmalı... Bu yazımda sizlerle bu konuyu konuşmak istiyorum. Gereksizse Biriktirme, gönlümüzü de gözümüzü de sıkıntıya sokmayalım diye... :) 


Ben bu yazımda eski tarz kullanmadığımız eşyalar için ve de kitaplar için konuşacağım misal. Aklınıza gelen bahsetmeyi unuttuğumu düşündüğünüz bir konu olur ise, siz de yorumlara yazmayı ihmal etmeyin lütfen... 

Kitaplarımı satma kararını aldığımdan beri, diğer tüm gereksiz yere biriktirdiğim eşyalar için de atağa geçmiş durumdayım aslında. Ama yapabildiğim şey çok az... 6-7 kutu biriktirdiğim ıvır zıvır eşyam bulunmakta, her biri "bir gün kullanacağım" diyerek kaldırdığım şekilde bekliyorlar kutularında beni; yaklaşık 6-7 senesi rahat var her birinin...

Misal ne elden çıkartabildiğim, ne de 100 TL verip bataryasını yenileyip tekrardan kullanıma geçirebildiğim bir fotoğraf makinem var; 2015-2016 yılından beri bu halde bekliyor bir kutuda, sizce onu ne yapabilirim? Kutusunda öylece duruyor ve bu durum onu gördükçe kullanamıyor olduğumdan ötürü beni bazen rahatsız ediyor...

Sonra eski tokalarım var, uzun saçlı birileri geldikçe hediye etmek istediğim cinsten ve yıllardır kullanamıyor olduğum halde oldukça temiz duruyorlar. Saçlarımı arkadan çengelli veya büyük kıskaçlı tokalarla artık toplayamayacak kadar uzatmadığım için ve sanıyorum ki uzatmak da istemediğim için, senelerdir atıl durumda olan bir diğer eşyalarımla beraber kutularında duruyor tokalarım. Korona da girdi araya, onları ne atabiliyorum ne de birilerine hediye verebiliyorum; iyice koleksiyoncu oldum çıktım yani! :)

Sonraki bir diğer eşya grubum, sanıyorum koleksiyoncusu olduğumu düşünmeme sebep veren "Teyp Kasetlerim"... Bir daha kullanabilmesi ne kadar mümkün? Sanırım hiç. Bir zaman bir daha kullanamayacağıma inanmadığımdan saklamayı sürdürdüm tabi başta, bir gün mutlaka yine bir kasetçalar alacak ve onları kullanabilecektim. Şimdi ise, kullanamayacağımı kabullenmiş durumdayım. Ah ne acı! En sevdiğim kaset dönemleri bitti, diyorum hala. Çünkü bazen hala o dönemden aldığım zevki hiçbir müzik çalma yöntemi vermiyormuş gibi geliyor bana! :) Mesela, Sertap Erener'in Aşk (Fos) kasedim var; onu dinlediğim zamanlar kurduğum hayalleri hala hatırlıyorum. Sonra Sezen Aksu'nun "Şarkı Söylemek Lazım" isimli albümünde "Dansöz Dünya" adlı şarkısında davulun çaldığı yerlerde coşmalarım! Bunları YouTube platformunda sıklıkla dinlerim hala ama o çekimleri bile bir yere kadar yeterli gelebiliyor gibi...

Her birini kasetçaları olan bir dükkana götürüp, yine dinleyebilir halde bize kopyalamalarını isteyebiliyormuşuz misal. Yapabileceğim tek şey bu olabilir belki ama o zaman da seslerimi kaydettiğim kasetlerimle yüzleşebilecek miyim acaba? sorusu çıkıyor ortaya! Alın kendime bir açmaz daha sundum, sanırım o kasetlerden hala kurtulmak istemiyorum! =) En azından birkaçını arkadaşlarıma mı hediye etsem acaba, biraz da onlar kullanamıyor olmaktan yana dertlensinler! De mi? :D (Çok kötü bir düşünce gibi geldi, acısı hala benimle bu hissiyatın.)



Bu benim masamın altında, gerekli gereksiz çoğunda pek kullanmadığım eşyalarımı biriktirdiğim kutularım... İçini birileri ile açsak, yarısını benim gözümle görmeyip atacaklardır eminim... :)


Bir zaman, 5 atari kasetimi dahi saklıyordum, bu üstte gördüğünüz kutuların içinde tabi yine. Bozulmuş olduğu halde bozulduğunu kabul etmeyip bozuk atari cihazım ile beraber benimle idiler hem de... Nasıl olduysa bir sene bahar temizliklerinde, birkaç ay ara ile önce atari cihazımı sonra da kasetlerini atabildim! İnsan neden bu kadar eşyalara bağlanıyorsa... Ama hala unutamıyorum bile, atari kolları ile oynadığımız süper mario oyununun verdiği hazzı, Tank 1990'da korumaya çalıştığımız kartala karşı duyduğumuz sorumluluğu... Sonra ablamın en sevdiği oyun vardı, uzay gemisi ile "Alfa'dan Beta'ya, oradan Gama'ya geçe geçe bölüm geçmeye çalıştığı". O uzay oyununun başından, her gün en az 2 saat kalkamazdı... Yanına kahvesini ya da gazlı içeceğini alır, epey vakit geçirirdi. O arada oturur onunla sohbet ederdik bir yandan. Bu anılardan vazgeçmek gibi geldi, atması zor oldu bu yüzden. Ama farkettim anılar gitmiyor, yazınca da daha bir kalıcılaşıyormuş! Sanki o materyal benimken, o anıyı daha benimle tutuyordu hayat ama öyle değilmiş. Şimdi hala hatırlayabiliyorum o anıları işte... Biraz biz büyütüyoruz, bunu da böyle farkediyorum! =)

Gereksiz yere biriktirdiğim kıyafetim olmadı hiç sonra. O konuda, "yazın sıkmasın, kışın üşütmesin; çok değil yeteri kadar olsun" diye düşünenlerdenim... Şimdi hiç vazgeçemediğim kıyafetlerim bulunmuyor ama zamanında bundan da geri alamamıştım kendimi. Buna takılmıyorum bile, hiç kullanmıyor olduğum halde vazgeçemiyor olduğum kıyafetlerim olmadı. Ama bir ara "artık eskidiği veya küçüldüğü gerekçesiyle" giyinmeye son vermem gereken kıyafetlerimi, kullanmaya devam etmek için çok uğraştığım zamanlarım oldu... Çok sevdiğim ispanyol paça pontolonum ve ceketim vardı mesela, o takım kıyafetimi kaç sene giydim! En sevdiğim kıyafetlerimdi galiba, daha sonrasında arkadaşıma vermiştim; bir süre de o giydi işte. :) Hala kendime en yakıştırdığım kıyafetlerimden biridir! Bir onlardan, bir de yaklaşık 10 sene kullandığım tişörtlerimden vazgeçmesi bir ara çok zor olmuştu... Misal ablamın 20 seneyi aşkın kullandığı bir hırkası var, onun kadar olamadıysam da; kıyafetlerimden vazgeçmesi, ciddi rahatlık bağımı kurduğumdan öte zordu...


Hatırası olanlara hiç acımıyorum bunlardan öte, kullanmıyor olsam da olmasam da; o hatıraları canlandıran ve başka hatıra canlandıramayacağımı düşündüğüm kişilerle oluşturduğumuz hatıralarım, benim için çok kıymetli. Misal lise arkadaşlarımla sevdiğimiz müzik gruplarını güzel yazı ile bir A4 üzerine yazmıştık, bir dosyam var hala saklıdır onda... Sonra aynı dosyada, resimleri güzel olan yakın arkadaşlarımın bana yaptığı resimleri saklıyorum... Çoğu arkadaşımın bana hediye verirken yazdığı güzel notları saklıyorum, benim için hala anlamı olan birkaç güzel kompozisyonu ve şiir dinletilerimizden hatıra kalan süslü şiir yazılı A4'leri... Sonuçta bu anları ne getirebilirim, ne de o anlara dönüp bir başka böyle hatıra bulabilirim... 


Kitaplar konusuna döneceğim yine; seneler boyunca okuyup biriktirdiğim ve bir daha okumadığım kitapları, artık saklayacağım bir yerim yoksa onları saklamamın gereği de yok diye düşünmeye başladım nihayetinde. Zor oldu ama bunu iyi kavradım... 15 senedir günden güne kitaplara olan tutkum hep arttı. Seçici olmama rağmen, kitapların arasında gezmek bana hep daha fazla haz verir oldu. Dünya Klasiklerine önyargılı olup çok fazla klasik okumasam da, cinayet romanları ve korku romanları beni geriyor diye onlara gram yaklaşamasam da, Tarih romanlarında tarihi olayları acılarına göre ayırt edip seçici davransam da, okumak hala benim için vazgeçilmez olmaya devam ediyor...

Gelelim, kütüphanesi bulunmayan bir evde, iki raflı kitaplıkta kitaplarımı sığdıramadığım için; elimden çıkartmaya devam ettiğim kitaplarıma. Bir daha okumayı düşünmediğim kitaplarımı veya ben okudum başkaları da okusun diye bağış ve hediye olarak elimden çıkarmaya devam ediyorum. Son 5 senedir sanırım... Hal böyle olunca, eve giren kitap da çıkan kitabım da çok oluyor. Eve girip de okuduğum her kitap benim oluyor. Ama bağışlayınca veya okumayacağın kitabı evinde bekletince, o senin olmaktan çıkmıyor aslında. Okuyup beğensem de beğenmesem de, her kitap benim gibi. Okuyup bağ kurduklarım daha bir benim ve daha bir benimle gibi... Alıntılamak istediğim sayfaları not alıp yazıyorum bir kenara veya özet çıkarıyorum, ama her kitabı benim kabul etmekten daha bir vazgeçtim.

Aslında ben hiçbir zaman bir kitap koleksiyoncusu olamadım, ben sadece çok sevdiğim kitaplarımı korumayı sürdürdüm hep. Bu hafta başında diğer bloğum "Yıllar Geçerken"de buradaki yazımda da bahsetmiştim, hala ara sıra okusam da okumasam da benimle yaşamını sürdüren en az 50 kitabım var hala... O yazımda açıklamıştım, yeni bir kitaplık alana kadar; okuyup da bir daha okumayı düşünmediğim kitaplarımın bir kısmını da satma kararı aldım. Bloğumun instagram sayfasında, ilk satışa çıkardığım grupla uygun fiyata ikinci el kitap satışlarım başlamıştır! =)

Gerçekten bir daha okumayacaksam, yeni kitaplar okumaya devam etmek istiyorsam, kütüphaneden kitap alma imkanım yoksa veya okumak istediğim kitapları orada bulamıyorsam; bu da bir seçenek değildir de nedir?! Bu paylaşımımda ilk gruplayarak satışa çıkardığım kitaplarımı görebilir ve arzularsanız satın alabilirsiniz. İkinci instagram hesabım olan "yillargecerkendidem" sayfamın, bu ana ekranından da diğer grupladığım kitap satışlarımı takip edebilirsiniz. :))


Benim bu yazımda "Gereksizse Biriktirme" demek istediğim eşya niteliğindeki ürünler, kendi hayatımdan esinlendiğim kadarıyla bunlar işte... 


Biraz da ötesi var aslında bu konunun. Şöyle ki; yazımı bitirmek istediğim noktadır kendisi. En önemli 3 madde içeriğindekileri hiç biriktirmeyelim derim. Hepimize önerilerim... =)

Gereksizse Biriktirme;
korkularını, kaygılarını, öfkelerini, acılarını, yalnızlığını, sızlayan yanlarını...
Bırak gitsin ve bitsin hepsi, biriktirdiğin her sıkıntı sana hastalık veya başka sorun olarak geri dönmesin.
İnanırım çünkü ben, kötü enerjinin devam ettiği gibi büyüdüğüne ve serpilip daha çok canımızı acıttığına...

Gereksizse Biriktirme;
canını sıkan dost sandığın düşmanlarını, sana fayda sağlayacağını umarak hayatına aldığın ama her gün canını yakmaya devam eden insanlarını... Akraba sandığın akbabalarını, sevgili sandığın kan emiciyi, sana yanlış gelen her türlü davranışını görüp de, asla kendi kötülüğünü kabullenmeyen yaşam sevincini emen insanlarla uğraşmayı... Bil ki hayatlarında oldukça en çok bunların sıkıntısı sarar, yaşadığın her an'ı...

Gereksizse Biriktirme;
zamanını çalan her uğraşı, seni oyalayan düşünceleri, seni yolundan alıkoyan ve seni ilgilendirmeyen işleri, seni mutsuz eden işleri, seni rahatsız eden yiyecekleri, giyecekleri ve sen olmaktan alıkoyduğunu hissettiğin her türlü şeyi...

Didem Köse...


Okuduğunuz için teşekkür ederim... :)